Konstantin A. Schmidt: 'Kemal Sunal Perdede Göründüğü Gibi Değildi'
Söyleşi June 29, 2015
"Umuda Yolculuk (1990) filminin birinci asistanlığını yaptım. Aynı zamanda bazı sahnelerinde ikinci yönetmen olarak çalıştım. O dönemde filmlerimi yapmaya karar verip, senaryo çalışmalarıma başladım."

 

 
Sanatla iç içe bir çocukluk geçirir Konstantin A. Schmidt, daha ortaokul yıllarında sinemacı olmayı kafasına koymuştur. Atıf Yılmaz’ın Şekerpare filmi ile setlere adımını atar. Erden Kıral, Tuncel Kurtiz, Yaman Okay, Şerif Gören, Kemal Sunal, Nur Sürer gibi pek çok sinemacı ile çalışır. İlk filmi Almanya’yı Seviyorum’u 1992 yılında çeker. Schmidt ile yaptığımız kapsamlı söyleşide o yılların sinema salonlarından, seyirci profiline, setlerdeki hatıralarından, yönetmenlerin tutumuna kadar pek çok konuyu konuştuk. Röportajın ikinci bölümünü yayınlıyoruz.
 
 

O yıllarda sektör nasıl işliyordu? Bir sette çalışabilmek için ne yapmak gerekiyordu?

 

Yani bugün de olduğu gibi aslında bu işin içinde bir grup insan vardı ve bunların arasına girip çıkmakla ve ilişki kurmanızla mümkün oluyordu. Yani dışarıdan aralarına girmek zordu. Ben kendi filmimde de tecrübe ettim. Herkes serbest çalıştığı için kime iyi deniliyorsa onunla çalışılıyordu, sektör böyle yürüyordu.

 

Şekerpare filminden sonra hangi işleri yaptınız?

 

Umuda Yolculuk (1990) filminin birinci asistanlığını yaptım. Aynı zamanda bazı sahnelerinde ikinci yönetmen olarak çalıştım. O dönemde filmlerimi yapmaya karar verip, senaryo çalışmalarıma başladım.

 

Biraz Umuda Yolculuk filminden bahsedebilir misiniz? Filmde Maraş’tan yola çıkan mülteci bir Türk ailesinin hikâyesi anlatılıyor.

 

Film İsviçre, İtalya, Türkiye ortak yapımıydı. Kısmen İtalya, İsviçre ve Türkiye’de çekildi. Bu film gerçek bir hikâyeden uyarlanmıştı. Maraş’a gidip aileyle tanıştık, başlarından geçenleri dinledik.

 

Filmin yönetmeni Xavier Koller ile nasıl tanıştınız?

 

Ben Yeşilçam’da çalıştığım için biraz biliniyordum. Xavier buraya geldiğinde ilk başta filmi Şerif Gören ile birlikte çekecekti. Xavier İsviçre’deki sahneleri çekecekti Şerif Bey Türkiye’deki. Uluslararası bir projede çalışacak birinci asistana ihtiyaçları vardı. Türkiye’yi tanıyan, Avrupalıları bilen ve başka lisanları konuşan birini istedikleri için bana ulaştılar. Çalışmaya başladık. Daha önce Türkiye-Almanya ortak yapımı bir dizide Yaman Okay’la çalışmıştık. Onu aradım ve onu da Umuda Yolculuk filmine dâhil ettik. Bu filmde Necmettin Çobanoğlu ile çalışma fırsatım oldu. Daha sonra kendisi benim filmimde oynadı. Dikkat ederseniz sektördeki işler hep ilişkiler üzerinden ilerliyor.

 

Erden Kıral’ın filmlerinde de çalıştınız bir dönem değil mi?

 

Evet Şekerpare’den sonra Erdal Kıral’ın Ayna (1984) filminde çalıştım. Filmin tamamı Yunanistan’da çekildi.

 

Daha sonra Erden Kıral'la Dilan (1986) ve Av Zamanı (1987) filmlerinde de çalıştınız. Onun set ortamı nasıldı?

 

Gayet iyiydi. Mesela Atıf Yılmaz kameradan bakıyordu ama monitörden yönetiyordu. Fakat Erden filmi vizörden bakarak yönetiyordu.

 

Biraz da sizin filmlerinizle ilgili konuşalım. Senaryo yazmaya ve film çekmeye nasıl başladınız?

 

Sinemacılar bir araya toplandığı zaman hep hikâyeler anlatılır, konuşulurdu. Biraz insanların tepkisini görmek için biraz da belki başkalarından da yeni fikirler gelir düşüncesiyle. Mesela Erden de öyle bir yönetmendi. Bir şey ortaya atardı ve ondan sonra tepkilere dikkat ederdi. Kendini etkileyen bir hikâye başkasını nasıl etkiliyor diye. Ondan sonra bu hikâyenin üzerine gidilir mi, film yapılır mı diye düşünürdü. Bir arkadaşım ekmek fabrikasında geçen bir hikâye anlattı. Bana ilginç geldi o zamanlar, televizyonla da iş yapıyordum. Televizyondakilerle konuştum ve hikâyeyi anlattım. Hikâye yarı belgesel tarzdaydı. Ekmek fabrikasına gidip fotoğraflar çektim ve Almanya’yı Seviyorum (1992) filmimin senaryosunu yazdım. Sonra Yaman (Okay) ve Tuncel (Kurtiz) senaryomu okudu ve seninle filmi çekmeye Almanya’ya geliriz dediler. Hatta Erden o dönem bana Yaman ve Tuncel’i aynı filmde oynatırken zorlanırsın dedi ama ikisiyle de çok güzel bir çalışma oldu.

 

Filmi nerelerde çektiniz?

 

Almanya’da Türklerin yoğunlukta yaşadığı bir yerde çektik. Alman prodüksiyon ve set amirleri biz o bölgeye girmeyiz diyorlardı. O yüzden Necmettin Çobanoğlu da geldi Almanya’ya. O giderdi insanlarla konuşup anlaşırdı biz de çekim yapardık. Ben de Almanya’da yaşayan Türklerin arasına girme fırsatını yaşadım. Türklerin kendi içinde çok farklı gruplaşmaları olduğunu gördüm. Örneğin bir kahvede çekim yaptık o kahveye Kürtler hâkimdi. Üç, dört çeşit camii vardı ve hepsi farklı gruplara aitti. Biri Milli Görüş'e diğeri başka bir gruba vs. O camilerden birinde filmdeki bir hayal sahnesini çektik. Gece yapacağımız bir çekimde Yaman’ın işi olmamasına rağmen o da geldi. Mahalle sakinleri ilk defa Yaman’ı gördü ve tanıdılar. Bu 40 Metrekare (1986) filminde oynayan kötü adam ve biz onu burada istemiyoruz dediler. Biz de pılımızı pırtımızı toplayıp gitmek zorunda kaldık.

 

Yarım mı kaldı çekim, daha sonra tamamlayabildiniz mi?

 

O sahneyi başka yerde çektim. Özellikle orada çekmek istiyordum çünkü doğa, sanayi, insanların gündelik hayatları iç içeydi. Kadınlar bir yandan çamaşır asarken diğer yandan çocuklar sokakta oyun oynardı ve bu yaşananların arkasında o dev gibi fabrikanın dumanı tüterdi. Filmdeki ekmek fabrikasını Türkler işletiyordu. Biz çekim yaparken işlerine engel oluyoruz düşüncesiyle rahatsızlık duyuyorlardı. Film televizyonda gösterildikten sonra fabrikadakileri aradığımda bir daha film çekmeye gelin diyorlardı. Çünkü film onlar için reklam olmuştu ve bu sayede bir sürü iş almışlardı.

 

Yıllar sonra ikinci filminiz Korkunun Karanlık Gölgesi (1993), 2014 yılında Altın Koza Film Festivali’nde gösterildi. Bize filmin hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

 

Film, büyük ihtimalle işkence görmüş bir kadının ruhsal bunalım içerisindeyken Almanya’da bir psikiyatriye gidişini ve doktorun bu kadına yardım edememenin acizliğiyle bir sürü hata yapmasını anlatıyordu. Ben filmi çekmeye başlamadan önce konuyu duyan gazeteciler, Almanya’da böyle bir durum yok dediler. Ama daha sonra benim görüştüğüm psikiyatristler durum aynen böyle dediler. Filmi çekmeye başlamadan önce bir tıp öğrencisiymişim gibi izin alarak akıl hastanelerini gezdim. Örneğin her doktorun odasında akvaryum vardı. Hastaları rahatlatma özelliği varmış. Ben de kendi filmimde akvaryum kullandım. Filmi Berlin’de çektim. Çekim süreci aşağı yukarı üç hafta sürdü. Senaryosunu uzun sürede yazdım. Filmde bir Alman psikiyatrist ve nerden geldiği belli olmayan bir kadın var. Aynı zamanda kadının yanında onunla yolculuk yapan bir adam. Adam aslında Türkiye’den Almanya’ya iltica etmiş ama arada kalmış biri, Almanya’da öyle insanlar çoktu. Bir yandan PKK baskı yapıyordu diğer yandan ordu. Bazı insanlar taraf olmak istemiyordu, adam da işte bu arada kalanlardan. Aslında hikâye ilkin hasta bir adam ve bir kadın doktor üzerineydi. Ama seyircinin bir ön kabulle ikisi arasında bir ilişki var olduğunu düşünecekleri için içime sinmedi ve hikâyeyi farklı kültürdeki iki kadın üzerinden yazdım. Oyunculuk için arkadaşım Nur Sürer’le konuştum hemen kabul etti. Tuncel de geldi ve filmi çektik.

 

İlk yönetmenlik deneyimlerinizde Nur Sürer, Tuncel Kurtiz ve Yaman Okay gibi önemli oyuncularla çalıştınız. Kolay oldu mu onlarla çalışmak?

 

Beraber çalışması benim açımdan çok güzel ve kolaydı. Yaman Okay dünya standartlarında bir oyuncu idi, çok az oyuncuda olan bir kabiliyeti vardı. Mesela Almanya’yı Seviyorum (1992) filminde bir sahnede Yaman odaya giriyordu ve bir tartışma yaşanıyordu. Ama benim içime bir şeyler sinmedi, ona söyledim. Bunun üzerine Yaman, odaya sürekli girip çıktı ve bana bir sürü alternatif sundu. Bunu çok az oyuncu yapabilir. Aynı sahneyi birçok alternatifle oynadı. Nur, Tuncel ve Yaman kabiliyetli olmalarının yanında çok da çalışkanlardı. Yaptıkları işe inanıp kamerada nasıl görünürüm kaygısı olmadan her rolü rahatlıkla oynuyorlardı.

 

Korkunun Karanlık Gölgesi (1993) filminiz Türkiye’de vizyona girdi mi?

 

Almanya’da girdi. Burada AKM’de, Goethe Enstitüsü’nde bir kaç lisanda altyazılı olarak gösterildi. Ankara’daki Goethe Enstitüsü’nde de bir gösterim ve söyleşi gerçekleşti. Gösteride ordu mensupları da vardı. Söyleşide bir seyirci, “Madem kadının nereden geldiğini belirtmek istemiyorsunuz, belirtmiyorsunuz o zaman neden bir Türk oyuncusu ile çalıştınız?” diye sordu. Ben de bu rol için Nur Sürer’in alternatifi başka bir oyuncunun olmadığını söyledim. Başka bir seyirci de benden müsaade alarak soruyu şöyle cevapladı: “Bu kadın oyuncu Türk olmasaydı bizi kendi kendimize hatırlatmayacak mıydı yani?”

 

Kendi çektiğiniz filmlerde ve çalıştığınız bazı filmlerde hep mülteci hikâyelerine rastlıyoruz. Bir şekilde mülteci sorununa temas etmişsiniz. Bunun özel bir sebebi var mı?

 

Tabii, çünkü benim annem ve babam Türkiye’ye göç etmiş, daha sonra ben Almanya’ya göç etmişim. Hal böyle olunca bir sürü göçmenle konuşuyor, tanışıyor ve hikâyelerini dinliyorsunuz. Bir de hem Almanya’yı hem de Türkiye’yi ilgilendirecek ortak bir konu göçmenler meselesi. Özellikle göçmen temalı işler yapmak istemiyordum ama hayatımın akışı öyle evrildi. O dönem bu konular ilginçti. Benim ikinci filmim bittikten sonra Almanya’da göçmenler için yeni bir kanun çıkmıştı ve mülteci meselesi çözülmüştü. Artık bu konular insanlara ilginç gelmiyor. Bir de artık festivaller belli modalar yaratıyor. Bir yıl Türk filmleri furyası yaratıyorlar öteki yıl Çin mesela. Tüketime yönelik bir sanat anlayışı gelişti.

 

Şerif Gören’in Kemal Sunal’la çektiği Polizei (1988) filminde küçük bir rol almışsınız. Kemal Sunal’la anılarınız var mı?

 

Evet, bir Alman polisi oynadım. Kemal Sunal çok müthiş bir insandı ama asla perdede göründüğü gibi değidil. Yönetmen kayıt dediği anda yüzünün bütün kasları bir anda gevşiyor ve aşağıya iniyordu. Seyircilerin tanıdığı Kemal Sunal yüzü ortaya çıkıyordu. Yüzünün bütün kaslarını ve mimiklerini oyunculuğuyla kullanıyordu. İkimiz de polisi oynuyorduk. Almanya’da polis üniforması kostümü kostümcüden alınmaz, yasaktır. O yüzden dilekçe verip polisten gerçek üniformalar alınır. Onlar da çekim bittikten sonra teslim edilir. Gerçek polis üniformaları giyerek Kemal Sunal’la beraber Berlin’de Türklerin çok yoğun yaşadığı bir yerde trafiğe müdahale ettik. Ama Kemal Sunal’ı üniformalı olduğu için hiç kimse tanımadı. Sokaktan birini çevirdi mesela -tabii Almanca bilmediği için konuşamıyordu- bazı hareketler yaptı, geç kenara gibi. İnsanlar onu tanımadan yollarına devam ettiler.

 

Umuda Yolculuk filmi 1990 yılında Yabancı Dilde En İyi Akademi Ödülü’nü kazandı. Filmin senaristi Feride Çiçekoğlu, Türk oyuncular oynuyor ve aynı zamanda Türkiye ortak yapımı bir film. Buna rağmen film Türkiye’de çok görünür olmadı bunu neye bağlıyorsunuz?

 

Evet, filmin ekibi Türklerden oluşuyordu bir Türk ailenin hikâyesi anlatılıyordu ama film her zaman olduğu gibi yönetmene mal edildi.

 

Fotoğraf ve resimde kullandığınız karışık teknikleri geleneksel Türk sanatı ebru ile birleştirerek çok önemli çalışmalara imza attınız. Geleneksel Türk sanatlarını sinema ile yorumlamaya giden bir çalışma yapmayı düşündünüz mü hiç?

 

Evet, şu an yapıyorum zaten. Ama daha çok yeni olduğu için bir şey söylemek istemiyorum. Değişik bir çalışma olacağı kesin. Başka bir projem var ondan bahsedebilirim size. Tuncel Kurtiz ile yapacaktık, maalesef onu kaybettik. Bir Alman avukat ile Türk balıkçısının hikâyesi. İkisi de emekli aslında ama biri avukatlığı diğeri balıkçılığı bırakamıyor. Bu iki karakterin çatışması üzerine. Bu gerçek bir hikâye, ben ikisini de çok yakından tanıdım. Hala proje üzerine çalışıyorum.

 

Söyleşinin birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

 

Fotoğraf: Cemil Akgül