Konstantin A. Schmidt: 'Şekerpare’nin Setinde Gülmekten Çalışamıyorduk'
Meltem İşler Sevindi - Söyleşi 25 Haziran 2015

"Bir gelenek gibi herkes film seyrederken çekirdek çitlerdi. Seyircilerin yaptığı belli davranışlar vardı. Kahraman ilk göründüğünde ve birini kurtarmaya çalıştığında herkes alkışlardı. Ezan okunacağı vakit film durur, çekirdek sesleri kesilir, herkes susar ve ezanı dinlerdi. Sonra film kaldığı yerden devam ederdi."

 

Sanatla iç içe bir çocukluk geçirir Konstantin A. Schmidt, daha ortaokul yıllarında sinemacı olmayı kafasına koymuştur. Atıf Yılmaz’ın Şekerpare filmi ile setlere adımını atar. Erden Kıral, Tuncel Kurtiz, Yaman Okay, Şerif Gören, Kemal Sunal, Nur Sürer gibi pek çok sinemacı ile çalışır. İlk filmi Almanya’yı Seviyorum’u 1992 yılında çeker. Schmidt ile yaptığımız kapsamlı söyleşide o yılların sinema salonlarından, seyirci profiline, setlerdeki hatıralarından, yönetmenlerin tutumuna kadar pek çok konuyu konuştuk. Röportajın birinci bölümünü yayınlıyoruz.

 

Sizi daha yakından tanıyabilmemiz için hikâyenizi en başından dinlemek istiyorum. Anne ve babanın sanatçı olduğu bir aileden geliyorsunuz? Öncelikle biraz onlardan bahsedebilir misiniz?

 

Babam Marmara Üniversitesi Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda öğretim üyesiydi ve uzun yıllar bölüm başkanlığı yaptı. Tekstil bölümünün kurucularındandı. Aynı zamanda annem ve babam sahne dekoratörüydü. Yaptıkları iş hasebiyle babamın üniversitedeki odasında Ruhi Su, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal, Server Tanilli gibi birçok önemli insanı gördüm, tanıdım. Benim de sanatla ilgileneceğim o yıllardan belliydi. Bir taraftan annem ve babamdan resim dersleri alıyordum, diğer taraftan fotoğraf çekiyordum. Babamın heykeltıraş, müzisyen, ressam vb. her sanat dalından arkadaşı vardı. Evlerine gidiyorduk, o insanlarla görüşme ve onlardan bir şeyler öğrenme fırsatım oluyordu. Bir nevi sanatın içinde büyüyordum. Bir dönem hangi alanda çalışmalar yapmalıyım diye düşünmeye başladım. Bütün görsel sanatlara ilgim vardı ama hangi sanat dalı bütün bunları birleştirir diye düşünüyordum. O zaman aklıma sinema geldi ve bu alanda ilerlemeye karar verdim.

 

Kaç yaşındaydınız bu kararı aldığınızda?

 

Baya erkendi aslında, ortaokuldan itibaren benim gideceğim yer sinemaydı.

 

Daha sonra Fransız Lisesi’nde eğitim aldınız. Peki, okul sürecinizde sinemayla ilgili çalışmalarınız oldu mu?

 

Bir tiyatro grubumuz ve laboratuarımız vardı. O dönemde dijital teknoloji yoktu ama çektiğimiz fotoğrafları yıkayıp kâğıda basabileceğimiz bir atölyemiz vardı. Orada çalışıyordum. Aynı zamanda Fransız, İngiliz, İtalyan ve Alman kültür merkezlerindeki film gösterimlerine gidiyordum. Onların dönemlik programları oluyordu. Ben bu programları iyi takip ediyordum. Nerede hangi filmin gösterileceğini biliyordum. Sinemaya ilgim ve hevesim olduğu için arkadaşlarımı da yanıma alıp filmleri izlemeye gidiyordum. O günlere dair benim hatırlamadığım ama eşimin anlattığı bir anım var. Fransız Kültür Merkezi'nde, Eğlence Başlasın isimli Fransızca bir filme gitmişiz. Filmin altyazısı olmadığı için bütün filmi ben eşime tercüme etmişim.

 

Peki, o dönemde Yeşilçam sinemasına karşı da ilginiz var mıydı? İlk izlediğiniz filmi hatırlıyor musunuz mesela?

 

İlk izlediğim Türk filmini hatırlamıyorum. Babam, 1974 yılına kadar eve televizyon almamak için direndi. Biz ailece sık sık sinemaya giderdik. Daha sonra ben komşumuza gidip dünya kupası maçlarını izlediğim için babam inadını kırdı ve küçük bir televizyon aldı. Yemek masasının üzerine televizyonu koyar, pazar günleri gösterilen Türk filmlerini ailece seyrederdik.

 

O dönemlere ait Türkiye’deki sinema salonlarına dair neler hatırlıyorsunuz?

 

İstanbul’un müthiş sinemaları vardı. Emek, Atlas, Konak Sineması... Bunların hepsi dönemin önemli sinema salonlarıydı. Bu sinemaların hepsinde önemli filmler seyrettim. Aynı zamanda babamın arkadaşları sayesinde sinema sektöründen birçok insanla tanıştım. Mesela Arnavutköy’de sanırım Demir Özlü’nün evindeydik Bereketli Topraklar Üzerinde (1979) filminin bütün ekibi çekimden gelmişti ve Tezer Özlü, Erden Kıral, Tuncel Kurtiz ile tanışmıştım. Baya yorgundular, zor bir çekim olmuştu. Erden Kıral şöyle demişti: “Bir film bir çocuğun doğması gibidir. Kan da akar, acı da çekilir.” Çok hoşuma gitmişti bu sözü.

 

Peki, o yıllarda seyircinin filmle kurduğu ilişki bugünkünden farklı mıydı?

 

Biz sinemaya çok sık giderdik. Annem ve babamın siyah beyaz filmlere karşı merakı bana da yansımıştı. Mesela bir yaz tatilini babam İstanbul’da geçirme kararı aldı. Küçüksu’da çok güzel bir yalı kiraladı. O dönem her akşam Küçüksu’daki bahçe sinemasına gidiyorduk. Bazen Beşiktaş’taki bahçe sinemasına da giderdik. Ardı ardına iki film gösterilirdi. Film bittikten sonra ay çekirdeği kabuğu halısının üzerinden çıkışa doğru ilerlerdik. Bir gelenek gibi herkes film seyrederken çekirdek çitlerdi. Seyircilerin yaptığı belli davranışlar vardı. Kahraman ilk göründüğünde ve birini kurtarmaya çalıştığında herkes alkışlardı. Ezan okunacağı vakit film durur, çekirdek sesleri kesilir, herkes susar ve ezanı dinlerdi. Sonra film kaldığı yerden devam ederdi. Seyircinin sinemayla ilişkisi baya interaktifti. O dönemin sosyal faaliyeti sinemaya gitmekti. Akşam olunca herkes çekirdeğini alır sinemaya giderdi. Bir kez de Karamürsel’de bir tatil köyüne gitmiştik. Orada tarlanın ortasına bir çit yapmışlar ve bir perde koymuşlardı. Bir açık hava sineması oluşturmuşlardı ve perdeyi koruyan hiçbir önlem alınmamıştı. Daha sonra üzerine çok düşündüm, insanlar bilet almadan dışarıdan filmi seyredebilirdi ancak hiç kimse bunu yapmıyordu. Herkes biletini alıp sandalyesine oturuyordu, emeğe saygı vardı.

 

Tam olarak hangi yıllardı hatırlıyor musunuz?

 

60 ve 70’li yıllardan bahsediyorum.

 

Sinema ile ilgili çalışmalarınıza ne zaman başladınız?

 

Benim Süper 8 kameram vardı. Onunla çekimler yapıp sonra montajlıyordum. Çevremde çok fazla sinemacı vardı, sinemaya bir şekilde dâhil olmuştum. Liseyi bitirince üniversite eğitimim için İsviçre’ye gittim. İlk hedefim bir yolunu bulup sinema okumaktı fakat üniversitede tarih ve siyasal bilimler bölümünü okudum. Çünkü araştırma sistemlerini ve metotlarını öğrenmek istiyordum. İstanbul’da büyüdüğüm ortam çok politikti. Her şey çok fazla tartışılıp konuşuluyordu. O yıllarda da gerçek nedir, sinema nedir, gerçek sinema ya da gerçekçi sinema nedir üzerine çok düşünüyor, sorguluyordum. Benim için araştırma metotları önemliydi. Bir şeyler okurken de çok sorguluyordum. Çünkü tanıdığım bir sürü insan yazardı ve herkesin yazdığının aslında kendi görüşü olduğunu görüyordum. Objektif olma kaygısı yoktu herkes sübjektif, kendi görüşünü anlatıyordu. O yüzden tarih ve siyaset okuyup gerçeğe olabildiğince yaklaşmak istedim. Zaten yaptığım ilk filmde yarı belgesel denilebilecek bir film. Daha sonra İsviçre’den Berlin’e geçtim. O dönemde Erden Kıral Hakkari’de Bir Mevsim (1982) filminin hazırlıkları içerisindeydi. Beraber çalışacaktık ancak Hakkâri sınır bölgesi olduğu için ben filmde çalışamadım, yabancıların film ekibinde bulunmasına izin vermiyorlardı. Erden de beni Atıf Yılmaz’a yönlendirdi. 20 ya da 21 yaşlarındaydım Atıf Bey’in asistanı Sami Güçlü ile ilk iş görüşmemi yaptım. Para almayacağım, gönüllü çalışacağım bir iş olmasına rağmen Sami Bey bana çok ciddi sorular sordu. Zor bir mülakattan geçtim.

 

O zaman işi çok ciddiye alıyorlardı diyebiliriz.

 

Ciddiye alınıyordu. İşe ve çalışılan mekâna çok saygı duyuluyordu. Şekerpare (1983) filminin setinde Atıf Bey’in üçüncü asistanı olarak işe başladım. Bu filmle Atıf Bey'in yönetmenliğini gözlemleme şansım oldu ve ona hemen hayran kaldım. Müthiş bir rahatlıkla, yani tabiri caizse evinde bornozla dolaşır gibi sette dolaşıyordu. Çok büyük bir rahatlıkla işini yapıyordu. Öyle ki bazı diyalogları ışık değiştirirken yazardı. "Osmanlıca şuna ne denir?" diye sorardı. Gelen cevaplara göre değişiklik yapar, notlar alırdı. Yani o kısacık arada bile değişiklikleri büyük bir rahatlıkla yapardı. Film, Şubat ayında tek objektifle çekildi ve 18 günde bitti. Havalar çok soğuktu. Filmdeki konak randevu evi gibi bir yerdi. Tabii randevu evinde kızlar rol gereği ince giyiniyordu. Ancak çekim esnasında camların iç kısımlarında buzlar vardı. Aslında millet donuyordu ve günde on altı ila on sekiz saat arasında çalışılıyordu.

 

Bir gün yanıma fotoğraf makinesi aldım ve sizlerle de paylaştığım fotoğrafları çektim. Şunu da söylemeliyim, kamera arkası kamera önünden neredeyse daha eğlenceliydi. Gülmekten çalışamıyorduk. Setçinin bavulunda ne isterseniz vardı, yoksa bile bir şekilde yapıyordu zaten. Şunu isteyeceğim bakalım getirecek mi diye herkes iddiaya giriyor, setçiden çok alakasız şeyler istiyorlardı ama o hemen bulup getiriyordu. Setçiler çekimde her işi yapıyorlardı, yönetmene sandalyeyi de onlar verirdi, ışığı, klaketi de onlar yapardı. Hatta şaryo bile kullanırlardı. Başınız mı ağrıyor, hasta mısınız hemen size bavulundan ilaç verirdi. Bir gün setçiye çalışanlardan biri “Senden iyi Notre Dame’ın Kamburu olur.” dedi. O da, “Abi iki kere oynadım zaten.” diye cevap verdi. O dönem sanat yönetmeni yoktu. Sanat yönetmenlerinin işini bir nevi setçiler yapıyordu. Setlerde kamera, kostüm, makyaj, ışık ekibi ve setçiler oluyordu sadece.

 

Atıf Yılmaz’ın oyuncularla ve set arkasındaki çalışanlarla ilişkileri nasıldı?

 

Atıf Bey'e saygı çok büyüktü. Onun için Türk sinemasının en centilmen yönetmeni denirdi. Haklı sebeplerden sinirlenirdi ama sesini hiç yükseltmezdi. Atıf Bey'in setinde herkes birbirine karşı çok saygılıydı, kimse çekim yapılacak yerdeki sandalyeye dahi oturmazdı. Kimse kimsenin işini engelleyecek bir şey yapmazdı.

 

Film tek objektifle çekildi dediniz. Peki, Atıf Bey oyuncularla çekimden önce sahne provası yapıyor muydu?

 

Tabii prova yapılıyordu ve set trafiği de kontrol ediliyordu. Işık, kamera, oyuncuların nasıl gelip gideceğine kadar her şeyi tek tek kontrol ediyordu. Işık provaları da yine dublör olmadığı için oyuncularla yapılıyordu. Oyuncular kendi ışığı yapılana kadar beklerdi. Herkesin Atıf Bey'in setinde seve seve çalıştığını gördüm. Atıf Bey’le ilgili şu anımı da paylaşmak isterim. 1993 ya da 1994 senesiydi. Benim, Korkunun Karanlık Gölgesi (1993) filmimin Atatürk Kültür Merkezi'ndeki gösterimine geldi. Çıkışta beraber yürüdük “Aferin, güzel film yapmışsın.” dedi. Ben de filmin bazı yerlerinden çok memnun olmadığımı söyledim. O da omzuma vurdu ve gülerek, “Bana da oluyor merak etme.” dedi. O yıllarda Atıf Yılmaz için Şekerpare’den sonra çektiği filmlerde ticari kaygı taşıdığı söylendi eleştirmenler tarafından. O da, “Ben sanat filmi yapmıyorum, sanat filmini başkaları yapsın.” diyordu. Bir film yapınca para kazanmalıyım ki başka film de yapayım; sinemaya gidilecek, insanlar seyredecek, hoşuna gidecek ki tekrar sinemaya gelsinler, derdi.

 

Bir nevi sinema sektörünü canlı tutmak mı istiyordu?

 

Sektörü canlı tutmak istemek denebilir mi bilmiyorum. Ticari film yapma yolunu seçti diyelim.

 

 

Fotoğraf: Cemil Akgül