2014/15 Yılında Bağımsız Türk Sineması
Barış Saydam - İnceleme July 03, 2015

Ülkenin geçirdiği siyasi, ekonomik ve toplumsal dönüşümün yarattığı kırılmalar filmlerdeki karakterlerin sunumlarına da sirayet eder. Sinemamız modern hayatın hızına yetişemeyen, topluma uyum sağlayamayan ve yalnızlığın getirdiği melankolik ruh halinden gizliden gizliye keyif duyan karakterlerin önderliğinde ilerler. 

 

1990’larda izlediğimiz filmlerde, erkek ve kadın karakterlerin derinlikli bir şekilde çizilememesi, sessizlikleri ve suskunları dışında hikâyelerinin ve kendilerine ait bir varlıklarının olmaması; sinemamızın 80’lerdeki krizi temsili anlamda hâlâ atlamadığının da ifadesi olur. Ülkenin geçirdiği siyasi, ekonomik ve toplumsal dönüşümün yarattığı kırılmalar filmlerdeki karakterlerin sunumlarına da sirayet eder. Sinemamız modern hayatın hızına yetişemeyen, topluma uyum sağlayamayan ve yalnızlığın getirdiği melankolik ruh halinden gizliden gizliye keyif duyan karakterlerin önderliğinde ilerler.

 

Zeki Demirkubuz’un C-Blok (1993) filminde edilgen erkek karakter Hâled filmin sonunda Tülay yüzünden akıl sağlığını yitirerek akıl hastanesine düşer, Masumiyet’te (Zeki Demirkubuz, 1997) Yusuf hapishaneden dışarıya çıkmak istemez, Bekir ise Uğur’un aşkı yüzünden intihar eder. Üçüncü Sayfa’da (Zeki Demirkubuz, 1999) uğruna cinayet işlediği Meryem’in başka biriyle birlikte olduğunu öğrenen İsa çareyi kendini vurmakta bulur. Albert Camus’ün Yabancı eserinden uyarlanan Yazgı’nın (Zeki Demirkubuz, 2001) başkarakteri ise 90’ların apolitik, edilgen, varoluşçu, nihilist ve iktidarsız erkek karakterlerinin bir toplamı gibidir. Nuri Bilge Ceylan’ın taşra üçlemesinde ise, merkez-taşra, insan-doğa ve baba-oğul ilişkisi karşıtlıklar üzerinden aktarılır. Koza (1995), Kasaba (1997) ve Mayıs Sıkıntısı birlikte düşünüldüğünde, yönetmen bu karşıtlıklar üzerinden bireyin yenilmişliğini, hayata tutunamayan ve babasıyla sorunlu bir ilişkisi olan erkek karakterler üzerinden anlatır. Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002) filminde şehirli orta sınıf yaşantısı, yabancılaşma, iletişimsizlik ve ikili ilişkilerde sömürüye dayalı bir iletişim şekli açığa çıkar. Erkek karakterler hayatlarını idame ettirmek yerine hayatın bir köşesine savrulmaktan kendilerini kurtaramazlar. Zahit Atam’ın Uzak ile ilgili tespitleri, filmdeki erkek karakterlerin temel kırılma anını da işaret etmesi açısından önemlidir: “Uzak 12 Eylül 1980’de başlar ve Uzak olan kendi geçmişimizdeki ideallerimizdir, aynı zamanda kendi benliğimizdir.”[1] der Zahit Atam. Zira Demirkubuz’un bahsi geçen filmleri, Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata’sı (1996) hep benzer atmosferde filmlerdir ve benzer karakterleri benzer sorunlar içinde resmeden yapımlar olarak dikkat çekerler. 12 Eylül’ün hayaleti bütün karakterlerin varoluşunu sarmış, onları topluma ve toplumsal olan her şeye uzaklaştırmış, aidiyetlerini ellerinden alarak dünyaya bırakılan başıboş insanlar haline getirmiştir.

 

Türk sinemasının 90’lardan beri sıklıkla örneklerini gördüğümüz bireysel yabancılaşma, iletişimsizlik, yalnızlık ve nihilizm temalı filmler 2014/15 sezonunda da devam eder. Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu’nda, Kapadokya’da yaşayan entelektüel bir karakterin Türk Tiyatro Tarihi başlıklı kitabı yazarken yaşadığı sorgulama süreci, Emine Emel Balcı’nın bir tekstil atölyesinde ortacılık yapan genç bir kadının hikâyesini anlattığı ilk filmi Nefesim Kesilene Kadar, Mahmut Fazıl Coşkun’un hayata tutunmaya çalışan bir müzisyeni merkezine aldığı Yozgat Blues ve Tayfun Pirselimoğlu’nun hastane kantininde çalışan bir adamın iç dünyasını nüanslarıyla birlikte sunduğu Ben O Değilim filmleri, bağımsız sinemamızın ana damarlarından birinin öne çıkan yapımları olur. Bu filmler 90’lardan beri süregelen karamsar, nihilist ve birey odaklı bakışı sürdürürken, başkarakterlerinin sorgulama süreçleri üzerinden kendilerine sinen ruh halini de seyirciye aktarmayı amaçlar. Kış Uykusu’nda Aydın karakteri üzerinden bir ülkedeki toplumsal katmanları, Nefesim Kesilene Kadar’da Serap’ın yaşadıkları aracılığıyla toplumda kadın olarak ayakta kalmanın zorluğunu, Yozgat Blues’da Yozgat’la İstanbul’un, merkezle taşranın aynılaşmasını ve neoliberal politikaların yol açtığı çözülmeyi, Ben O Değilim’de ise iletişimsizliğin ve yabancılaşmanın modern toplumda bireylerin ne kadar derinine işlediğini gözlemlemek mümkündür. Bu örnekler bir yandan 90’lardaki Türk filmlerinin genel karakteristiklerini üzerlerinde taşırlar, diğer yandan ise ülkenin politik, siyasi ve ekonomik iklimiyle daha yakından bir ilişki kurarlar. 90’ların apolitik olmakla suçlanan birey odaklı, “sıkıcı festival filmlerinin” politikleşmeye başladığının da işaretleridirler.

 

Kara Mizah

 

Bu ana eğilimin içinden geçen üç film ise 2014/15 yılı içerisinde biçimsel ve anlatısal olarak farklılık gösterir. Murat Düzgünoğlu’nun istediği filmleri çekmekle piyasanın gerektirdiği koşullara boyun eğme arasında gidip gelen yönetmen karakteri çevresine ördüğü Neden Tarkovski Olamıyorum ve Nesimi Yetik’in tutunamayan bir karakterin hayatından bir kesiti seyircilerle paylaştığı Toz Ruhu filmleri anlatımlarıyla bağımsız Türk sinemasında farklı bir yerde durur. İki film de Türk sinemasında çok da denenmeyen, bir türlü işlerlik kazandırılamayan kara mizahı ustaca kullanarak karamsar atmosferlerinin altında yatan trajediye de farklı bir bakış getirir. Kendi yarasına cesurca bakabilen ve bununla dalga geçebilen bu filmler, seyirci tarafından çok ilgi görmese de bağımsız sinemada sezonunun dikkat çeken yapımları arasında gösterilebilirler. Ana eğilimleri kullanarak, onun formüllerini esnetme ve yeri geldiğinde onların altını oyma anlamında zekice hamleler olarak görülebilirler. Tolga Karaçelik’in ikinci filmi Sarmaşık ise bir grup erkeğin dostluğu üzerinden bir “buddy filmi” formatında ilerlese de, birey ve iktidar arasındaki ilişkiye eleştirel bakışıyla az önce bahsettiğimiz birey merkezli hikâyelerin politik bir zemin kazandığına örnek olarak gösterilebilir. Oyuncularının performansına fazlasıyla ihtiyaç duymasına rağmen, Sarmaşık’ın esas derdinin Türkiye’nin son dönemiyle ilgili olduğunu söylemek mümkündür.

 

12 Eylül Filmleri

 

12 Eylül darbesi hâlen bağımsız Türk sinemasının varoluşunun anlamlandırılmasında kilit bir rol oynarken, doğrudan darbeyi eleştiren, darbe döneminde geçen filmlere de rastlamak mümkündür. Oyuncu Barış Atay’ın ilk filmi Eksik, 12 Eylül darbesinin darmadağın ettiği bir aileyi merkezine alarak, bu aile üzerinden sloganvari diyaloglar ve doğrudan bir anlatımla darbeyi eleştirirken; Faruk Hacıhafızoğlu’nun ilk filmi Kar Korsanları 12 Eylül’e Türkiye’nin Doğu’sundan bakar. 12 Eylül darbesinin hemen sonrasında Kars’ta yaşayan bir grup çocuğun sert kış şartlarında kendi masumiyetlerini kaybetmeden hayata tutunma çabasının arkasında, soğuk kış şartları ve 12 Eylül arasında bir analoji kurulur. Bu açıdan bakıldığında, Kar Korsanları şimdiye kadar Türk sinemasında gördüğümüz 12 Eylül filmlerindeki ezberi bozmaya çalışır.

 

Kürt Sorunu Temalı Filmler

 

Bağımsız sinemanın politik kulvarında ilerleyen bir diğer belirgin tema ise Kürt sorununu işleyen yapımlardır. Hüseyin Karabey’in dengbejlerin hikâyesi üzerinden Doğu’da yaşananları masalsı bir form üzerinden anlattığı Sesime Gel filmi, Erol Mintaş’ın zorunlu göçle İstanbul’a göç eden ama burada da kentsel dönüşümle yerlerinden olan bir Kürt ailenin hikâyesine odaklandığı Annemin Şarkısı, 1992’de Diyarbakır’da öldürülen Musa Anter’in hayatından uyarlanan Asasız Musa ve çoğunluğu Kürt işçilerden oluşan bir inşaatta yaşanan kaza sonrasında Türkiye’nin batısı ve doğusu arasında bir köprü kurmaya çalışan Cennetten Kovulmak filmleri Kürt ailelerin hikâyelerini beyazperdeye taşırken, aynı zamanda 90’lardan beri yaşananlara da vurguda bulunur. Bahsi geçen filmlerin büyük bir kısmı orta yol bulmaya çalışan, barış sürecine destek veren yapımlar olarak Türkiye’nin son dönemindeki konjonktürün de bir yansımasıdır aynı zamanda.

 

Çekirdek Aile/Çift Merkezli Hikâyeler

 

Son dönem Türk sinemasının öne çıkan eğilimlerinden biri de modern hayatın zorlukları karşısında dağılan, küçülen ve ayakta kalmaya çalışan çekirdek aile ve çift merkezli anlatılardır. Deniz Akçay’ın ilk filmi Köksüz, kocasının ölümünden sonra üç çocuğuyla birlikte ailesini ayakta tutmaya çalışan bir annenin ve aidiyet sorunu çeken çocukların hikâyesini ele alır. Yönetmen, ilk filminde psikolojik olarak tamamen dağılmış bir ailenin fertlerini merkezine alarak, Freudyen bir bakışla hem onların motivasyonlarını sorgular hem de bir türlü birey olmayı başaramayan çocukların varoluşsal krizlerini ekrana taşır. Deniz Seviyesi’nde iki kadın yönetmen bir kadının döndüğü memleketinde kendi geçmişiyle yüzleşmesini, Mehmet Eryılmaz’ın Misafir filmi ensest yüzünden ailesinden kopan bir kadının yeniden aile fertleriyle karşı karşıya gelmesini, Kuzu’da ise geçim sıkıntısı çekmesine rağmen elindeki son parayı pavyonlarda çalışan kadınlarla harcayan bir babanın ve sarsılan çekirdek ailenin hikâyesini izleriz. Derviş Zaim’in Balık filmindeyse çekirdek ailenin çözülüşü etrafında insanla doğa arasındaki çatışmaya ve bu çatışmanın yakın bir gelecekte doğuracağı geri döndürülemeyecek felaketlere dikkat çekilir. Kaan Müjdeci ise ilk filmi Sivas’ta, ataerkil kültür ve geleneksel değerler üzerine kurulu bir yapıyı kökenlerine inerek, çekirdek aileden, çocuklardan ve taşradaki ilişkiler ağından başlayarak büyük bir sorgulamaya kapı açar. Kimi alt sınıfa kimi orta sınıfa ait çekirdek aile ve çift merkezli hikâyelerde ortak tema ise, bastırılan ve üzeri örtülen geçmişle yüzleşme çabasıdır. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin son dönemde geçirdiği siyasi, ekonomik ve toplumsal süreçlerle de paralellik gösterir. Yüzleşme, her anlamda son dönem Türkiyesi’nin kilit kavramlarından birine dönüşmüştür.

 

TV Estetiği

 

2014/15 sezonundaki Türk filmleri içerisinde İtirazım Var, Bana Masal Anlatma, Limonata, Guruldayan Kalpler, İyi Biri ve Mavi Dalga filmleri ise televizyon estetiğinden beslenen, televizyonu sinemaya taşıyan filmler olarak tanımlanabilir. Onur Ünlü, Selçuk Aydemir ve Burak Aksak gibi isimlerin son dönemde ürettiği eserler Yeşilçam’ın yarattığı nostaljik mahalle kültürünü yeniden yaşatma, geleneksel/modern çatışması üzerinden bir yenilmişlik edebiyatı üretme ve arabesk bir damardan yerel değerlerin savunuculuğunu üstlenme gibi bir misyonu da devam ettirir. Geleneksel bir mahalle hayatının yaşandığı eski semtlerde geçen hikâyelerin kahramanları, modern şehir yaşantısına uyum sağlayamamış, kendi köşesine çekilmiş, kendi “özel” dünyasında yaşamayı tercih eden tutunamayan karakterlerden oluşur. Hayata karşı yenilmişliğin ve tutunamama hâlinin getirdiği melankoli duygusundan beslenen karakterlerin sığınağı ise bakkalı, manavı, balıkçısı, berberi ve kahvehanesiyle eski tip mahalle hayatıdır. Bunun yansımalarını İtirazım Var, Bana Masal Anlatma ve Limonata filmlerinde görürüz.

 

Guruldayan Kalpler ise anlattığı insanların bağlı bulundukları sınıfı ve onların kendi değerlerini çok da umursamadan, burjuvaların gözünden anlatılan bir alt sınıf masalını andırır. Bir sitcom estetiğinde, son derece steril, sınıfsal eşitsizliği es geçen, burjuva değerlerini ve beğenilerini alt sınıfa da yaymayı amaçlayan bir durum komedisi örneğidir. İyi Biri klasik Yeşilçam formüllerini uygulayan acı tatlı hikâyesi ve başroldeki Cengiz Bozkurt’un abartılı oyunculuğuyla Yeşilçam’ın çokça örneğini verdiği ekolü sürdürür. Mavi Dalga ise televizyonda gördüğümüz üniversite sınavına hazırlanan gençlerin hayatlarını beyazperdeye taşıyan, videoklip estetiğiyle televizyonlaşan sinemamızın genel eğilimlerine bir örnek teşkil eder.

 

Biçimsel Denemeler

 

Son dönem bağımsız Türk sinemasında fazlaca örneklerine rastlamadığımız biçimsel denemeler ise 2014/15 sinemasında geçmiş yıllara oranla daha fazladır. Genelde nihilist ve karamsar filmlerin egemenliğindeki bağımsız sinemanın bu yıl gerek kara mizah örnekleriyle gerekse de biçimsel anlamda farklılıklarını ortaya çıkaran çalışmalarla yeni arayışlar içinde olduğunu söyleyebiliriz. Çekmeköy Underground kentsel dönüşümün gençler üzerindeki etkisini alt kültürler, aidiyet ve ait olma duygusu üzerinden ele alırken, OHA: Oflu Hocayı Aramak kentsel dönüşümü, neoliberal politikaları ve iktidarı sahte belgesel formatında bir taşlamaya dönüştürerek, son yılların en ilginç komedilerinden birine imza atar. Reha Erdem son filmi Şarkı Söyleyen Kadınlar’da deprem tehlikesi nedeniyle tahliye edilen bir adada yaşananları biçimsel denemelerden taviz vermeden kabusvari bir atmosferde yansıtırken, Ufuk Bayraktar ilk yönetmenlik denemesi Kümes’te taşrada son derece stilize ve sembolik bir gerilim yaratır. Kusursuzlar’da Ramin Matin kentli kadınların sorgulamalarını bir tür filmi formatında rahatsız edici bir gerginlik içerisinde aks ettirir. Çekmeceler’de ise bir kadının ailesiyle yaşadığı travmatik ilişki ve iç dünyası yer yer masalsı yer yer de rahatsız edici tonlarda seyirciye aktarılır. Yıl içinde seyirci tarafından ilgi görmeyen bu filmler, bütünlüklü ve akılda kalıcı işler olmasa da bağımsız Türk sinemasının farklı kanallara işlerlik kazandırma, mevcut formülleri terk etme yönündeki iradesini ortaya koyma anlamında dikkate değerdir.

 

 

[1] Zahit Atam, Yakın Plan Yeni Türkiye Sineması, İstanbul: Cadde Yayınları, 2011, s. 188