Altın Portakal Film Festivali’nden Notlar 1
Haber: TSA15 Ekim 2014

 

Barış Saydam

 

51. Antalya Altın Portakal Filmi Festivali’nde Ulusal Yarışma filmleri gösterilmeye başladı. Adana Altın Koza’da yarışan filmler, İstanbul Film Festivali’nin programında yer alanlar derken bu yıl Altın Portakal’ın Ulusal Yarışma bölümü amiyane tabirle biraz yamalı bohça gibi. O yüzden, genel bir çerçeve çizmesi için Adana’da değerlendirdiğimiz filmlerle ilgili yorumlara Antalya’da da yer vereceğiz.

 

Neden Tarkovski Olamıyorum

Murat Düzgünoğlu ikinci filminde, Türkiye’nin 1990 sonrası film üretim biçimini ve yönetmenlerin yaşadığı sıkıntıyı trajikomik bir şekilde beyazperdeye taşıyor. İstediği filmi çekmek ile piyasanın istediklerini yapmak arasında sıkışıp kalan yönetmen Bahadır’ın öyküsü, aynı zamanda film çekmek isteyen pek çok insanın da yaşadığı bir sıkıntı. Bu açıdan Düzgünoğlu’nun anlatısı bir üretim pratiğinin oluşturduğu paradigmaları da net bir biçimde lafı çevirmeden ortaya koyuyor. Filmin tek dezavantajı belki de kurulan düzenin içinde bir söylem üretememesi, Bahadır’ın yaşadığı ahlaki ve vicdani ikilemleri çözebilecek bir derinlikten yoksun olması ve bir anlamda kendisini akan suya bırakması diyebiliriz. Eğer Bahadır karakteri yaşadığı sorunları aşma ve tartışma anlamında daha derinlikli bir yapıya sahip olsaydı, film günümüzün Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni olabilirdi. Neden Tarkovski Olamıyorum o seviyeye çıkamasa da, mevcut durumun trajikomikliğini resmeden keyifli bir çalışma.

 

Oflu Hoca’yı Aramak

Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’ın oğlu Levent Soyarslan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Oflu Hoca’yı Aramak, Karadeniz efsaneleri üzerine bir belgesel çekmek için yola çıkan bir grup insanın hikâyesi üzerine yapılmış bir sahte belgesel. Bir dönem internette de fenomen olan küfürbaz Oflu hocanın peşine düşen ekibin, belgeseli finanse etmek için yolu Karadenizli zengin işadamı Ali Baltaoğlu’yla kesiştikten sonra, film de söylemini cesur ve provokatif bir şekilde ortaya koymaya başlıyor. Ali Baltaoğlu karakteriyle aslında Ali Ağaoğlu’nu tiye alan film, bununla yetinmeyerek sarkastik üslubunu güncel meselelere de taşıyor. Arka arkaya Karadeniz’de HES yapılmasına önayak olan devlete ve onun uygulayıcılarına da eleştiri oklarını yöneltiyor. Gezi olayları, basına sızan tapeler ve işadamı-yönetici ilişkisi gibi yakın tarihimizin gündemini oluşturan bir dizi olayı da es geçmeyen film, bütün bunları mizahi üslubuyla aktarmayı başarıyor. Filmin ilk yarım saati çok başarılı devam ediyor, ancak sonlara doğru konular arttıkça film de dağılmaya başlıyor. Oflu Hoca’yı Aramak sinemamızda fazlaca örneğini görmediğimiz zekice bir taşlama olsa da, ilk film olmanın zaaflarını taşıyor.

 

Sivas

Taşrada bir erkek çocuğun büyüme hikâyesinin konu edildiği Sivas filminde, taşranın bir erkek çocuğu ataerkil kodlara nasıl bağımlı hâle getirdiğine tanıklık ediyoruz. Filmin belki de en dikkate değer yanı, Aslan’ın sisteme dâhil olma sürecini tüm olağanlığıyla perdeye taşımasında saklı. Bireyin çocukluktan çıkarak ergenliğe geçmesi ve yetişkinlerin dünyasına katılması, Aslan’ın hikâyesi çevresinde beyazperdeye taşınıyor. Ataerkilliğin toplumun derinliklerine nüfuz ettiğini, görünmez bir şekilde kendini doğal bir yapı hâline getirerek meşrulaştırdığını ve gücünü iktidar ilişkisi üzerinden pekiştirdiğini görüyoruz. Aslan başlarda tanımaya çalıştığı, neden dışarısında olduğunu anlayamadığı ve bunun için de öfke duyduğu simgesel düzenin zamanla bir parçası haline geliyor. Simgesel düzene geçişle birlikte üretimine katılmadığı sistemin de bir taşıyıcısı oluyor. Sivas, bu dönüşümün anlatıcısı olarak 2000’lerde geçen taşra hikâyeleriyle de akrabalık kuruyor. Anne sütünden kesilen, doğduğu evden uzaklaşarak dış dünyanın tehditkâr gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalan, her gittiği yerde kaçınılmaz olarak “ev”ini arayan bir grup örselenmiş erkek karakterin psikolojik dönüşümlerine de anlam katıyor. Sivas, anlattığı çocuk karakterin sistemle ilişkisi kadar sinemamızın son döneminde öne çıkan bir dizi yapımla kurduğu bağla da dikkat çekiyor.

Sivas filmiyle ilgili eleştiri yazısının tamamına ulaşmak için tıklayın.

 

Kumun Tadı

Dünya prömiyerini 64. Berlin Film Festivali’nin Forum bölümünde yapan, Melisa Önel’in 33. İstanbul Film Festivali’nde de yarışan ilk uzun metrajlı çalışması Kumun Tadı, insan kaçakçılığı yapan Hamit ile botanik bilimci Denise arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Bir sınır kasabasında insan kaçaklığına paravan olarak kömür tüccarlığıyla uğraşan bir grup insanın yaşadıkları, Hamit ile Denise’in imkansız aşkı ve bir metafor olarak deniz ve denizin öte yanında yeni bir hayata tutunmaya çalışan göçmenlerin dramı… Kumun Tadı hem bunların hepsini anlatıyor hem de hiçbirini. Daha doğru bir ifadeyle söylersek, çok şey anlatmak isterken hiçbir şey anlatmıyor aslında. Hiçbir karakter derinleşmiyor, ilişkiler gelişmiyor, metaforlar göstermelik kalıyor. Birbirine paralel anlatılan hikâyeler iç içe geçmeyince, kimi zaman Hamit ile Denise’in ilişkisi kimi zaman da göçmenlerin yaşadıkları, filmde bir adım öne çıkıyor ve filmin odağını kaybetmesine neden oluyor. Bir ilk filmin zaaflarını taşıyan Kumun Tadı, bu haliyle seçkinin zayıf halkalarından biri.

 

Çekmeköy Underground

Kısa film ve belgeselleriyle İstanbul’un dönüşümünün izini süren Aysim Türkmen ilk uzun metrajlı kurmaca çalışmasıyla kentsel dönüşümün odağında kalan bir varoş bölgesindeki hayatları beyazperdeye taşıyor. Çekmeköy’de uzun süredir gecekondu mahallesi olan bir bölgeye sitelerin, alışveriş ve finans merkezlerinin yapılması o bölgede yaşayan gençlerin hayatlarını ve yaşam alanlarını da tamamen değiştiriyor. Varoluşsal açıdan gençlerin yaşadıkları dünyayla kurdukları ilişki, aidiyetlerinde büyük bir kırılma yaratan dönüşüme karşın gençler çıkış yolunu hiphop ve arabeski harmanladıkları müzikte buluyor. Aslında kâğıt üzerinde Türkmen’in yapmak istediği şey çok ilgi çekici; fakat iş kurmacanın sınırları içinde bir hikâye anlatmak olunca maalesef kâğıt üzerindeki etkileyici öykü beyazperdeye taşınamıyor. Özellikle Türkmen’in yarattığı karakterler derinlikli değil. Yaşadıkları varoluşsal sıkıntı, kırılgan hayatları ve bütün bunların altında yatan motivasyonlar inandırıcı olmaktan uzak. Gençlerin agresifliğinin ve muhalifliğinin altı yeterince dolmuyor. Video klip estetiğine sırtını yaslayan yapım, “asi gençlik” filmlerinin cool ve karizmatik havasına sahip olmakla birlikte, söylemlerini yola çıktığı temel motivasyonu olan kentsel dönüşümle yeterince bağdaştıramıyor.

 

Kuzu

Kutluğ Ataman’ın Berlin Film Festivali’nde prömiyerini yapan son filmi Kuzu, Erzincan’ın bir köyünde yaşayan bir ailenin yaşadıklarına odaklanıyor. Ataman, kadının çekip çevirdiği ama iktidarı her zaman erkeğe teslim ettiği çekirdek aile üzerine kurulan köy hayatının iç dinamiklerini perdeye taşıyarak bir nevi ataerkil yapının da alegorik temsilini sunuyor. Dini ve mitolojik kaynaklardan beslenen pek çok göndermeyle hikâyesini zenginleştiren ve çeşitlendiren yönetmen, masal geleneğine bağlı kalarak güncel bir meseleye değiniyor. Ataman’ın filmde yarattığı tezatlıklar üzerine kurduğu eleştirel söylem, yüzeydeki keyifli anlatımın altını doldurarak aynı zamanda metni politik bir düzeye de taşıyor. Bu açıdan bakıldığında Kuzu seyri kolay, keyifli bir hikâye anlatsa da söylemiyle öne çıkıyor. Kuzu’nun şu ana kadar Antalya’da Ulusal Yarışma bölümünde gösterilen filmler arasında en dikkat çekeni olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 

 

YORUMLAR

Bu içeriğe henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buradan üye olabilirsiniz.