Suna Selen: "Geleceğin Büyük Tiyatro Yıldızı"
Söyleşi August 01, 2015

"Tiyatrodaki oyunları ile kabiliyetini ve başarısını herkese kabul ettiren genç san’atkâr Suna Selen için bir münekkit şöyle diyor: 'Gayet soğukkanlı ve çok rahat bir oyun çıkaran Suna Selen’in tek kusuru kendine aşırı güvenidir. Genç san’atçı Türk sahnesinin belli başlı değerlerinden biri olmaya namzettir.' "

Artist, 10 Kasım 1960

 

Tiyatrodaki oyunları ile kabiliyetini ve başarısını herkese kabul ettiren genç san’atkâr Suna Selen için bir münekkit şöyle diyor: “Gayet soğukkanlı ve çok rahat bir oyun çıkaran Suna Selen’in tek kusuru kendine aşırı güvenidir. Genç san’atçı Türk sahnesinin belli başlı değerlerinden biri olmaya namzettir.”

 

80-90 kişilik bir tiyatro salonu… Sıcak, ışıksız, kalabalık... Ufacık sahnede bir oyun oynanıyor: “Şafakla Gelen Kadın”... Bir İspanyol yazarı yazmış. Daha önceki yıllarda Şehir Tiyatrosunda da oynanmış bir dram… Sahnede uzun boylu, ince, dal gibi, fidan gibi bir genç kız var: siyah saçlı, buğday tenli, servi endâm bir genç kız. Acıklı bir sahnede ağlıyor, yalvarıyor, yerlere kapanıyor. Gözlerimi kapayıp bu sesi dinliyorum. Bir seski taa ezelden beri duymuşum; dünya, kâinat yaratılalı beri tanırım! Nereden acaba, nereden? İnişleri çıkışları, yakarışları, talihe lâneti, umutları, sevgiyi, aşkı, ihtirası, şefkati, her şeyi kelime-kelime, cümle-cümle geniş tedailer, çağrışımlar uyandırarak seyircilere iletiyor, aktarıyor, telkin ediyor, hatırlatıyor. Havuza atılan taş gibi gittikçe genişleyen bir mânâ dalgası yayılıyor içimize…

 

Aktris oynuyor mu yoksa gerçekten biz oyunun kendini yaşıyor muyuz? Karınlık salonda bütün seyircilerinden kendinden geçmiş… Aynı oyunu, Şehir Tiyatrosunda oynamış, görmüş bir tiyatro hocası: Ercüment Behzat Lâv da var yanımda. Perde kapandığı zaman en fazla alkışlıyan, “Bravo” diye birkaç kere bağıran, heyecanlanan, gözleri yaşlanan da gene Ercüment Behzat oldu. İçimizde en iyi anlıyan da o. Seyirciler de anladı, takdir etti, alkışladı. Ama onun kadar derinden duyarak, bilerek, anlıyarak değil. Hani bir şiirin nasıl okunması gerektiğini yazarı herkesten iyi bilir ya? Onun durumu da aynı…

 

Salondan çıktım, İstiklâl Caddesinde yürüyorum. Düşündüm: Bu dramı daha önce, usta artistler tarafından temsil edilirken de görmüştüm. Onlar nerede bu genç kız nerede? Trajedi, dram haile, ne derseniz deyiniz –çok mübalağa ediyormuşum gibi gelecek ama bu gerçek gelecek yıllar da daha iyi anlaşılacak- Suna Selen Türk tiyatrosunun en büyük aktristlerinden olmaya namzettir. Eğer sahnede kalırsa, devam ederse tabii… Hani, şimdi Yıldız Kenter diyoruz, Muazzez Kurtoğlu diyoruz, ya? Suna bu yarışta kendinden ilerideki ustalarını da geçebilecek bir güçte. Daha, bugün bir günlük gazete de, Akşam’da tiyatro ve san’at eleştirmecisi arkadaşım “Gayet soğukkanlı ve çok rahat bir oyun çıkaran Suna Selen’in tek kusuru kendine olan bu aşırı güvenidir. Yoksa genç sanatçı Türk sahnesinin belli başlı değerlerinden biri olmaya namzet” diye yazıyor.

 

Evet bugünlük “namzet”… Ama gene de bir üstün seviyede şimdi. Bence, komediler Suna Selen’e hafif geliyor. Zaten kendisi de (arayıp taradık, bulup konuştuk) tiyatroda dram oynamayı seviyor.

 

Avukat Hüsamettin Selen’in kızı olan Suna Selen 1 Temmuz 1939 da Beyoğlu’nda doğdu. (Oğlu Derya Simkurt da aynı günde doğmuş, Suna Selen, ressam Cem Kabaağaç ile evlidir ve bir çocuğu vardır. İki buçuk yaşında) Babası aslında Çerkes, annesi Rumeli (Lofça)li… İkisi de İstanbulda doğmuşlar. Suna 1945 yılında Taksim 43’üncü İlkokula yazıldı. Orayı bitirince Atatürk Kız Lisesine yazıldı. 1956 da Hukuk Fakültesine yazıldı. Çünkü annesi ve babası onun hukukçu olmasını istiyordu. Babası avukattı, annesinin büyük babası da meşhur hukukçu Ahmet Cevdet Paşa’ydı.

 

Fakat Suna Selen’in Hukuk ilmine karşı sevgisi yoktu, meyli yoktu. “Temayüller istidatları gösterir” diyen bir psikoloji kanunu vardır. Suna, Hukuk Fakültesini bırakıp Güzel San’atlar Akademisine yazıldı. Aynı zamanda Konservatuvar tiyatro bölümüne devam ediyordu. 22 Şubat 1957 de evlendi. Tam bu sırada profesyonel bir sahneye çıkacaktı. Küçük Sahne – Haldun Dormen Tiyatrosunda “Teyzesi” adlı piyeste oynayacaktı. Kocasıyla, resim merakı yüzünden Büyükada’da tanışmıştı. Bütün yazlarını Büyükada’da geçirirlerdi. Teyzesi adlı komedinin temsiline 10 gün kala, kocasının arzusuna uyarak rolünü bıraktı. Böylece biz Suna Selen’i iki üç yıl sonra tanımış olduk.

 

1959-60 tiyatro mevsiminde Oda Tiyatrosu’nda Alexandro Casona’nın “Şafakta Gelen Kadın” piyesiyle profesyonel tiyatroya başladı. Aynı sezon Alber Husson’un “Gökteki Kaldırımlar” komedisinde Nicole Cerusier rolüyle kısa bir zamanda, tiyatro seyircileri arasında büyük bir şöhret yaptı. Bu mevsim Münir Özkul, Uğur Başaran’ın baş rollerini oynadığı “Sevgili Gölge” komedisinde, Aksaray “Bulvar Tiyatrosu”nda oynamaktadır.

 

Suna Selen (Sahne adı olarak Selen’i kullanıyor), verdiği randevuya geldi. Kapıdan içeri adımını atarken başımı epeyce yukarlara kaldırmak gerekti. Çünkü 1.70 boyu var. Uzun topuklu pabuçla bu boy 1.80 i buluyor. Olgunlaşma Enstitüsünün daimî mankeni olan Suna Selen, sadece uzun boylu değil, aynı zamanda güzel vücudlu... Saçları siyah, güzleri koyu kahverengi. Konuşurken kaşlarını çatmıyor, hele kendisinden bahsederken dudaklarında zeki bir tebessümün izleri sık sık görülüyor. Nezaketin, inceliğin her şeyden önce yumuşak hatlı bir yüz, tatlı bir ifade olduğunu biliyor. Okulda, Atatürk Kız Lisesinde oynadığı ilk oyunda “Cinderella”nın kötü yürekli kardeşi rolüne çıkmış, ama o kadar samimî ve iyi kalpli ki... Bir de “Timurlenk” rolüne çıkmış’ bıyıklar takarak, erkek kılığına girerek... O zaman çekilmiş fotoğraflarını hatırlayınca gülmeden duramıyor.

 

Bulvar Tiyatrosu hakkındaki fikrini sordum:

— Tiyatromuz çok âhenkli bir ekip. Oyuncular, sahne dışında da iyi insanlar. Bu bakımdan aradığım temiz havayı orada bulabildim, diyeceğim.

 

İstanbul Radyosunda spikerlik yaptığınızı biliyoruz. Spikerlik mi tiyatroya, yoksa tiyatro dersleri mi spikerliğe yararlı oldu?

— İkisinin de birbirine karşılıklı etkileri oldu. Biz İstanbul Radyosunda üç spiker, Alkan Soykök ile Özgül Beyazıt, aynı okuldan geldik oraya.

 

Akademiyi niçin bıraktınız?

— Evlendikten sonra bırakmak icap etti. Ev hayatı, çocuk engel oldu. Şimdi kayınvalidem bakıyor da biraz çalışmaya vakit ayırabiliyoruz. Devam mecburiyeti vardı orada. Bu sene Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne yazıldım. Oraya devam ediyorum. Radyo spikerliğinden de istifa etmek gerekti. Hem tiyatro hem radyo birarada olmuyor.

 

Resmi mi yoksa tiyatroyu mı daha çok seviyorsunuz?

Bu sualin cevabını diğerleri gibi hiç düşünmeden vermedi. Sağ tarafına döndü, uzun uzun düşündü. “Valla, ikisini de hemen hemen aynı derecede seviyorum galiba?”, dedi.

Birdenbire gülümsedi :

— Ama vakit bulamıyorum resme çalışmaya… Cem’in güzel bir resim atelyesi var, gidemiyorum çalışmaya... Felsefe beni çok çekiyor, sonra bildiğim mevzu... Öğrenmesi kolay geliyor. Bu sene sadece tiyatro ve felsefe…

 

Olgunlaşma Enstitüsünün mankenliği de var?

— Evet. Fakat o defilelerde oluyor. Vakit almıyor fazla.

 

Sizden fotoğraf isteyenler hangi adrese yazsınlar?

— Telefonum var, ama yazmayın rahatsız olurum. Fakat fotoğraf için “Taksim, Meşelik Sokak, No, 36 Daire: 9” adresini verebilirsiniz.

 

Bu yaz film çevirdiğinizi de duyduk?

— Metin Erksan geçen yıl Oda Tiyatrosu’ndaki oyunumu görmüş. Temsilden sonra geldi: “Yapacağım bir film var, baş rolü kabul eder misiniz?” dedi. Vaktim olmadığını söyledim, ama “Dört-beş günlük iş” dedi. İkna etti. Sonra 10-15 gün sürdü, ama teklifler devam etti. Metin Erksan’ın rejisörlüğünü yaptığı film, ATLAS FİLM firması hesabına çevrildi: “Gecelerin Ötesi” adındadır. Rol arkadaşlarım Tolga Tiğin, Meri Dolçi, Kadir Savun, Oktar Durukan ve Suphi Kaner’dir. Geçen yaz Ayvalık’ta “Üç Çapkın Gelin”i çevirdik. NİL FİLM firması adına, rejisör Süha Doğan’ın idaresinde, Saime Bekbay, Esen Görkmen ve Orhan Günşiray’la. TÜL FİLM firması adına, Dr. Alyanak idaresinde, Leylâ Sayar, Muhterem Nur ve Göksel Arsoy’la “Kezban’ı” çeviriyorum. Daha bitmedi. Bundan başka Münir Hayri Egeli’nin çevirdiği “Kolsuz Bebek” adlı filmde oynuyorum. “Bir Frakın Romanı” adlı filme benziyor. Birbirine bağlı üç hikâye aynı filmde. Yavuz Cener, Cem Kabaağaç da oynuyor. Cem, reji asistanlığı da yapıyor.

 

Demek kocanızla aynı filmde oynuyorsunuz?

— Evet, aynı filmde çalışıyoruz.

 

Başka konuya geçtik. Bir yandan da “içiyoruz”. Bu kelimeyi duyup da alkollü içki içiyoruz sanmayın! Önce çay, sonra kahve, sonra elma şerbeti, en sonunda nar şerbeti (soğuk) içiyoruz. Bir yandan da durmadan cıgara. Yabancı artistlerden beğendikleriniz?

— Anna Magnani, Giulietta Massina…

 

Aman, ne benzerlik! Ben de bu iki kadına hayranım. Ne oyun değil mi?

— Evet, harika denecek kadar büyük aktris her ikisi de…

 

Şu sırada stüdyoma Şair Sabri Altınel (Edebiyat öğretmeni aynı zamanda) gelmişti. Konu da, piyes yazarlarına geçmişti. Sabri Altınel benim yerime sorular sormağa başladı. Suna Selen’in konuşması kızıştı. Zaten tartışma arıyan Sabri ile hemen san’at konularında, bilhassa tiyatroda tartışmaya girişti. Ben dinliyorum. Bir başkasıyla konuşan insanı gözlemek daha enteresan oluyor. Jean Anouilh, Sartre, Adamov, Brecht, Camus’nün adları, eserleri geçiyor. Suna, bir aralık:

— Albert Camus’nün “Malentênde”sünü okudum İngilizceden. Çok beğendim, dedi.

 

Sabri izin istedi, gitti. Gene ikili konuşmaya devam ettik:

Beğendiğiniz romancı?

— Çocukken Stendhal’e âşıktım. Hâlâ da beğenirim. Sonra Albert Camus geldi. Jack London…

 

Resim?

— Pek ukâlâlık gibi gelecek, herkes onu seviyor diye söylediğimi zannedecekler ama söylerim gene de: Picasso... Sonra Matisse, Broque, Modigliani…

 

Duvarda, benim duvarda Modigliani’nin çıplak kadın resmini gösterdi -:

— Bütün bekâr erkeklerin aldığı resimdir bu, diyerek güldü. Sonradan ilâve etti: “Bekâr mısınız, bilmiyorum, ama?” dedi.

 

Müzik?

— Musorski, Bach, Beethoven, Prokofiev… Benim yaşta Bach sevilmez, ama seviyorum işte.

 

 Tiyatro ve film rejisörlerinden?

— Yerlilerini karıştırmıyalım. Birçokları böyle diyor.

 

 Peki, geçelim, koleksiyon merakınız?

— Koleksiyon mu? Resim vardı, defterle gezer, desen çizerdim. Tablo koleksiyonu yapardım. Şimdi bıraktım. Biblo koleksiyonu yapardım. O da kayınvalidemde kaldı. Çocukken oyuncak oynamadığım için olacak ki biblo biriktirdim. Annem Taksim Bahçesinde, ben daha 3-4 yaşımdayken bana okuma yazma öğretir, oyuna ve oyuncağa bırakmazdı. Bunun psikolojik birçok çeşitli sonuçları oldu.

 

Kazandığınız parayı nereye yatırırsınız?

— Yerim. İki paket cıgara. 10 kahve.

 

 Bir özelliğiniz?

— Yazın fazla, kışın az giyinirim. Belki de hep aynı derecede giyindiğim için olacak.

 

 Neden korkarsınız?

— Yüksekten.

 

 Rüya?

— Çok rüya görürüm.

 

 Dünyada en çok neyi seversiniz?

— Değişik zamanlarda değişik şeyleri severim.

 

İştahınız?

— Çok yerim. Şişmanlamaktan korkmuyorum. Zaten şişmanlamıyorum.

 

Aşk, para ve şöhretten hangisi?

— Her şeyden önce sevgi, insan sevgisi gelir.

 

Kendi mesleğiniz dışında?

— Siyaseti, sosyal problemleri konuşmayı severim.

 

Çocukları sever misiniz?

— Size samimî söyleyim: sevmem.

 

 Erkek olmak?

— İsterdim. Gene aynı derecede serbestim. Ama, cemiyette erkeklerin daha iyi bir yeri var. Bir şeyler yapmak için isterdim. Daha çok imkânı var erkeklerin. San’at fikir, edebiyat, ve başka alanlarda daha avantajlı, daha iltimaslı durumdalar.

 

 Türk filmciliği?

— Devletin stüdyo kurması şart. Zaten bütün san’at kollarının ilerlemesi için, hele bizim gibi toplumlarda, devletin yardımı muhakkak lâzımdır.

 

Randevuzu vardı, bir saat geçirmişti. Teşekkür ettik, kapıya kadar uğurladık.

 

Not: Söyleşide yer alan yazım ve imla hatalarına anlamı bozacak yerlerde ufak müdahaleler dışında, söyleşinin aslına sadık kalınarak aktarılmıştır.