İmkânsızlığın Getirdiği Yaratıcılık: Fantastik Türk Sineması -2-
Koray Sevindi - Makale 16 Ağustos 2015

William Friedkin’in çektiği orijinal filmdekinden farklı olarak Metin Erksan'ın Şeytan'ında (1974) papaz karakterine karşılık imam yer alır, İncil yerine de Kuran okunur. Şeytanı kovmak için de orijinal versiyondaki kutsal su yerine zemzem suyu tercih edilir.

 

Süper Kahramanlar İş Başında

 

Kilink'le birlikte hız kazanan çizgi roman uyarlama furyası İtalyan çizgi romanlarından sonra Süpermen'in başı çektiği Amerikan çizgi romanlarına da yayılır. İlk olarak Kilink Uçan Adama Karşı (1967) filmindeki Uçan Adam karakteriyle ortaya çıkan Süpermen, 1969'da Kayahan Arıkan'ın Fantoma Süpermen'e Karşı filminde fantastik Türk sinemasına orijinal adıyla adım atar. Tıpkı Örümcek Adam gibi kıyafet anlamında orijinalinden biraz ayrılan karakter ek olarak bir de maske takar. Daha sonra teknik imkânsızlıkların da getirisiyle uçma yeteneğini çok fazla gösteremeyen Süpermen biraz evrilerek Süper Adam adıyla arada uçmaya çalışan ama daha çok yerde savaşan ve gücüyle ön plana çıkan bir karaktere dönüşür. Yavuz Yalınkılıç'ın Süper Adam İstanbul'da (1972) filminde “sadece kötülere karşı” uçtuğunu söyleyen ve uçakla seyahat eden bir Süpermen vardır. Cavit Yürüklü'nün Süper Adam (1971), Süper Adam Kadınlar Arasında (1972) ve Çılgın Kız ve Üç Süper Adam (1973) filmlerinde de düşmanlarıyla daha çok yerde savaşan Süpermen bu filmlerden sonra uzun bir süre ortalarda gözükmez. Richard Donner'in yönetmenliğinde çekilen ve Christopher Reeve'in Süpermen rolüyle yıldızlaştığı 1978 yapımı Superman filminin ardından ise tekrar gündeme gelir. Kunt Tulgar -bu filmin başarısından da faydalanmak için- neredeyse sıfır bütçe ve imkânla Süpermen Dönüyor (1979) adında bir film çeker. Kıyafet olarak orijinal filmdeki karakter aynen kopyalanır ve filmde Süpermen İstanbul semalarında imkânlar yettiği ölçüde uçarken gösterilir. Film dantele sarılan kriptonit taşı, Süpermen’in geleneksel aile ortamı, babasının elini öpmesi gibi pek çok yerli detay içerir. Ardından gelen iki Süpermen filmi ise İtalyan ortak yapımlarıdır. Türker İnanoğlu'nun yapımcılığında Italo Martinenghi'nin yönetmenliğinde çekilen Süpermenler (1979) filminde Cüneyt Arkın da üç Süpermen karakterinden biri olarak filmde yer alır.[1] Italo Martinenghi daha sonra bir kez daha bir Süpermen filmi çekmek için Türkiye'ye gelir ve ortaya Üç Süpermen Olimpiyatlarda (1984) filmi çıkar. Gerek senaryo anlamında gerekse çekim kalitesi anlamında oldukça zayıf kalan ve pek çok sahnesi önceki Süpermen filmlerinden hazır alınan film, fantastik Türk sinemasında büyük bir hayal kırıklığı olarak yerini alır.

 

Süpermen haricindeki birkaç süper kahraman da -bazıları Türkçeleştirilerek- fantastik filmler furyasına dâhil olur. Süpermen’in "Süper Adam" olarak ve Killing’in "Kilink" olarak değiştirilmesi başka kahramanlar için de uygulanır. Yılmaz Atadeniz’in 1969’da yaptığı iki Zorro filmi Zorro Kamçılı Süvari ve Zorro’nun İntikamı adıyla çıkarken Feridun Kete’nin aynı yıl yaptığı iki filmde Zorro "Zoro" adıyla yer alır: Zoro’nun Kara Kamçısı ve Zoro Dişi Fantoma’ya Karşı. Benzer bir Türkçeleştirme de Günay Kosova’nın Yarasa Adam (1973) filminde vardır. Batman karakteri bu filmde "Bedmen"dir. Filmin jeneriğinde de bu şekilde kullanılan isim bazı afişlerde "Betmen" olarak, bazılarında da "Uçan Adam Bedmen" olarak geçer. Tunç Başaran Demir Yumruk Devler Geliyor (1970) filminde Kızıl Maske, Süpermen ve Batman karışımı bir kıyafet giyen ama aslında süper kahraman olmayan bir Demir Yumruk karakteri yaratır. Bunun yanında Kaptan Amerika'dan esinlenilerek Binbaşı Tayfun (1968), Flash'tan esinlenilerek de Şimşek Hafiye (1970) gibi filmler üretilir. Benzer bir şekilde İtalyan çizgi romanı Zagor da dünyada ilk ve tek olarak Türkiye'de sinemaya Mehmet Aslan’ın Zagor (1970) filmiyle aktarılmıştır.[2]

 

Fantastik Türk sinemasındaki süper kahraman filmlerinin en önemlilerinden biri de hiç kuşkusuz Fikret Uçak’ın yönetmenliğinde çekilen Üç Dev Adam’dır (1973). Yurt dışında da önemli bir şöhreti olan bu filmde Kaptan Amerika ve Santo karakterleri Örümcek Adam ve çetesine karşı mücadele eder. Örümcek Adam’ın -ilk ve son kez- kötü adam olarak resmedildiği film aksiyon sahneleriyle ve senaryosuyla diğer örneklere oranla daha “film” gibidir. Filmde yer alan sadistik ve kanlı sahneler 70’lerde çokça üretilen B-tipi Amerikan "trash" filmlerinin de ruhunu taşır. Bu filmlerde süper kahramanların kötülerle savaşma yöntemi ve kullandıkları güç oldukça benzerdir. Filmde esinlenilen karaktere yönelik bazı detaylara yer verilse de genellikle değişen sadece kıyafet ve kahramanın ismidir. Zaten o dönemin şartlarında süper kahramanları birebir sinemaya yansıtmak Hollywood'da bile oldukça zordur ama Yeşilçam sineması buna cesaret etmiştir.

 

60’larda İtalya’dan gelen sinema rüzgârı sadece çizgi romanlarla sınırlı kalmaz. Sergio Leone’nin başını çektiği spagetti western türü bütün dünyayı olduğu gibi Türkiye’yi de etkilemiştir. Zaten Amerikan westernlerine alışkın olan izleyici spagetti westernlerin “aykırı” tarzıyla karşılaşınca “kovboy filmleri”ne daha bir tutkuyla bağlanır ve bu durum Türkiye’deki yapımcıların gözünden kaçmaz. Cüneyt Arkın'ın Ringo Kid rolüyle ortaya çıktığı Kanunsuz Kahraman (1967) filminin öncülüğünde başlayan Türk westernleri, Yılmaz Atadeniz’in Maskeli Beşler (1968) ve Maskeli Beşlerin Dönüşü (1968) filmleri ile önemli bir ivme kazanır. Asıl büyük etkiyi ise -Atadeniz’in bir dönem asistanlığını da yapan- fantastik Türk sinemasının önemli isimlerinden Çetin İnanç'ın Çeko (1970) filmi yapar. Çeko’nun rüzgârıyla birlikte ertesi yıl çekilen 271 filmin 30'u western türünde çekilir ve western 70’lerin Türk sinemasında oldukça önemli bir konuma gelir.[3] İmkânsızlıktan dolayı pek çok film kovboy şapkası yerine fötr şapkayla ya da at bulunamadığı için atsız çekilir. Yeşilçam, kostümlü süper kahraman filmlerinde gösterdiği cesareti western filmlerini uyarlarken de göstermekten çekinmez.    

 

Tarihi Kostüme Avantür Filmleri Furyası

 

Tarihi kostüme avantür sineması -ilk örneklerine 50'lerde rastlansa da- Yeşilçam'ın zirve yaptığı 60'larda ve 70'lerde vazgeçilmez bir tür olarak yerini almıştır. Türk destanlarına yaslanan ve Türk milliyetçiliğini yeniden inşa eden bu filmler o dönemde yoğun bir talep görmüş ve günümüzde bile sahip olduğu ilgiyi kaybetmemiştir. Dönemin siyasi ve sosyo-kültürel ortamının da getirisiyle yükselen bir değer olarak ortaya çıkan bu filmler içerdiği melodramatik unsurların da etkisiyle izleyiciye bir çeşit ruhsal boşalım yaşatır ve "afyon" etkisi gösterir. Özellikle gençlerin daha çok ilgi gösterdiği bu sinema 70'lerde oldukça zor günler geçiren Türk sinemasına erotik-güldürü filmlerle birlikte can simidi vazifesi görür.

 

Temelde klişelerden beslense de özellikle sahip olduğu yerel unsurlarla özgün bir tür oluşturmayı başaran tarihi kostüme avantür sinemasının referans aldığı tarih gerçek bir tarihe dayandırılmaz. Milliyetçi bir kahraman figürü Bizanslı, Vikingli, Çinli ya da herhangi bir "Türk düşmanı"yla savaşır. İyi-kötü çatışması belirgin bir şekilde çizilir ve bunun sebepleri çok fazla sorgulanmaz. Kötü adam "saf" kötüdür ve izleyiciye doğrudan hedef gösterilir. İyi adam ise her şekilde kazanmayı hak eden, düşmanını ortadan kaldıran ve "ideal" olandır. Kadınların konumu da filmlerde belirgindir. İyi olan kadın kötü güçler tarafından hedef konumundadır ve kahramanın kanatları altında güvendedir. Kötü olansa daha vamp ve erotik bir şekilde resmedilen, kötüleri yenmek için zaaflarından yararlanılan ve kullanılan bir figür olarak gösterilir.       

 

Suat Yalaz'ın kendi eseri olan Karaoğlan çizgi romanını sinemaya uyarlamasıyla başlayan bu furya pek çok devam filmiyle ve yeni kahramanlarla sürdürülür. Suat Yalaz'ın yazıp yönettiği Karaoğlan: Altay'dan Gelen Yiğit (1965) filmi ilk örnek olarak dikkat çeker ve ardından aralarında Baybora'nın Oğlu Karaoğlan (1966) ile Camoka'nın İntikamı Karaoğlan (1966) filmlerinin de olduğu altı film çekilir. Ağırlıklı olarak Cüneyt Arkın'ın hayat verdiği Malkoçoğlu, Kara Murat ve Battal Gazi serileriyle devam eden bu süreçte yurt dışında da önemli bir üne sahip olan Tarkan serisinin ayrı bir önemi vardır. Tarkan Gümüş Eyer (1970), Tarkan Viking Kanı (1971) ve Tarkan Altın Madalyon (1972) filmlerinin başı çektiği bu seri Türklük kavramını çok daha fazla ve belirgin olarak ortaya attığı için o dönemin şartlarında hem izleyici tarafından ilgiyle karşılanmış hem de bazı kesimler için bir bakıma misyon filmler serisi olmuştur.

 

Yerli Unsurlarla Yoğrulan Korku Filmi Denemeleri

 

Seyircinin birincil unsur olduğu Yeşilçam’da korku sineması 2000'li yıllara kadar pek alıcı bulamadığı için yapımcılar tarafından dışlanır. Bu ilgisizliğin çeşitli sebepleri varsa da korkunun Türk kültüründe ve İslamiyet’in kaderci anlayışında çok fazla yerinin olmaması başat nedenler arasında sayılabilir. Gerek Amerika ve Avrupa’da gerekse Uzakdoğu’da önemli bir tür olan korku sineması daha çok dini göndermelerin işlendiği bir altyapıdan yola çıkar. Batı’daki korku filmleri Hıristiyanlık öğretisini çokça kullanır ve ölüm olgusunu ortaya çıkaran bir korku edebiyatı geleneğinden beslenir. Kendisi özgün bir şeyler üretmek yerine ithal etmeyi tercih eden Yeşilçam sineması da Batı edebiyatından beslenen bazı filmleri -yerel unsurlar ekleyerek- uyarlar fakat bu filmler beklenen ilgiyi çok fazla görmez.

 

Pek çok kaynakta ilk Türk korku filmi olarak Drakula İstanbul’da (1953) geçse de aslında ilk korku filmi denemesi Aydın Arakon’un Çığlık (1949) filmidir. Fantastik unsurlardan ziyade daha gerçek bir hikâyeye dayanan film, dayısı tarafından miras meselesi sebebiyle çıldırtılmaya çalışılan bir kızın öyküsünü ele alır.[4] Günümüze herhangi bir kopyası ulaşamayan film belki de bu sebeple gözlerden uzak kalmıştır. Drakula İstanbul'da ve daha çok bilimkurgu-gerilim türü bir film olan Görünmeyen Adam İstanbul'da (1955) filmleri haricinde 70'lere kadar -bazı filmlerdeki sadistik ve kanlı sahneler sayılmazsa- türe yönelik önemli bir örnek görülmez. 1970 yılına gelindiğinde ise bir malikâneyi her ayın aynı günü ziyaret eden bir hortlağı ele alan Ölüler Konuşmaz ki (1970) filmi ortaya çıkar. Yavuz Yalınkılıç'ın filmi Kuran'dan ayetlerin okunduğu ve İslami yöntemlerle filmdeki hortlağın bertaraf edilmeye çalışıldığı önemli bir deneme olsa da seyirciden beklenen ilgiyi görmez. Ardından Amerikan uyarlaması büyük bir etki uyandırdığı için Türkiye'de de çekilen Metin Erksan'ın Şeytan (1974) filmi gelir. William Friedkin’in çektiği orijinal filmde yer alan papaz karakterine karşılık Metin Erksan’ın Türk versiyonunda imam karakteri kullanılır ve filmde İncil yerine Kuran okunur. Şeytanı kovmak içinse orijinal versiyondaki kutsal su yerine zemzem suyu tercih edilir. Orijinal metnin ve senaryonun bir Batılı altyapısıyla oluşturulması ve filmin Hıristiyanlık öğretisinden beslenmesi Türk versiyonunda yapılan değişikliklerin biraz yapıştırma unsurlar gibi durmasına sebep olur. Biraz da bu nedenle film Türkiye’de izleyiciyi pek yakalayamaz ve ilgi beklenenden az olur. Bu tarihten sonra Kutluğ Ataman'ın dolaylı da olsa bir vampir hikâyesi anlattığı Karanlık Sular (1993) filmine kadar Türkiye’de korku sineması büyük ölçüde rafa kaldırılır.

 

Televizyonun Ortaya Çıkması ve Masal Filmleri

 

Televizyonun yaygınlaşması 1970'lerin sinema ortamını etkileyen önemli bir unsurdur. Türkiye'de ilk kez 31 Ocak 1968'de TRT tarafından Ankara'da başlatılan TV yayını 70’lerde yaygınlaşır ve hemen her ülkede olduğu gibi Türkiye'de de sinema seyirci sayısında önemli bir azalmaya yol açar. Televizyon, hem radyonun haber verme işlevini üstlendiği için hem de aileye topluca ve günde birden fazla film izleme şansı sağladığı için daha ekonomik bir araçtır. Evden çıkmayı gerektirmemesi ve dönemin gerginleşen siyasi ortamı düşünüldüğünde daha "güvenli" bir ortam sunması da seyirci için televizyonu bir tercih sebebi yapmıştır. Böylece ağırlıklı izleyicisi kadınlar ve çocuklar olan sinema, hedef değiştirerek göç sebebiyle kentlere gelen, evinden ve işinden ayrı düşmüş erkeklere yönelik cinsel içerikli güldürü filmleri ve arabesk filmler üretmeye başlar. Fantastik Türk sinemasında da görülen bu etkiyle birlikte filmlere "tehlikeli" kadın karakterler dâhil edilerek çıplaklık içeren sahneler eklenir. Televizyon sinema sektörüne bu yönüyle zarar vermeye başlarken diğer yandan da hem film gösteren hem de film üreten yeni bir pazar oluşmasını sağlar. Televizyonda yayınlanan dizilerin etkisiyle Turist Ömer Uzay Yolunda (1973), Tatlı Cadının Maceraları (1975), Minik Cadı (1975) tarzında filmler üretilir.[5]

 

70'li yıllarda masal uyarlamaları da önemli bir etki yapar. Bu filmlerin ilk örnekleri 40'lı yıllara kadar dayansa da 70'li yıllara gelene kadar çok fazla bir üretim olmaz. 1950’lerin başında üretilen pek çok “masalsı” filmde fantastik unsurlar kullanılır. Örneğin 1953 yapımı Balıkçı Güzeli filminde devasa bir örümcek, Uç Baba Torik filminde de uçan bir halı vardır. Cilalı İbo serisinden Mehmet Dinler'in Cilalı İbo ve Kırk Haramiler (1964) ve Keloğlan'ı Öztürk Serengil'in canlandırdığı Keloğlan (1965) 60'ların iki önemli masal filmi olarak dikkat çeker. Masal filmlerinin üretim anlamında zirve yaptığı dönem ise 70'lerin başıdır. Ertem Göreç'in dekorlarıyla ve oyuncu kadrosuyla dikkat çeken ve Altın Portakal Film Festivali’nden ödülle dönen Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’in (1970 ardından 1971 yılında peş peşe filmler vizyona girmeye başlar: Ali Baba ve Kırk Haramiler, Alaaddin'in Lambası, Binbir Gece Masalları, Altın Prens Devler Ülkesinde, Külkedisi, Sinderella, Keloğlan, Bir Varmış Bir Yokmuş, Şehzade Sinbad, Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde... Yoğun bir şekilde artış gösteren masal filmleri furyası birkaç sene sonra birden kesilir. İlerleyen yıllarda birkaç örnekle daha devam etse de eski gücünü kaybeder.    

 

Son "Başyapıt": Dünyayı Kurtaran Adam

 

Bilimkurgu, sahip olduğu teknik zorlukların da getirisiyle Türk sinemasında çok fazla karşılık bulamaz. 50'lerde çekilen Görünmeyen Adam İstanbul'da ve Uçan Daireler İstanbul'da filmleri dönemine göre iddialı denemeler olarak göze çarpsa da çok fazla ticari başarı elde edemez. 1960'larda ve 1970'lerde birkaç süper kahraman filminde ve birkaç erotik-komedi filminde bilimkurgu unsurları kullanılır. Örneğin Yılmaz Atadeniz’in Yılmayan Şeytan (1972) ve sonraki sene Cavit Yürüklü tarafından çekilen Çılgın Kız ve Üç Süper Adam (1973) filminde birbirlerine büyük oranda benzeyen iki ayrı robot vardır.[6] Cüneyt Arkın’ın başrolünde olduğu ve ıslık çalınca sahibine gelen bir arabanın yer aldığı Deli Yusuf (1975) filmi de dönemin fantastik filmleri içinde özel bir yere sahiptir. 80'lerde yer alan ve Steven Spielberg'ün E.T. (1982) filminin etkisiyle ortaya çıkan -ve neredeyse birebir kopyası olan- Badi (1983) ise Türk sinemasında çok karşılaşılmayan “uzaylı” figürünün yerli bir temsilcisini barındırır. Orijinaliyle neredeyse aynı anda vizyona giren film, çok önemli bir yapım ekibinin elinden çıkmasına rağmen bir taklitten öteye geçemez ve seyirci tarafından da çok fazla tutulmaz. Müjdat Gezen'in vizyona girmeyen uzaylı filmi Homoti (1987) ise Badi’nin yolundan giden ve türün tutkunları haricinde pek fazla kişiye ulaşamayan yetersiz bir denemedir. Yeşilçam sinemasının bilimkurgu “başyapıtı” ise hiç kuşkusuz Çetin İnanç'ın Dünyayı Kurtaran Adam (1982) filmidir.

 

Dünyayı Kurtaran Adam dünya çapında üne ulaşmış, pek çok yabancı film eleştirmeni tarafından “en kötü filmler” listesine alınmış ve Çetin İnanç'ın Amerikalı ünlü yönetmen Ed Wood'la kıyaslanmasının yolunu açmıştır. "Dünyanın en kötü yönetmeni" olarak anılan Ed Wood'un yolundan giderek neredeyse sıfır bütçeyle bilimkurgu filmi çekmeye çalışan Çetin İnanç, özellikle Star Wars (1977) filminden "arakladığı" sahnelerle bunu başarır ve ortaya oldukça "özgün" bir çalışma çıkarır. Mukavva ve plastikten yapılan pelüş canavarlar, patlayan kayalar, karateci gladyatörler, atlı iskeletler ve daha bir sürü özgün malzemeyle ortaya çıkan film, biraz da "Turkish Star Wars" adıyla pazarlandığı için yurtdışında hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazanır ve belki de en çok tanınan Türk filmi olur.

 

Fantastik Türk sineması korkudan bilimkurguya, tarihi filmlerden masallara kadar çok geniş bir yelpazede eserler üretmiştir. Ortaya çıkan filmlerin daha çok ticari tarafı ön plana çıkarılsa da aslında örneği çok fazla görülemeyen bir hayal gücünün ürünü oldukları ve bu yönleriyle bir özgünlük yakaladıkları da yadsınamaz. O dönemin toplumunun nabzını tutan, onu dinleyen ve temsil eden bu sinema, teknik sıkıntılarına, zayıf senaryolarına ve daha az “sanatsal” filmlerine rağmen incelenmeyi, araştırılmayı ve önemsenmeyi hiç kuşkusuz hak etmektedir.

 

 

Kaynaklar

  • Ayça, Engin, “Türk Sinemasının Kimliği”, Videosinema Dergisi 9, (1985): 82-83.
  • Dinçer, Süleyman Murat, Türk Sineması Üzerine Düşünceler, Ankara: Doruk Yayınları, 1996.
  • Özön, Nijat, "Türk Sineması", Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1983. c. 7, s. 1878-1905.
  • Özön, Nijat, Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları, Ankara: Kitle Yayınları, 1995, c. I.
  • Scognamillo, Giovanni, Türk Sinema Tarihi, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1998.
  • Scognamillo, Giovanni ve Demirhan, Metin, Fantastik Türk Sineması, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2005.
  • Tombs, Pete, Fantastik Filmler: Uzakdoğu’dan Güney Amerika’ya, İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2004.
 

[1] O dönem ülkeler arasında oyuncu transferleri de yapılmış ve Türk filmleri farklı isimlerle yurt dışına da pazarlanmıştır. Cüneyt Arkın o dönem Steve Arkın ve George Arkın adıyla yurt dışında da önemli bir şöhret yakalamıştır.

[2] Scognamillo ve Demirhan, s. 249.

[3] Tombs, s. 184.

[4] Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 1998), s. 99.

[5] Turist Ömer Uzay Yolunda (1973) filmi Star Trek (Uzay Yolu) dizisinin dünyadaki ilk sinema uyarlamasıdır. Hollywood ilk kez 1979 yılında Robert Wise'ın yönetmenliğinde Star Trek - The Movie adıyla diziden yola çıkan bir sinema filmi çekmiştir (Scognamillo ve Demirhan, s. 50.).

[6] Yılmayan Şeytan filminde Amerikan ve Hong Kong sinemalarından önce iskambil kâğıtları silah olarak kullanılır ve bu film bu konuda öncü filmlerden biridir (Scognamillo ve Demirhan, s. 45.).