Ayhan Işık: 'Salon Kadını İstemiyorum'
Söyleşi 22 Ağustos 2015

"Ayhan Işık, Orhan Günşiray’dan sonra en güzel çehreye, Turan Seyfioğlu’ndan sonra en güzel vücuda sahip... Bir çocuk kadar temiz duygusu bence en değerli tarafı. Açık konuşmayı seviyor, dedim ya sinsi değil. Göz göre göre tevile, yalana kaçmıyor."

Artist Dergisi, Olcayto, 22 Eylül 1960

 

Filmleri en çok rağbet gören jönlerimizden biri olan Ayhan Işık’ı bazı sebeplerle, son günlerde sık sık uğramak luzumunu hissettiği Hiltonun terasında görüyorsunuz. Genç jönümüz yeni bir av peşinde mi dersiniz?

 

Jönümüz Ayhan Işık evleneceği genç kız için şöyle diyor:“Salon kadını istemiyorum”

 

1919 da, İstanbul’da Fatih’te doğmuş. Babası Saraçmış. Altı yaşında babası ölür, “Validesi” büyükmüş. Fatih, Çarşamba, (Darüşşafaka karşısında) 15 inci ilkokuluna yazılmış. Şişli Bomonti 44 üncü ilkokulunu bitirmiş. Nişantaşı Birinci Ortaokulunda mezun olunca Güzel San’atlar Akademisine girer ve altı yıllık tahsilden sonra Yüksek Resim (ortası da var) Bölümünden diplomayı alır. Yıl 1953 tür.

 

Akademiye girmeden, 1948 de Bâbıâli’ye gelir: Türkiye Yayınevi, Nebioğlu Yayınevi, Akşam Gazetesinde ressam olarak Bedri, Firuz, Sururi ile yan yana çalışır. Resimli romanlar çizer. Hattâ, 1945 te Akbaba’da çizdiği karikatürler vardır. Şimdi onlar kütüphanelerin mahremiyetinde uyuyor. Ayhan Işık da yepyeni otomobiliyle (beni bindirdi, içinden gördüm), yepyeni ve çok pahalı elbiseler giyiyor. Otomobiline 50.000 lira vermiş. Bâbıâli’deki günleri için şöyle dedi:

 – Yırtık pabuçla dolaşırdım o günler. Karikatürün çıksın da öyle para alırsın, derler. Dört gözle beklerim, çıkar gene de üç beş lirayı vermezler. Çizdiğim resimli romanlar HAFTA mecmuası koleksiyonlarında kaldı.

 

Şimdi konuştuğumuz yeri anlatayım size: Taksim Meydanında verdiği randevuya dakikası dakikasına geldi. Otomobiline bizi aldı. Yanımızda Ayhan’ın bir arkadaşı var. Kadın değil, erkek!

 

Resim çekmek için en münasip yer olarak Hiltonu seçtik. Taraça’ya en yakın yerde birer hasır iskemle çekerek oturduk. Sağımızda Lâlezar, arkamızda çay salonu, orkestra, önümüzde Boğaziçi’nin bir parçası… Füreya’nın 1955 tarihli seramik masaları. Lüks, para, servet, zenginlik her tarafta akıyor.

 

Ayhan Işık da dikkati çekiyor. Orhan Boran yanındaki ecnebiye “İşte bu adam Türklerin en ünlü sinema artisti” diyor. Beni görünce güldü, selâm verdi. Ayhan etrafına pek bakınmıyor. Üstelik süslü, zengin kadınlardan, kızlardan utanıyor. Bazan yanakları bir genç kız gibi (tabiî, bazı genç kızlar gibi) kızarıyor. Saf, temiz, samimi bir hali var. Yapmacık değil, numara değil. “Ben züppeliğin (Z) sini bilmem” diyor. Ama bana sorarsanız işi gücü kumar masasında para sarfetmek, vaktini, hayatını berberde, terzide, çayda, dansta öldürmek olan sözde “sosyete” Ayhan için büyük tehlike.

 

Ya, dedim, film, sinemaya nasıl geçtin Ayhan?

 

–  Ha bak, asıl onu yazalım: Bütün bu hayatımı Sezai Solelli’ye borçluyum. O olmasaydı, Bâbıâli’de yırtık pabuçla dolaşan ressam olmasam bile resmi bırakmıyacak, bugünkü halimi görmiyecektim. Niyetim Sururi gibi Amerika’ya gitmekti. Orada ressamlık yaparak geçinmeyi aklıma koymuştum. Fakat bir gün…

 

Bu sırada Hilton’un kahve dağıtıcı kızlarından biri bize yakından ve dikkatli bakmaya başladı. Yanımızdaki arkadaş kahve ısmarladı. Genç kız kahveyi getirdikten sonra Ayhan konuşmasına devam etti:

–  1951 de Türkiye Yayınevi bir yarışma tertipledi. AND FİLM firması, İstanbul Film Stüdyosunda “Ölmeyen Aşk”ı çevirecekti. Bu film geçen sene çevrildi, uzun yıllar bekledikten sonra. Senaryosunu da Faruk Kenç yazmıştı. Türkiye Yayınevinde Cemil Cahit Cem, Oğuz Özdeş ve Sezai Solleli ısrar ettiler. Bu mesleğe arzularım hilâfına adetâ zorla itildim. Sezai Solelli “Yıldız” mecmuasına resimlerimi koydu. Yarışmanın yapıldığı stüdyoya zorla götürdü beni. Jüri, yarışmaya katılanlar arasında beni ve Belgin Doruk’u seçti. Bu yarışmaya jüri üyesi olarak gelenler beni görmüşler imtihanda. Aynı yıl İPEK FİLM “Yavuz Sultan Selim” filminde bana “Karabulut Hasan” rolünü verdi. O zaman en eski ve tanınmış artistler 2000 lira alıyordu. Bana 1500 verdiler. Filmde en uzun rol benimdi. Ama ben “aldım, yaptım” gibi kelimelerden hoşlanmam, “verdiler, yaptırdılar” diye yazalım. Orhon Arıburnu, Nedret Güvenç, Gülistan Güzey, Ayla Karaca, Gülderen Ece vardı o filmde. Ondan sonra “Kanun Namına” yı çevirdik, KEMAL FİLM hesabına. Bu firmadaki işi de bana Sezai Solelli bulmuştu. Dedim ya, bu meslekte sebebi vücudum Solelli’dir. Beni tanıştırdı firma sahipleriyle; 1800 liraya mukavele imzaladık. Bu filmi çevirmem günde 200 mektup almama sebep oldu. Birdenbire olmuştu her şey. Ondan sonra “İngiliz Kemal”, “Kanlı Para”, “Vahşi Arzu”, “Öldüren Şehir”, “Katil”, “Şimal Yıldızı” birbirini takip etti. 1955 yılında yedek subaylığımı yapmak üzere Ankara’ya gittim. A, bak şeyi unuttuk: “Vahşi Bir Kız Sevdim” adında bir film daha yapmıştım Altan Karındaş’la.

 

Ayhan Işık bacak bacak üstüne atmış. Cigarayı sevmiyor. İçkiden de hoşlanmıyor. Yeşil-elâ gözlerini, siyah saçlarını bıyıklarını uzun boyunu seyreden kadınlara önem vermeden anlatıyor. Etrafımız kalabalıklaşıyor. Artık not tutmaya başladım, anlatıyor:

-  Evet, yedek subaylığımı bitirdikten sonra İstanbula döndüm. “İntikam Alevi” adlı filmi çevirdik. “Bir Avuç Toprak”, “Beraber Ölelim”, “Meçhul Kahramanlar”… Bu son filmde attan düştüm, iki elimin bileği kırıldı. Aylarca tedaviden sonra geçti. Ondan sonra benim Amerika gezisi başladı. Aman onu yaz, ben oraya sadece sinema sanayini yakından görmeye gittim. 1958 yılı Ekim ayında yola çıkıp 1959 Mayıs’ında döndüm. Oraya, benden evvel gidenler gibi “çalışmak” için değil, “gezmek” için gittimdi. Fox patronlarından Skuras ile görüştüm. Sonunda vardığım kanaat şu oldu: bizim İngilizce konuşmamızda belli bir aksanımız yok. Meselâ bir Fransız aktörünün İngilizce konuşmasını dinlemek için filme giden, bunu çekici bulan seyirciler var. Fakat bir Türk aktörünün İngilizce konuşmasını kimse istemiyor. Çünkü, önce yerli filmlerimizin bizi dünyaya tanıtması gerekiyor. Bir Rossano Brazzi, daha Amerikaya gitmeden dünyaca tanınıyor. Bizim için öyle bir şey yok. Eğer filmlerimiz dünya pazarlarına çıksaydı, bizi tanısalardı, filmlerinde oynamak üzere davet ederlerdi. Hollywood’da çalışmak bizim için bir “aksan” meselesidir. Orada bir “Türk aksanı” tanınmamış. Bizim İngilizce konuşmamızın bir cazibesi yok oranın halkı için. Skuras (bir Yunanlıdır, aslında) benimle çok samimi konuştu: “Bizim milletle sizin milletin aktörleri burada iş yapamaz” dedi. Dünyanın en büyük, en yakışıklı aktörü olsanız orada film çevirmeye imkân yok. Çünkü dünya bizi tanımıyor. Önce tanıyacak, ondan sonra davet edecek. Son yıllarda film yapımı da azalmış, sinemanın yerini televizyon almış. Filmlerde hep dünyaca tanınmış büyük isimler var. Memleketimize son gelen filmlere bakın hepsi dünyanın her tarafında tanınmış, eski artistlerdir. Onların aksanıyla İngilizce konuşmamıza imkân yok. Yabancı olduğumuz hemen belli olur. Zaten kendi vatandaşları arasında sıra bekleyen o kadar çok artist var ki… Skuras beni kabul ettiği zaman üzerimde çok sıkı bir elbise vardı, İngiliz kumaşından. Sonra bir gömlek vardı, Amerikada öyle gömlekler yok. Pırıl – pırıl kardeşim (Burada eliyle tarif ettiği gömleği, dudaklarını ezerek de bu tarifi tamamladı) Orada naylon, filan ama böylesi değil. Çakı gibiydim Skuras’ın karşısına çıktığım zaman. Herifler sinema sanayinin kıralı kardeşim kıralı! Benimle konuştu, anlattı (İngilizce anlatmış olacak). Neticede anladım ki… Ha, stüdyolarda çok gezdim, sabahtan akşama kadar John Wayne’in stüdyoda çalışmasını takip ettim bir gün. Hepsini gezdirdiler, izahat verdiler.

 

Bacak bacak üzerine attı. Cıgara, çay, içki içmez ya, fotoğraf çekilirken içer gibi yaptı. Kaşlarını çattı. (Simsiyah kaşları var). Anlatmıya devam etmesini söyledim. Dinleyelim:

–  Sonra, kardeşim, sekiz aylık bir ayrılıktan sonra İstanbula döndüm. (İstanbuldan mı ayrılık sadece, yoksa başka şeylerden mi) GÜVEN FİLM’in “Yangın Var” adlı filmini çevirdim. FİTAŞ benimle anlaşmıştı, oraya giderken. Elime mektup da vermişlerdi. “İki film yapacaksın bize döner dönmez” demişlerdi. Fakat “TAŞ BEBEK” isimli filmdeki rolü çok “pasif” buldum. Benim janrım değildi. Halk beni hareketli filmlerde görmek istiyor.  “Vurdulu – kırdılı” filmler yâni. Kabul etmedim. 40.000 lirayı reddettim iki film için. Sonra BE-YA firmasına “Kanlı Firar”ı çevirttiler bana. Aman “çevirdim” diye yazma, zaten burnu büyük diyorlar, mütevazı olalım…

 

Bu lâfı duyunca “patladım”. Yanımızdaki arkadaşın (Adı sırdır) da iştirakiyle “tevazu ve gurur” üzerinde tartışmaya giriştik. Sahte tevazuun da gerçek tevazuun da aslında en büyük gurur olduğunu, samimiyetle “yaptım, ettim, yaparım, ederim” demenin bir “açıklık, temizlik” olduğunu konuştuk.

 

Devam etti:

– Ondan sonra PESEN FİLM adına “Devlerin Öfkesi”ni çevirdik. Neriman Köksal ve Turan Seyfioğlu’yla… Böylece 17 inci filmimi tamamlamış oldum. Şimdi KEMAL FİLM ile iki filmlik kontratım var.

 

Film başına kaç lira alıyorsun Ayhan?

 

–  Kardeşim, onu sorma, ne söylesem olmaz. Ama en büyük ücreti benim aldığımı yazabilirsin. Bak niye olmaz, yazma bunları yazma, ama ben sana söyleyeyim. Bakarım ki çok güzel bir senaryo var, tam benim tipime göre, halkın beni tanıdığı tipe göre. O zaman paranın azlığı çokluğu önemli değildir. Ama bir seviyeden aşağı da oynamam tabii. Onun için ne söylesem bana zararı dokunur. Bazı firma vardır, pahalı diye oynatmaz sonra. Başka bir firma da ucuz diye oynatmaz. Niçin benden çok istiyorsun? der. Ama en çok ücreti bana verdiklerini yazabilirsin.

 

Niçin, 1951 de başladığın halde 10 yılda 20 film çevirmiş oluyorsun? Yılda iki film az değil mi? Daha dün filme başlamışlar senden daha fazla çevirdiler?

 

–  Hah, işte bu soru çok mühim. Çünkü senaryoları seçiyorum. Her rolü kabul edip, para alacağım diye oynamıyorum. Ben mesleğimi gayet ciddiye alıyorum. Bir eğlence diye kabul etmiyorum. Kendi sağlığıma bakarım, her sabah kültür fizik yaparım, yüzerim, sporu hiç eksik etmem. İçki içmem, kumar oynamam, bohem hayat yaşamam. Ertesi günü filmim olduğu zaman yorgun yüzlü görünmemek için saat 8 de yatarım. Kadın, kumar, içki, sefahat gibi insanı yıpratan iptilâlarım, tiryakiliklerim yok. Özel hayatıma dikkat ederim. Herhangi tanınmamış bir insanın yapabileceği hareketler bizim için dedikodu olur, aleyhimize sonuç verir. “Sokaktaki adam” ne isterse yapabilir, fakat biz yapamayız, zaten yapmamalıyız. Az fakat öz film çeviriyorum. Başkasının on filmde alacağı ücreti iki filmde alıp kaliteli, unutulmaz, iyi filmler yapmak daha iyi değil mi? Kendimi birbirine zıt rollerde harcamak istemem. Efemine, tipime gitmeyen, pasif rolleri kabul edersem seyirci üzerindeki sempatimi kaybederim. Bir sinema seyircisi bir artistten bıkmamalı. Bunun için yılda 7-8 film çevirenler çabuk “aşınır”, çabuk “harcanır”lar. Ben vücudumu zinde tutarak 40-50 yaşımda da sinemada oynamak kararındayım. Gary Cooper, Clark Gable, Gary Grant hep böyle yapıyor.

 

Yanımızdaki arkadaşımız da bunları tasdik etti. Başka soruya geçtim:

Filmlerini kaç günde çevirip bitiriyorsun?

 

–  Konu hep benim etrafımda geçtiği için bir filmimde 45-50 gün çalışmak zorunda kalıyorum. Bu sebepten de az film çevirmiş oluyorum.

 

En çok beğendiğin filmin?

 

–  Kanun Namına. Bu filmdeki “Nazmi Usta” olmak isterdim, zaten o ruhtayım, halk adamıyım. Görünüşüme bakma. Seyirci beni “Nazmi Usta” karakterinde tanıdı, onun tanıdığı, tuttuğu yolda devam etmek gerekir sinemada benim için. Sonra şey demiştik ya, hani ne kadar para alırsın film başına, onun için ben diyorum ki “İyi senaryo, iyi rejisör, iyi firma olursa en büyük ücret budur”. Sonra, özel hayatımız için “Aktör, hürriyeti sınırlanmış adamdır” diyebiliriz. Sonra benim için gururlu diyorlar. Ali Üstüntaş için (geçen aylarda öldü bu aktör) kapı kapı dolaşıp beş on lira istedim, makbuz kestim, gururlu aktör bunu yapar mı? Valla şoförler “Ayhan Abi, meraba!” diye seslenir bana da selâmlarını dostça alırım. (Burada Turan Seyfioğlunu hatırladım. Ona nasıl selâm verdiklerini gözümle görüp kulağımla duymuştum). 1.83 boyum, 77 kilom. Masaj yaptırıyorum, formumu muhafaza için çok dikkat ederim.

 

Bu piyasada, filmcilikte erişmek istediğin bir seviye var mı?

 

–  Kendi işimin başında kendimi görmek istiyorum. Film şirketi kurup kendime göre senaryolar yazdırmak ve oynamak…

 

Feridun Karakaya ile “Kara – Işık” adlı bir firma kurduğunu duyduk?

 

–  Daha kurmadık. Böyle bir şey yaparsak, basını davet edip bir kokteyl parti ile şirketi açıklarız.

 

Daha kaç yıl bekâr kalacaksın Ayhan?

 

–  Valla kardeşim belli olmaz. Çok yakın bir zamanda belki evlendiğimi duyabilirsiniz. İntizamlı hayat için evlenme şarttır. Film artistliği için de intizamlı hayat şarttır.

 

Eh, bu “müstakbel eş” hangi özellikleri taşımalı, onu da söyle bakalım?

 

–  Güzellik lâzım, ama eşimin güzellikten önce kültür, zekâ, anlayış, incelik bakımından bana uyması, mesleğimin icaplarını yerine getirmek gerekince kıskanmaması, ev kadını olması şarttır. Salon kadını istemiyorum. Faziletli, yüksek ahlâklı ev kadını olmalı.

 

Ayhan Işık, “Âbide-i Hürriyet Caddesi No. 142 – Şişli” deki evinde annesiyle oturuyor. İnşallah bu veya başka bir eve güzel bir gelin gelir.

Fotoğraf isteyenlere yolar mısın?

 

–  Evet. Haftada 100-200 resim yolladığım olur. Hiç para istemeden, pul almadan yollarım. Bazıları iki – üç lira istiyor. Hem de imzalı fotoğraflar gönderiyorum.

 

Beğendiğin artistler?

 

–  Daima bu sual: Spencer Tracy, Kirk Douglas, Elizabeth Taylor, Ruth Roman, Ava Gardner, rejisörlerden William Wyler, Merwyn Le Roy, William Dieterle…

 

Ya filmlerden?

 

–  Red Skelton’un “Palyaço”su, Şarlo’nun “Sahne Işıkları”, “Gungadin” (Eski bir filmdir), Trapez, Vera Cruz… Macera filmlerini tercih ederim. Ağır dramları da…

 

Bizim artistlerden?

 

–  Aman onları söylemiyelim.

 

Koleksiyon merakın var mı?

 

–  Yok. Sporu, otomobil kullanmayı, ata binmeyi, İsveç jimnastiğini severim.

 

Kitap, müzik, resim, edebiyat, şiir, hikâye, yazı üzerine sual sormadım. Çünkü Ayhan Işık okumayı sevmiyor. Vakti de yok, ihtiyacı da… Boş kalamıyor, bizde film artistleri hep böyle. Ayhan Işık hakkındaki izlenimlerini özetlemek gerekir: Samimi, sof, temiz… Riyakâr değil. Çocukluğu sıkıntı ile refah arası, vasat geçmiş. İnce duygulu, yüzü kızaran, hemen hemen yalan söylemiyen, uzun boylu, yakışıklı bir genç adam. Bence, Orhan Günşiray’dan sonra en güzel çehreye, Turan Seyfioğlu’ndan sonra en güzel vücuda sahip... Bir çocuk kadar temiz duygusu bence en değerli tarafı. Açık konuşmayı seviyor, dedim ya sinsi değil. Göz göre göre tevile, yalana kaçmıyor. Çevresinin şımartıcı etkilerine mukavemet edebilirse ve biraz da kültürlü dostlar edinirse mesleğinde gerçekten ilerliyecek. Sadece büyük şöhrete ve kendi anlayışına göre “meslek titizliği”ne kapılması yeterli değildir. Derinliği olmayan, fakat tam sinemanın istediği artist. Akademiye gidişi, intizam sevişi lehinde kaydedilecek noktalar.

 

Röportaj bitmişti. Ayağa kalktık. Hilton’un yüzme havuzuna doğru yürürken Muzaffer Tema’yı görmeyelim mi? Yanımızdaki arkadaş ve ben selâm verdim, ama Ayhan Işık ile Muzaffer Tema birbirlerinin yüzüne bile bakmadılar. Eh bizim ödevimiz de yazmak değil mi? Bunu da yazmasak okuyucularımıza şükranımızı ödememiş oluruz. İşte böyle, Ayhan Işık sonradan bizi Taksim Meydanı’na kadar otomobiliyle getirmek cömertliğini de gösterdi.

 

Not: Söyleşide yer alan yazım ve imla hataları metnin aslına sadık kalınarak aktarılmıştır.