İmkânsızlığın Getirdiği Yaratıcılık: Fantastik Türk Sineması -1-
Koray Sevindi - Makale August 12, 2015

Fantastik Türk sineması, Yeşilçam'ın üretim anlamında altın çağını yaşadığı ve dünyada en çok film üreten dördüncü ülke konumuna geldiği bir dönemde patlama yapar. 

 

Yeşilçam sineması, 1960 ve 1970'lerde yoğun olarak sinemanın sanatsal tarafından ziyade ticari yönüne odaklanarak gişe başarısını önceleyen popüler filmler üretir. Günümüzde de etkileri devam eden bu sinema, benzersiz olma kaygısı gütmeyen, yinelemelere dayanan ve melodramatik unsurlar barındıran senaryolara yaslanarak halkın duygularını etkin ve yoğun bir biçimde kullanır. Seyirciyle kolay bir şekilde iletişim kurarak onları sinema salonlarına çeker ve oldukça önemli bir endüstri oluşturur. Bülent Oran'ın da deyimiyle bu dönemde Yeşilçam'ı seyirci "doğurur" ve Yeşilçam halkın sineması olur.[1] “Ümmi” de olsa kendine özgü bir sinema ortaya koyan Yeşilçam, o dönemlerde "düşünen" aydın kesim tarafından üstten bakılan ve önemsenmeyen bir sinemadır. Bu sinema 1960’larda seyircinin talebine göre film ısmarlayan işletmeler, yeterli sermayesi olmayan ve kazandıklarını sinema dışında alanlara yatıran "tüccar" yapımcılar ve belirli bir sinema birikimi olmayıp gördüğü filmlerden işi öğrenen yönetmenler arasında oluşan bir üçgende gidip gelmeye başlar.[2] Film üretiminin birincil ekonomik kaynağı seyircilerdir ve bu durum yapılan işleri daha çok "seyirci filmi" olmaya zorlar. Bir süre sonra senaryo sıkıntısı çekmeye başlayan endüstri, eski filmleri yeniden çekmeye ve yabancı filmleri birebir uyarlamaya başlayacaktır.

 

Fantastik Türk sineması, Yeşilçam'ın üretim anlamında altın çağını yaşadığı ve dünyada en çok film üreten dördüncü ülke konumuna geldiği bir dönemde patlama yapar.[3] Türk sinema tarihinde çok yer almayan ve bahsedilmeye değer görülmeyen bu B-tipi "taklit" filmler, Yeşilçam gibi "değersiz" görülen bir sinemanın bile en alt kolunda değerlendirilir. Küçük, yeni ve sermayesiz şirketlerin elinden çıkan bu filmler, yıldız sisteminin tavan yaptığı bir dönemde yüksek ücret isteyen ve zamanı çok değerli olan oyuncularla çalışamayınca kendi yıldızlarını üretir.[4] Büyük şirketlerin burun kıvırdığı fantastik filmler, bütçesiz ve amatör olmaya mecbur kalarak kötü dekorlarla, kostümlerle ve oyunculuklarla var olmaya çalışır. Bu halleriyle üretildikleri dönemde halk tarafından ilgiyle izlenir ve günümüzde de dünya sinema tarihinin en ilgi çekici kült filmleri arasında kabul edilirler. Kimi zaman bin bir gece masalları tarzındaki kostümlü maceralara, kimi zaman Amerikan filmlerinin çeşitli taklitlerine ve maskeli süper kahraman filmlerine öykünen fantastik Türk sineması, kimi zamansa hepsinin yer aldığı melez filmler üretir.[5] İmkânsızlığın ve parasızlığın getirdiği yaratıcılığın ön plana çıktığı bu filmlerin ilk örneklerinin -Türk sinemasının gelişim süreci dikkate alındığında- oldukça erken bir dönemde ortaya çıkması ise şaşırtıcıdır.[6]

 

Türün İlk Örnekleri ve Drakula İstanbul’da Filmi

 

Nijat Özön'ün Tiyatrocular Dönemi olarak adlandırdığı 1922-1939 yılları arasında Türk sinemasının "tek adam"ı Muhsin Ertuğrul'dur. "Tiyatro kokusu sinmiş" sinema filmleri yapılan bu dönemde gerçek anlamda bir sinema duygusu yakalanamaz ve sadece 20 adet film üretilir.[7] Türk sinemasının daha sonraki dönemlerine de yansıyan bu teatral film anlayışı uzun yıllar sürecek bazı "olumsuz" alışkanlıklara sebep olur. 1939-1950 yılları arasındaki Geçiş Dönemi'nde yeni yönetmenler üretim yapmaya başlar ve 1950'lerde hüküm sürmeye başlayan Sinemacılar Dönemi'nin temelleri atılır. Geçiş Dönemi’nin önemli isimlerinden olan Turgut Demirağ da bu dönemde film üretimlerine başlamıştır. ABD'de sinema eğitimi alan Demirağ, Türkiye'de sinemanın yeni yeni geliştiği yıllarda oldukça önemli adımlar atan bir sinemacı olarak dikkat çeker.[8]

 

1952 yılına gelindiğinde Demirağ bir Dracula uyarlaması çekmeye karar verir ve yapımcı koltuğuna oturarak Drakula İstanbul'da (1953) filminin ortaya çıkmasını sağlar. Yönetmenliğini Mehmet Muhtar'ın yaptığı film ‘Sinemacılar Dönemi’nin miladı kabul edilen Kanun Namına’nın (1952) çekildiği bir dönemde ortaya çıkmasına rağmen oldukça başarılı bir deneme olarak göze çarpar. Avukat Azmi'nin Kont Drakula'yla mücadelesini anlatan filmde -sarımsak ve kazık detayları kullanılsa da- Bram Stoker'ın romanındaki Hıristiyanlık öğretileri yer almaz ve bazı detaylar yerlileştirilir. Zaten filmin uyarlandığı eser de romandan esinlenilerek yazılmış olan Ali Rıza Seyfi’nin Kazıklı Voyvoda adlı kitabıdır. Bazı senaryo hataları olsa da özellikle filmin atmosferi dönemin şartlarına göre oldukça başarılıdır. Üstelik film ekibindekilerin orijinal Dracula (1931) filmini seyretmeden böyle bir atmosfer ortaya koyması ve dekor tasarımı yapması ayrıca takdir edilmesi gereken bir başarıdır.[9]

 

1950’lerin başında henüz sinema estetiğine sahip filmlerin yeni yeni ortaya çıktığı bir dönemde yapılan birkaç film daha göze çarpar. Orhan Atadeniz’in yönetmenliğinde çekilen Tarzan İstanbul’da (1952) Batı’dan uyarlanan ilk kahraman filmlerinden biridir. Üçte biri Belgrad Ormanları'nda çekilen filmin üçte ikisi ise W. S. Van Dyke'ın yönetmenliğinde çekilen Amerikan filmi Tarzan the Ape Man (1932) filminden alınmıştır.[10] "Araklama filmler"in ilk örneklerinden olan ve fantastik Türk sinemasının kilometre taşlarından Yılmaz Atadeniz’in de katkılar yaptığı bu filmin ardından Lütfi Akad’ın Görünmeyen Adam İstanbul’da (1955) gelir. James Whale'in The Invisible Man (1933) filminden yola çıkan film gişede çok da başarılı olmaz fakat Lütfi Akad'ın o dönemde böyle bir girişimde bulunma cesareti göstermesi oldukça önemlidir. Aynı yıl çekilen Uçan Daireler İstanbul’da (1955) ise 1950’lerde özellikle Hollywood'da görülen "uzay filmleri modası"nın Türkiye’deki bir yansımasıdır. Uçan daireler ile ilgili haber yapmak isteyen iki gazetecinin hikâyesini anlatan film, bir "bilimkurgu" olsa da -o dönemde çekilen hemen her filmde olduğu gibi- dansözlerden vazgeçemez ve bir dansöz sahnesiyle başlar. Komedi unsurlarının daha ağır bastığı film, iyi niyetli bir deneme olmaktan öteye geçemez.

 

1960'ların Sinema Ortamı ve Yılmaz Atadeniz'in Sahneye Çıkması

 

1960'larda altın çağını yaşayan Türk sineması film sayısı anlamında önemli rakamlara ulaşsa da nitelik açısından benzer bir patlamayı gösteremez. Hızlı ve özensiz film üretimi altyapısız büyüyen bir endüstri oluşturur ve hem stüdyolar, hem film ekibi hem de sinema salonları açısından çok yönlü bir tıkanıklığa düşülür. Yılda ancak elli civarında film yapmaya elverişli imkânlarla iki yüzden fazla film üretilince sinema için zararlı yöntemlerin uygulamaya konulması kaçınılmazdır. Yabancı filmlerin "yağmalanması" artar, "iç içe film çevirme"ye başvurulur ve yıldız sisteminin çok büyük boyutlara ulaşması sebebiyle maliyetlerin çoğu yıldız oyunculara verilir. 1967'de renkli filme geçilmesi de maliyetleri iki katına çıkaran bir faktördür ve film yapmak daha da zorlaşır. Bu durum yapımcıların işletmelere avans vermeye başlamasına ve böylece filmlerde daha çok söz sahibi olmalarına sebep olur. Bonolar üzerine kurulan bir sermaye düzeni ve tefeciliğe dayanan yatırım anlayışı zaten sağlıksız ilerleyen endüstriyi daha da sıkıntılı bir konuma getirir.[11] Kontrolsüz büyüyen endüstri bir süre sonra –televizyonun da evlere girmesiyle birlikte- kendi kendini yok etmeye başlayacaktır.

 

1960'lı yıllarda özellikle İtalya'dan gelen film yapımcıları ucuz maliyet ve mekân çeşitliliği sebebiyle film çekimlerinde Türkiye'yi tercih etmeye başlar. Umberto Lenzi'nin 1966 yapımı Kriminal filmi de bu yapımlardan biridir ve filmin bir kısmı İstanbul’da çekilir. Çekimlerde İtalyan ekiple çözüm ortaklığı yapan Türk yapımcılar çekimlerin ardından cesaretlenerek art arda çeşitli fantastik film örnekleri ortaya çıkarmaya başlar. Cevat Okçugil'in Örümcek Adam (1966) filminde bilinen kırmızı-mavi kıyafetinin dışına siyah giyinmiş bir Örümcek Adam karakteri vardır. Daha sonra Şinasi Özonuk yönetmenliğinde bir Flash Gordon uyarlaması olan Baytekin Fezada Çarpışanlar (1967) ve içinde bir Batman uyarlaması barındıran Fantoma İstanbul'da Buluşalım (1967) filmleri çekilir ama asıl büyük etkiyi Yılmaz Atadeniz’in Killing uyarlamaları yapacaktır.

 

Kriminal filminin setinde bizzat bulunan Yılmaz Atadeniz filmin çekim şartları ile yapım aşamalarını gözlemleme imkânı bulur. Yaşadığı bu tecrübe onu da benzer bir film yapmak için cesaretlendirir. O dönem İtalya'da ortaya çıkan ve çok da popüler olmayan Killing çizgi romanını "Kilink" olarak sinemaya uyarlamaya karar verir. Kısa bir zamanda çekilen ve vizyona sokulan Kilink İstanbul'da (1967) büyük ilgi görünce Atadeniz tarafından Kilink Uçan Adama Karşı (1967) ve Kilink Soy ve Öldür (1967) adında iki devam filmi daha çekilir.[12] Batı'da çok fazla bilinmeyen Killing (ya da buradaki adıyla Kilink) Türkiye'de önemli bir hayran kitlesi kazanınca diğer yapımevleri de bu seriyi devam ettirir. Aralarında Aram Gülyüz'ün Dişi Kilink (1967) ve Nuri Akıncı’nın Kilink Frankeştayn ve Dr. No'ya Karşı (1967) filmlerinin de olduğu pek çok Kilink filmi çekilir. Böylece Atadeniz'in Kilink serisiyle hız kazandırdığı fantastik filmler furyası süper kahramanlarla birlikte önlenemez yükselişine devam edecektir.

 

 


[1] Süleyman Murat Dinçer, Türk Sineması Üzerine Düşünceler (Ankara: Doruk Yayınları, 1996), s. 277-291.

[2] Engin Ayça, “Türk Sinemasının Kimliği”, Videosinema Dergisi 9, (1985): 82.

[3] Türkiye 1966 yılında 229 filmle en çok film üreten dördüncü ülke olmuştur. İlk üç sırayı Japonya (442), Hindistan (332) ve Hong Kong (300) oluşturur (Nijat Özön, "Türk Sineması", Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi (İstanbul: İletişim Yayınları, 1983), c. 7, s. 1889.).

[4] Örneğin İrfan Atasoy, Yılmaz Atadeniz'in filmleriyle oyunculuğa başlayan ve o şekilde ünlenen bir oyuncudur.

[5] Pete Tombs, Fantastik Filmler: Uzakdoğu’dan Güney Amerika’ya (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2004), s. 172-173.

[6] Bu çalışmada fantastik Türk sinemasına dâhil edilen filmler belli başlıklar altında incelenmiş ve 90’lı yıllara kadar olan dönemde yapılan ve bilinen film örnekleri üzerinde durulmuştur.

[7] Nijat Özön, Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları (Ankara: Kitle Yayınları, 1995), c. I, s. 48.

[8] Örneğin 1947 yılında yapımına başlanan ve dört yılda tamamlanan Türkiye'nin ilk animasyon filmi Evvel Zaman İçinde (1951) onun eseridir. Film tamamlandıktan sonra 35 mm formata basılması için ABD'ye gönderilir fakat bir süre sonra ortadan kaybolur. Turgut Demirağ ABD mahkemelerinde açtığı davayı kazanır ve laboratuvar suçlu bulunarak tazminat ödemeye mahkûm edilir. Travmaya neden olan bu kayıptan sonra Türk sinemasında önemli bir yer elde edebilecek olan animasyon filmlerin üretimi durur.

[9] Filmde Kont Drakula karakterini canlandıran Atıf Kaptan için sivri dişler kullanılır. Bu dişler o güne kadar çekilen vampir filmlerinde ilk kez gösterilmiştir. Böylece vampirle sivri dişlerin özdeşleşmesindeki ilk adım bu filmle atılmış olur (Giovanni Scognamillo ve Metin Demirhan, Fantastik Türk Sineması (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2005), s. 67.).

[10] Scognamillo ve Demirhan, s. 178.

[11] Özön, “Türk Sineması”, s. 1889-1890.

[12] Aslında Yılmaz Atadeniz Kilink İstanbul’da ve Kilink Uçan Adam’a Karşı filmlerini aynı anda çektiğini söyler fakat Kilink İstanbul’da filmi daha önce vizyona girmiştir.