Türkiye’de Gösterilen İlk Filmler
Ali Özuyar - Makale May 21, 2014

Sinematografın, Osmanlı topraklarına girmesi sadece adlarını bildiğimiz Jamin ve Henri adlı iki Fransız aracılığıyla oldu.

Auguste ve Louis Lumière Kardeşler 28 Aralık 1895 tarihinde Paris’teki Capucines Bulvarı’ndaki Grand Cafe’de düzenledikleri gösteri ile sinematograf (cinématographe) adını verdikleri yeni icatlarını halka tanıttılar. O gün bir frank vererek bu gösteriye iştirak edenler “sinema”nın doğuşuna tanık oldular. Bu tarihten bir yıl sonra, benzer bir gösteri, aynı filmler ile İstiklal Caddesi (Grand Rue de Pera) numara 246’daki Sponeck Birahanesi’nde yapılacak ve Osmanlı kamuoyu sinematograf ile tanışacaktı.

Babıâli’nin Sinematografla Tanışması

Resmi kayıtlara göre sinematografın, Osmanlı topraklarına girmesi ve halka yönelik ilk film gösterileri sadece adlarını bildiğimiz Jamin ve Henri adlı iki Fransız aracılığıyla oldu. Jamin, büyük bir ihtimalle Lumière Kardeşlerin sinematografı tanıtmak ve görüntü almak maksadıyla Osmanlı’ya gönderdiği kameramanlardan biriydi. 1896 yılının başında ülkeye geldi. Kısa bir süre sonra, gümrükten zorlukla geçirdiği sinematografının lambası bozuldu. Fransa’dan yeni bir lamba getirtti, ancak gümrük engeline takıldı. Jamin de işini kolaylaştırmak için Fransa Sefareti’ne başvurdu. Sefaret, sinematografta kullanılmak üzere getirtilen lambanın gümrükten geçirilmesine iznin verilmesi için 17 Haziran 1896 tarihli bir yazıyla Sadaret’e başvurdu.[1] Sadrazam Halil Rifat Paşa, II. Abdülhamit’in elektrikli ve manivelalı aletlere karşı tavrını bildiğinden, yazıda adı geçen sinematografın araştırılmasını istedi. Resmi kurumlar, aylarca süren araştırma ve yazışmalardan sonra sinematografın “ilmi ve insanlık açısından” faydalı bir araç olduğuna karar verdi. Olumlu raporların ardından lambanın gümrükten geçirilmesine izin verildi (26 Eylül 1896).[2] Bu araştırmalar sonucunda sinematograftan haberdar olan Babıâli, her ne kadar söz konusu lambanın gümrükten geçirilmesine izin verdiyse de sinematografların ülkeye sokulmasını zorlaştırdı.

Sponeck’teki İlk Gösteri

Jamin’in lamba ihtiyacını giderdikten sonra film gösterimi yaptığı ya da görüntü aldığına dair bir kayıt bulunmuyor. Ancak yine aynı tarihlerde (Eylül-Aralık 1897) Henri adlı bir Fransız, İstanbul’daki ilk sinematograf gösterisinin hazırlıklarını yapıyordu. İstanbul’da yayımlanmakta olan The Levant Herald’ın 12 Aralık 1896 tarihli sayısında Osmanlıca ve Fransızca olarak yayımlanan bir ilanda yapılacak gösteriyle ilgili şunlar yazıyordu: “Beyoğlu’nda Galatasaray karşısında İsponek [Sponeck] salonunda İstanbul’da birinci defa olarak Paris ve bütün Avrupa’nın mazhar-ı takdiri olmuş olan canlı fotoğraf lubiyyatı [eğlencesi] her akşam icra olunur.” İlanın Fransızca bölümünde ise gösterinin her akşam 5.30 – 6.30 – 8.30 ve 9.30’da, Pazar ve Cuma günleri de matine yapılacağı belirtiliyordu.[3]

Sponeck’teki ilk gösteriyi izleyenler arasında o tarihte 8-9 yaşlarında olan Ercüment Ekrem Talu ile ağabeyi Nejat da bulunuyordu. Ekrem Talu, yıllar sonra kaleme alacağı “İstanbul’da İlk Sinema ve Gramofon” başlıklı yazısında bu olayı şöyle anlatacaktı: “ (…) Sponeck, tramvayın Galatasaray dönemecinde, şimdi bir barın işgali altında bulunan, o vaktin maruf birahanesi idi. (…) Kapıdan onar kuruş, o vakit için mühim para, duhuliye vererek içeriye girdik. (…) Karşımızda bir buçuk kare metrelik bir beyaz perde duruyordu. (…) Derken ortalık birdenbire karardı. Zifiri karanlık içinde kaldık korktuk. (…) Perdenin önüne gelen bir şahıs bu karartının lüzumunu izah etti. Ve hemen onun arkasından gösteri başladı. Avrupa’nın bir yerinde bir istasyon. Bacasından fosur fosur kara dumanlar savuran bir lokomotif, peşine takılı vagonlarla duruyor. Rıhtım üzerinde telaşlı telaşlı insanlar gidip geliyor. (…) Tren kalktı. Bittabi sessiz sedasız. Aman yarabbi! Üstümüze doğru geliyor. Zindan gibi salonun içinde kımıldanmalar oldu. Trenin perdeden fırlayıp seyircileri çiğnemesinden korkanlar ihtiyaten yerlerini terk ettiler galiba. Haniya ben de korkmadım değil. (…) İki dakika ara verdiler. Bu sefer bir boğa güreşi seyrediyoruz. Azılı hayvanlar perdede üstümüze doğru seğirttikçe yüreğimiz ağzımıza geliyor. Bu film daha yaman, onu önceden göstermiş olsalardı, salonda kimsecikler kalmazdı. Tren bizi sinematografa alıştırmış oldu.”[4]

Sponeck Birahanesi’ndeki ilk gösteriyi izleyenler de, Grand Cafe’de olduğu gibi, perdeye yansıyan hareketli görüntüler karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Bu olay kısa sürede kulaktan kulağa yayıldı. Ekrem Talu’nun ifadesiyle “Mektepte bunun münakaşası haftalarca sürdü. İstanbul halkı da ekseriyetle bu mevzu üzerinde konuşuyordu. Kimi, bu sihirli icadı gidip görmeyi günah sayıyor, kimi gidip gördüğünden dolayı tövbe; istiğfar ediyor, ileri fikirliler ise bir medeniyet unsurunun daha yurda girmiş olduğuna seviniyordu.”[5]

Sponeck’teki sinematograf gösterisini düzenleyen kişi, Burçak Evren’in de belirttiği gibi, Sigmund Weinberg değil, Henri’ydi.[6] Burada gösterilen filmlerin tamamı bir süre sonra aynı kişi tarafından Fevziye Kıraathanesi’nin bahçesinde de gösterilecekti.

Ekrem Talu’nun anlattıkları ve gazete ilanlarından anlaşıldığı üzere İstanbullular Henri’nin Sponeck’teki sinematograf gösterilerine büyük ilgi gösteriyorlardı: “Sinematograf ve sürekli yenileşen tabloları ile Sponeck salonu büyük rağbet görmektedir. Seyirciler canlı fotoğraf gösterilerini sevmekte, bilhassa Çarın Paris’e gelişi, Sen Nehri’ndeki gemiler, deniz banyosu ve saire görüntüler ilgiyle seyredilmektedir. Gösteriler akşam 5.30-8.30 ve 9.30’da.”[7] Bir başka ilanda da, yine aynı şekildi, gösterilerin yeni filmler ile devam etmekte olduğu ve akşam 5 ile 10 arasında yapılacağı, belirtiliyordu.[8]    

Gösterilen filmlerin tamamı Lumière Kardeşlerin dünyanın birçok yerine gönderdikleri kameramanlarının 1895-1896 yılları arasında çektikleri 1 ila 1,5 dakikalık filmlerinden oluşuyordu. Gösteriyi yapan da bir Fransız’dı. Ancak Henri’nin kullandığı projeksiyon makinesi Lumière Kardeşlerinki değil, rekabet halinde oldukları Amerikalı mucit Edison’un sinematografıydı (Vitascope). Henri’ye göre Edison’un sinematografı, Lumierelerinkinden çok daha iyiydi: “Fennin muvaffakiyeti akıllara hayret verecek mertebeyi geçti. Bu cümleden olarak fotoğrafa müteallik terakkiyat her gün bir bedîa izhar etmektedir. Erbabı fünûnun mesai-i mütemadiyyesi sayesinde ‘renkli fotoğraf’ ihtirâî cihanın hayretini celb ettiği halde ‘fotoğraf’ nasıl canlı oluyor? Bu anlaşılmaz bir muammadır! diyen Paris ahalisi en nihayet fotoğrafta cilveger olan asar-ı garibeyi bilmüşahede [görerek] ‘Canlı fotoğrafta olurmuş!’ demeye mecbur oldu. İş bu bedianın mucidi Fransa erbab-ı fünûndan meşhur fabrikatör Mösyö “Lumiyer”in mahdumudur. Mucit mumaileyh şu sebeple mahafil-i fenniyede büyük bir şeref ve şükrana mazhar olmuştur. Maahaza [bununla beraber] işbu ihtira mucidi tarafından nazargah-ı beşeriyete arz olunmadan, fiâl Amerikalılar buna muvaffak oldular, canlı fotoğrafa mahsus makinelerin en mükemmelini icat ettiler. Her ne kadar Avrupa’nın bazı fabrikaları Amerikalıları takliden bu makinelerden imal etmişler ise de, Amerikalılara yetişmek mümkün mü? İşte bizim ‘canlı fotoğraf’ımızın makinesi Amerika’nın en mükemmel makinelerindendir. Emsali görüldüğü vechile bu bedai fenniyeye mahsus makinenin taklitleri yek nazarda anlaşılır. Çünkü mukallitlerin tabloları tamimiyle harekât-ı hayatiyeyi taklit edemeyip malum olan Karagöz perdesinden farkı yoktur.”[9]

Fevziye Kıraathanesi’ndeki Gösteriler

Sponeck’teki sinematograf gösterileri yaklaşık iki ay süresince devam etti. Pera (Beyoğlu) azınlık ve gayrimüslim nüfusun çoğunlukta olduğu meskûn bir mahaldi. Dolayısıyla da sinematograf gösterilerine iştirak edenlerin çoğunluğunu bu kitle oluşturuyordu. Ancak perdeye akseden hareketli görüntüler, Türk ve Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu mahallerde de merak konusuydu. Buralarda yapılacak olan sinematograf gösterileriyle iyi bir kazanç elde edilebilirdi. Henri, Ramazan-ı şerifin başlamasını fırsat bilerek Şubat ayının ilk haftası itibariyle Sponek’teki sinematograf gösterilerini Şehzadebaşı’ndaki Fevziye Kıraathanesi’ne taşıdı. Burada yapacağı gösterileri Sabah gazetesine verdiği bir ilanla kamuoyuna duyurdu (28 Kânunusani 1312):

 

“CANLI FOTOĞRAF

Salon Fonoğrafı[10]

Şehzadebaşı’nda Fevziye Kıraathanesi’nde

Vâki Mahal-i Mahsusada Kâin

Sinevitograf Yahud Canlı Fotoğraf”

Henri, kendi imzasıyla yayımlanan ilanda sinematograf gösterilerini Şehzadebaşı’na niçin taşıdığı şöyle açıklıyordu:  “Şimdiye kadar Beyoğlu’nda İsponek [Sponeck] salonunda mevki-i teşhire vaz etmiş olduğumuz (canlı fotoğrafı), ahali-i kiramdan gördüğümüz rağbet fevkaladeye müsteniden ramazan-ı şerife mahsus olmak üzere Şehzadebaşı’nda kâin Fevziye Kıraathanesi bahçesindeki mahal-i mahsusa nakletmeye karar verdik. Binaen aleyh şehr-i mübarek mezkûrdaki ahali-i kiramın canlı fotoğrafımızı temaşa ile memnun kalacaklarını ve iş bu harikayı Avrupa ve Amerika’da görmüş olan zevatın Mösyö Lumiyer [Lumière] fotoğrafından daha mükemmel bulacaklarını memul ederiz.”

Ramazan-ı şerif kış ortasına geldiği halde söz konusu sinematograf gösterileri kıraathanenin içinde değil bahçesinde yapılacaktı. Ancak ilandan anlaşıldığına göre Henri, seyircilerin üşümemesi için her türlü önlemi almıştı: “Ahali-i kiramın teveccühat-ı âlilerine karşı celbi memnuniyetlerine ve soğuktan muhafazalarına sarf-ı mesaiden geri durulmayacaktır. Kumpanya Müdürü: Henri”

Gösterilen İlk Filmler

İlanda belirtildiğine göre Ramazan-ı şerifin süresince Fevziye Kıraathanesi’nin bahçesinde yapılacak sinematograf gösterilerinde toplam yirmi üç film gösterilecekti. Bu filmlerin tamamı Sponeck’te gösterilen ve sayıları peyderpey artırılanların toplamından oluşuyordu. Listenin birinci sırasında Ekrem Talu’nun büyük bir heyecanla izlediği ve Sponeck’te “Şimendifer” adıyla gösterilen “L’Arrivèê d’un train (Trenin Gara Girişi)” adlı film yer alıyordu. Şimendifer, Sponeck’te ve dolayısıyla da Türkiye’de gösterilen ilk filmdi. Listede “Şimendifer”’in ardından orijinal adlarını tespit edemediğimiz “Asker”, “Süratli Ressam” ve “Müthiş Bir Gece” adlı filmler geliyordu. Beşinci sırada ise sıradan bir gülüt (gag) olmanın aksine içinde kurgulanmış bir öykü barındıran “L’Arroseur arrose (Bahçıvanın Sulanışı)” filmi yer alıyordu. Sponeck’te “Bahçıvan” adıyla gösterilen film, bu özelliğiyle komedinin sinemadaki ilk örneğiydi. Tamamı Lumière yapımlarından oluşan listedeki diğer filmler ise şunlardı:

 

Konkordiya Meydanı (Place de la Concorde, 1895),

Opera Meydanı (Paris) (Place de l’Opèra a Paris, 1895),

Terruvil Sahilinde Bir Sabah (Bassin des Teuileries, 1896),

Sen Nehrinde Bir Vapur (Les bateaux mouches sur a Seine, 1896),

Deniz Hamamı (Bains en mer, 1896),

Zavallı İhtiyar,

Çar Hazretlerinin Paris’e Vürûdu (Tels que L’Arrivèê du Czar a Paris, 1896),

Petrolle Müteharrik (Hareket eden) Arabalar Müsabakası,

Şarlburg’da (Salzburg) Donanma Talimi,

Charli Herman,

Ustasından Usta (İlk Velespit Dersi) (Bicycliste, 1896),

İlân Yapıştırmak Yasaktır,

Genç Kız Mektebi,

Marsilya Rıhtımları (Marseille la Canebierè, 1896),

Altmış Saniyede On Şapka (Chapeaux a transformations, 1895),

Mis Vere (İngiliz Raksı Jig),

Leopolde Fregoli (Dans Serpenten, 1897)

Bir Parislinin Soyunması.

Fevziye Kıraathanesi’ndeki sinematograf gösterileri Ramazan ayından sonra da Odeon Tiyatrosu’nda devam etti. Beyoğlu’nda başlayan ve Şehzadebaşı’nda sürdürülen sinematograf gösterileri, halkın yoğun ilgisi sebebiyle, kısa bir süre sonra şehrin diğer semtlerinde de (Beyazıt, Sultanahmet, Kadıköy ve Bakırköy) yapılmaya başlandı. Halkın sinematografa olan ilgisi, yabancı sinematografçılar tarafından karşılıksız bırakılmadı. Jamin ve özellikle de Henri’nin açtığı yoldan ilerleyen İtalyan, İngiliz, Alman ve Avusturyalı kimi sinematografçılar gösteri yapmak üzere payitaht merkezine gelmeye başladılar.

Yabancı sinematografçıların birbiri ardına ülkeye gelmeleri, sinematograf gösterilerinin gördüğü ilgi ve Bulgaristan[11] başta olmak üzere bazı Balkan ülkelerinin siyasi amaçlarla sinemayı bir propaganda aracı olarak Osmanlı’ya karşı kullanmaları,  Babıâli’yi harekete geçirdi. Önce sinematograf ve sinematograflarda kullanılan dinamoların gümrüklerden geçirilmesi zorlaştırıldı. Ardından 29 Mart 1903 tarihinde bir sinema nizamnamesi yayımlanarak, sinematograf gösterme işi ruhsata tabi tutuldu ve ruhsat almanın şartları ağırlaştırıldı.[12] Babıâli’nin sinematograf konusundaki ihtiyatlı tavrı ve yaptığı hukuki düzenlemeler daha çok kâğıt üzerinde kaldı. Birçok sinemacı, ya sefaretleri ya da rüşvet aracılığıyla, Osmanlı’daki serüvenlerine devam ettiler.

Not: Bu yazı daha önce Atlas Tarih dergisinin Nisan-Mayıs 2012 tarihli 12. sayısında yayınlanmıştır. Yazarının izniyle yayınlanmaktadır.


[1] BOA. BEO. Dosya no: 799/59906, 13 Muharrem 1314.

[2] BOA. BEO. Dosya no: 843/63218, 18 Rebiyülâhir 1314.

[3] The Levant Herald, 12 Aralık 1896. 

[4] Ercüment Ekrem Talu, İstanbul’da İlk Sinema ve ilk Gramofon, Perde-Sahne, sayı: 7, 15 Teşrin (Ekim) 1943.

[5] a.g.e.

[6] Bkz. Burçak Evren, Sigmund Weinberg Türkiye’ye Sinemayı Getiren Adam, Milliyet Yay., İstanbul, 1995, s. 27-37.

[7] The Oriental Advertiser (Le Moniteur Oriental), 22 Ocak 1897.

[8] The Oriental Advertiser (Le Moniteur Oriental), 23 Ocak 1897.

[9] Sabah, 28 Kânunusani 1312 (9 Şubat 1897).

[10] İlanda belirtildiği üzere Fevziye Kıraathanesi’nin bahçesinde sinematograf gösterisinden başka bir de “fonograf” dinletisi yapılacaktı. Ercüment Ekrem Talu söz konusu yazısında “İlk gramofon – o vakit ki adı ile fonoğraf- da bize o tarihlerde gelmiştir. Benim ilk dinlediğim alet borusuzdu ve diyaframın üzerinden uzatılmış olup uçları kulaklara sokulan çifte lastik ile sedayı naklederdi. Plak yerine de balmumundan, hususi tarzda yapılmış üstüvâni kovanlar kullanılırdı. Bu kovanların bir iyiliği vardı. Yine hususi bir dispositif =tertip sayesinde kovanları silmek ve yeniden doldurmak kabildi. Bu suretle dinleyeceğiniz sazende veya hanendeyi davet eder, sevdiğiniz havalar ile bizzat kovan” doldurulabileceğini ifade eder. Ancak Fevziye Kıraathanesi’nde yapılacak olan dinleti bunlardan farklıdır ve Talu’nun ifade ettiği “kulaklığa” ihtiyaç yoktur: “En meşhur nagamât-ı musikıyyeyi tekrar eder, dinlemek için salonda bulunmak kâfidir. Kulağa lastik boru sokmak gibi müşkülatı yoktur” Dinleti programında Paris’te Opera Komik Tiyatrosu’nda (Opera-Comique of Paris) icra olunan “Karmen”, Ünlü Karakaş Efendi tarafından bir gazel, çiftetelli, Bogos Efendi’nin taksimi, Tanburi Ali Efendi’nin ‘Âşık oldum sana ey gonca dehen (yüz)’ adlı acem aşirân peşrevi, alaturka ve alafranga oyun havaları yer alıyordu. Sabah, 28 Kânunusani 1312.

[11] BOA. İ.HUS. Dosya No: 110/1321 B-075, 16 Receb 1321.

[12] BOA. Y.PRK. AZJ. Dosya No: 46/16, 29 Zilhicce 1320.