Turgut Özatay
Söyleşi 08 Ağustos 2015

"Hem filmcilik ilerliyor, hem de ben durmadan çalışıyorum. Bir tiyatro artisti nasıl tiyatro derslerine, ekzersizlere muhtaçsa sinema oyuncusu da durmadan ilerlemek zorundadır. Şimdi her şey ihtisas meselesi oldu. Ben vaktimi sadece mesleğime hasrediyorum."

Artist, 20 Ekim 1960*

 

İzmir'de “Yangın Var” adlı film gösteriliyor. İlk gece.. Filmin oyuncuları Turgut Özatay, Leylâ Sayar ve Ayhan Işık.. Ayhan, İzmir.e gitti. Şimdi, yeni âdet var, ilk defa ben yazayım: Bir film “prömiyeri”ne gitmek için filmin oyuncuları 1000-2000 lira alıyorlar. Ayhan, Turgut 1000 er lira aldılar. Muhterem Nur 2000 lira aldı Ankara'ya giderken.. İşte böyle “paralı” bir seyyahat modası çıktı şimdi.. Anadolu filmcileri de baş rolleri yapanlar sinemada hazır bulunmadan filmi göstermek istemiyor, bunu şart koşuyorlar:

 

Ya filmin baş artistleri gelir, ya da ben almam !

 

İşte böyle bir maceradan sonra geçen yıl “Yangın Var” gösteriliyordu. Film bitmişti. Ayhan Işık göğsünü kabartarak oturduğu yerde ayağa kalktı. Alkışlar yükseliyor, halk bağırıyor:

 

— Mevlânekapılı'yı da isteriz, Mevlânekapılı…

 

Halkın istediği artist Turgut Özatay'dı ve filmde diğerlerinden çok iyi oynamıştı: Ustelik menfi rol, “fena adam” rolü.. Bizim züppelerin dediği gibi “Bad-man” rolü.. Ama bu neden olmuştu? Filmin sevgili kahramanı, kızın sevgilisi dururken neden Turgut istenmişti? Çünkü Turgut bir eski tarz cıgara sarmasını öğrenmek için Tophane serserileri arasında bir hafta dolaşmış, oturup onların hayatlarını incelemişti. Eski tulumbacılığı tetkik etmişti, sadece suflörün sözlerini tekrarlamak, başını dikleştirip kasılmakla kalmamış, Mevlânekapılı bıçkını, külhanbeyi Amerikan artisti gibi değil, bir İstanbul çocuğu gibi oynamıştı. Aklı fikri Amerikan artistlerinde değildi, onların kötü bir kopyası da değildi.

 

Turgut Özatay, tam bir halk çocuğu, gösteriş, numara yapmıyor, “kesemiyor”, “atmıyor”, düpedüz, olduğu gibi görünüyor. “Yangın Var” filmini seyrettiğim zaman, eski İstanbulu çok iyi tanıyan biri sıfatıyla Turgut'un oyununa hayran kalmıştım. Tanışıp konuşmak imkânını bulunca bunu söyledim, utandı, mahçup oldu adetâ.. Tulumbacı reisi, şimdi utangaç, sakin, sessiz bir delikanlıydı.

 

Turgut Özatay Kadıköy'ünde oturuyor. İlk ayşecik filminde Muhterem Nur'la birlikte oynamıştı: Ayşeciğın babaşı ve annesi… Filmi yakınlardaki sinemalarda seyreden çocuklar evinin kapısını çalıp:

 

Ayşeciğin babası ne olur bize Ayşeciği göstersene? derlermiş.

 

Ayşecik” filminden, filmi yapan firma İstanbulda 1 milyondan fazla hasılat yaptığı halde ikinci Ayşecik “Şeytan Çekici”nde fiat bakımından Muhterem Nur ve Turgut Özatay ile anlaşamadı. 5 - 10 bin lira için baş artistlerden anne ve babayı başkalarına vermek zorunda kaldı.

 

Turgut Özatay ile cıgaraları yaktık demli çaylarımızı içerken sohbet koyulaştı. Ben ona sırayla sormuyorum, aklıma ne gelirse, tıpkı bir sohbet (söyleşi) gibi “lâflıyoruz”.. Turgut Özatay, dedim ya, tam halk çocuğu.. Hayatın bütün güçlüklerini yenerek adım adım yükselmiş. Bugün Türk filmciliğinin başta gelen baş isminden biri.. Üstelik iş ahlâkı, rol kudreti, mesleğini icradaki başarısı gelecek günler için büyük ümitler uyandırıyor. Eğer bu yıl bir film yarışması yapılsaydı, Turgut Özatay'ın sadece “Yangın Var” filmindeki kompozisyonundan dolayı en iyi artist armağanını alacağına eminim.

 

Erkek artistlerin içinde en uzun boylulardan.. Üstelik Helsinki (1952) olimpiyatlarına gitmiş bir atlet. 100 ve 200 metre koşuyor. Rekora yakın dereceleri var. Vücudu sırım gibi.. Lüks gazinoda kakao içen bir hanım evlâdı değil: iri elli, adaleli, hani filmlerde sahiden kavga olsa karşısında jön bırakmıyacak kadar kuvvetli, kendisini sıkmadığı halde, tabii haliyle bile sinema sempatisi olan bir artist.. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya'yı gezmiş, görmüş. Okul hayatında atletizm yapmış. 26 Aralık 1927 de İzmir'de doğmuş. İlk ve ortayı İzmir'de, liseyi Ankara'da okumuş. Pederi tütün eksperiymiş, şimdi emekli..

 

Turgut Özatay'ın fikir ve basın hayatı da var: Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir) ile “Kırıntı” ve “Mücadele” gazetelerini çıkarmışlar. Şefik adındaki arkadaşı da varmış bu işde. Yıl 1948-49 muş. İstanbula geldiği zaman nakliyat şireketlerinde çalışmış. “Şen İzmir” anbarında yıllarca emeği var. Bir gün Sumer (Küçük Emek) sinemasında konusu şirkte geçen bir filme gitmiş. Antrakta birisi yanına gelmiş:

 

Afedersiniz, Türk müsünüz? demiş.

 

Bu zat daha önce karısıyla almanca konuşuyormuş. Turgut:

 

Evet, deyince adam kendini tanıtmış:

 

Ben Şehir Tiyatrosundan Refik Kemal Arduman.. Bir filmin rejisörlüğünü yapıyorum. Oynar mısınız?

 

Turgut şaşırmış, fakat sonunda kabul etmiş. DENİZ FİLM firması adına Bülent Ufuk ve Şükran Süley'le “Kahraman Denizcileri”i çevirmiş. Dumlupınar denizaltına ait bir konu… Turgut işini bırakmamış, ama 15 gün için izin almış. Fakat film bitince KAREŞ FİLM firması “Yanık Efe” adlı kordelâda oynamasını teklif eder. Rejisör Semih Evin'dir. Tam bu filmi çevirirken üçüncü bir teklif daha çıkar: Dr. Alyanak ile Memduh Ün'ün kurduğu “Yaban Kız”da oynamak üzere angaje ederler. Bu filmdeki rol arkadaşı Nilgün Esen'dir. İlk iki filminde “iyi adam” tipini canlandırırken, Memduh Ün bu filmde ona “kötü adam” rolü verir. Böylece filmcilerin “menfi rol” dedikleri rollerde oynamaya başlar. Fakat aslında, “müspet rol”lerde oynayan menfi artistlerden çok daha müspet, olumlu, insan adamdır Turgut. Burasını unutmıyalım.. Çok tuhaf şey: filmlerde cömert, cesur, kuvvetli, iyi kapli, bilgili, ahlâklı roller yapan bir çokları aslında tam bunun tersi olabiliyor da, kötü adam rollerine çıkanlarla sohbete doyum olmuyor..

 

Turgut kardeşim, şimdi de biraz, beğendiğin filmlerinden bahsedelim. Oynadığın son filmler içinde hangilerini çok beğendin?

 

Valla, ağbi Lütfi Akad'ın yaptığı (firma İpekçiler, yâni FİTAŞ tır) “Yalnızlar Rıhtımı” çok güzel filmdi. Çolpan İlhan, Sadri Alışık Melâhat İçli, Tarık Tekçe ile oynadım. Kamera Yuvakim Filmeridis'ti. Bilirsin Güven Film sahibi Yuvakim çok az film çeker, çok ustadır. Bu film her bakımdan güzeldi. Senaryo, reji, oyun, ışık, kamera, montaj, müzik, her şey… Sonra gene Lütfi Akad'ın “Yangın Var”.. AS FİLM'in “Ayşecik”… Bunlar beğendiğim eserlerimdir..

 

Niçin ikinci Ayşecik filminde oynamadınız Muhterem Nur ile?

 

Ücret konusunda anlaşamadık. Ben ve Muhterem de…

 

Bugüne kadar kaç film çevirdin Turgut?

 

30 a yaklaştı. Fakat son yıllardaki filmlerimi daha çok beğeniyorum.

 

Neden?

 

Hem filmcilik ilerliyor, hem de ben durmadan çalışıyorum. Bir tiyatro artisti nasıl tiyatro derslerine, ekzersizlere mühtaçsa sinema oyuncusu da durmadan ilerlemek zorundadır. Şimdi her şey ihtisas meselesi oldu. Ben vaktimi sadece mesleğime hasrediyorum.

 

Gece hayatı, içki filân?

 

Tamamen uzağım. Beni geceleyin kimse göremez. Erkenden evime çekilirim. İnzivayı tercih ederim. Kitaplar ve ev… İçki, gece hayatı, lüks gazinolar, oteller, gösterişli muhitten hoşlanmıyorum. Ben halk çocuğu olarak doğdum, öyle kalacağım. Filmlerdeki rollerimi etüd etmek için vaktimi harcarım. Sadece okumakla yetinmem. Konunun geçtiği çevrelerde dolaşır, yaşar, gezerim. Oranın insanlarıyla tanışıp iç dünyalarını öğrenirim.

 

Ya evlenmek konusu?

 

Kısmetimiz çıkarsa..

 

Turgut, yakanda Beşiktaş Kulübü rozeti görüyorum. Çok seviyorsun galiba?

 

Evet, ağbi, çok..

 

Neye merak ediyorsun son senelerde? Hangi şey, mesleğin dışında bir “hoby” olarak bir “mani” olarak benimsersin? Koleksiyon filân?

 

Nüklear denemeler, foza araştırmaları benim çok merakımı çekiyor. Fezanın sosuzluğu benim için o kadar cazip bir konu ki.. Ne kadar yazı makale, kitap bulursam bu konuda koleksiyon yapıyorum. Sonra atletizme meraklıyım. Bu konuda da çok okuyorum.

 

Film rejisörü olarak kimleri beğenirsin?

 

John Ford, Hitchkock De Sica, Bunuel…

 

Artistlerden?

 

Anna Magnani, Marai Schell, Silvano Mangano, Eizabeth Taylor, Shelley Winters, Anthony Quin, Rock Hudson…

 

Filmlerden?

 

Sahne Işıkları, Mulen Ruj, Yanlış Numara...

 

Yerli filmlerin seviyesi nasıl yükselebilir?

 

Önce bir jüri teşkili şarttır. 200-300 kişilik büyük bir jüri.. Beş on kişilik komisyon değil.. Bu jüri filmleri derecelendirmeli. Birinci, ikinci, üçüncü sınıf diye.. Filmin derecesine göre, aynı sınıf sinemada gösterilmeli. Meselâ birinci derecedeki bir yerli film en iyi sinemalarda gösterilmek hakkına kazanmalı. Tabiî, sinemalara da yerli film geçmek mecburiyeti konmalı ki bu usul işlesin.. Meselâ, filmin yaptığı hasılatın yarısını, hattâ %60 ını filmci almalı. 52 haftada hiç olmazsa beş-on hafta yerli film gösterme mekburiyeti konmazsa ne yapsak boştur. Çünkü sinema salonu sayısı azdır: 500 tane.. Avrupa böyle yapıyor. Üstelik yabancı dilden kendi dillerine çevrilen, yâni dublaj yapılan filmler için, dublajı yaptıranlar yerli filmcilere vergi ödüyorlar. Milli bir film sanayinin gelişmesi için daha bir çok hususların yerine getirilmesi gerekir.

 

Meselâ?

 

Bol bol yabancı film yerine bol ham film getirmeliyiz. İyi yabancı filmleri ithal etmeli, kötülerine izin vermemeli. San'at değeri olmayan kordelâlara boşu boşuna milyonlarca döviz harcıyoruz. Sinemacılık, filmcilik İtalyan bütçesinde beşinci sıraya yükselmiştir. Film sayesinde devlet milyonlar kazanabilir. Sonra işi bir eğitim davası olarak ele emalı. Belediyeler iyi filmlerden az vergi almalı. Okullara tavsiye dilmeli iyi filmler, festivallere gönderilme hakkı verilmeli, yabancı pazar büyük önem taşıyor. Yabancı pazar olmadan filmcilik pek çok zorlukla ilerler. Memleketimizim realitelerini gösteren, yerli örf ve gelenekleri aksettiren filmler yapmak gerekir. Yabancı konuları taklit etmemiz bize bir şey kazandırmaz. Memleket için yarışmalar yapılmalı, filmcilik teşvik edilmeli. İyi film yapmak zor değil, asıl zorluk işletme davasıdır. Filmi çalıştırmak, işletmek.. Önce işletme davasını halletmek gerekir. Beyoğlunda gösterilmeyen film Anadoluda iş yapamıyor. Sinemacı 15.000 lira garanti isterim” diyor. Film bu kârı çıkarmazsa filmi parayı cebinden ekliyor.

 

İşletme işi bir büyük problem.. Sonra bugün film karaborsası var. Geçen yıl 160 a yakın film yapılmıştı, bu yıl 50 den aşağı.. Bir kutu 300 metrelik film, ham film 1300 lira.. Bunun, önüne geçmeli.. Milli Korunma Kanunu kalktı, şimdi daha serbestledi kara borsa.. Binlerce film işçisi bugün bekliyor. Piyasa durgun, işler az.. Eğitim ve öğretim davası olarak ele alınmazsa filmcilik olduğu yerde sayar. Film sadece kuru bir eğlence vasıtası değildir. Bütün dünya bugün bunun önemini biliyor. Hasılı devlet el atmazsa olmaz.

 

Sendika, kanun?

 

Şarttır. Kanunsuz, sendikasız sinema sanayii olmaz. Kapıcıların cemiyeti, demircilerin sendikası olur da filmcilerin olmaz mı?

 

Mesleğinden şikâyetlerin?

 

Garanti ve sigorta olmayışı.. Kenan Artun “Ateşten Damla”yı çevirirken ayağı kırıldı, 7-8 ay yattı. Eğer firma yardım etmeseydi topal olacaktı. Sigorta olsaydı en az 150.000 lita alacaktı. Koca Mızıka-i Hümayun'un öğretmeni, İhsan Aşkın yıllarsa filmciliğe emek vermişti. Cenazesinde 30 kişi yoktu. İlgisiz, kanunsuz bir meslek ilerlemez.

 

“Ayşeciğin Babası” boşuna takılmış bir isim değil.. Kadıköylü çocuklar haklı.. Gerçekten Turgut Özatay baba olacak adam, şefkatli adam.. O “Yangın Var”daki eli tesbihli, kulağı karanfilli tulumbacı kadar mert, “Ayşecik”teki baba kadar müşfik, en iyi filmlerdeki en iyi rollerdeki adamlardan daha olgun, anlayışlı, şair ruhlu bir atler… Filmciler, rejisörler niçin ona fena adam rolü verirler, bilmem ama, ben ona, gerçeğin aksi olan yazılarında iyi, hem de çok iyi adam rolünü, kendi gerçek hüviyetini vermezsem görevimi yapmamış olurdum. Gösterişten, riyadan, lüksten kaçan; mütevazı, kendi halinde çalışıp ilerliyen bu genç sinema yıldızını tanıdığım için gerçekten sevindim.

 

* Söyleşide yer alan yazım ve imla hataları metnin aslına sadık kalınarak aktarılmıştır.