İbrahim Enez: 'Yeni Afişlerde Fırçanın Derinliği Yok'
Barış Saydam - Söyleşi September 30, 2015

İbrahim Enez 1952’de başladığı sinema fenerleri hazırlama işini 1990’lara kadar devam ettirir; Hudutların Kanunu, Kızılırmak Karakoyun ve Umut da dâhil olmak üzere sayısız çizim afişe imza atar.

Yeşilçam’da filmler hakkında seyircilere bilgi veren, onları sinema salonlarına, kimi zaman da yazlık sinemalara çeken en önemli öğelerin başında sinema fenerleri ve film afişleri geliyordu. Bugünkü gibi kitle iletişim araçlarının yaygınlık kazanmadığı dönemlerde afişler hem filmlerin tanıtımında hem de görsel olarak seyirciye aktarılmasında çok önemliydi. Yılda iki yüz, üç yüz film çeken yapımcılar, yönetmenler ve oyuncular gibi bir de bu filmleri sürekli çizdikleri afişlerle görselleştiren afiş ressamları vardı. Afişlerin köşelerinde imzaları bulunan ve çoğunlukla prodüktörler ve afiş basan matbaalar dışında pek kimsenin tanımadığı bu sanatçılar, çoğu zaman kısa sürede ve düşük bütçelerle eser üretmek zorunda kalıyordu. Yaptıkları işe aynı zamanda sanatsal bir boyut da katmanın peşinde olan afiş ressamlarından İbrahim Enez de bu işin yaşayan en eski ustalarından biri. 1952’de başladığı sinema fenerleri hazırlama işini 1990’lara kadar devam ettirmiş; Hudutların Kanunu, Kızılırmak Karakoyun ve Umut da dâhil olmak üzere sayısız çizim afişe imza atmış önemli bir sanatçı. Bizler de Enez’le hem afiş ressamlığı hem de Yeşilçam’da film afişi hazırlamanın zorlukları üzerine konuştuk.

 

Afiş ressamlığına nasıl başladınız?

 

Samsun Ticaret Lisesi’nde okudum. Lise yıllarında Ticaret Lisesi hocamız bizim reklâma yönelik çalışmamızı isterdi. Ben sinema resimleri yapıyordum. Gazetelerden sinemayla ilgili reklâm kupürlerini keserek onları çalışırdım, kızardı bana. Sana not vermeyeceğim derdi. Sinemayı tasvip etmiyordu. Ama ben devamlı onları çalışarak sinemanın tozunu yuttum. O zamanki resim öğretmenimiz bize tutkallı boya çalışmayı öğretirdi. Tutkalı kaynatıyorduk, belli bir kıvama gelince ona renk renk toz boyalar ekliyorduk. Kendi boyamızı kendimiz yapıyorduk. Ondan sonra kâğıtları birbirine ekliyor, resimleri çiziyor, öyle boyuyorduk. Yani bir nevi bu işin hamallığıyla başladık. Lise yıllarında sinemaların önüne bu şekilde fenerler yapmaya başladım.

 

1950’lilerin başında fener hazırlamaya başlıyorsunuz o zaman?

 

1952’de bir yazlık sinemayla başladım. Bana iki ay para bile ödemediler. İki aydan sonra günde iki lira yevmiye verdiler. Öylece başladık bu işlere.

 

Bir sinema fenerini nasıl hazırlıyordunuz?

 

Film şirketlerinden sinemalara dokümanlar geliyordu. Sinemalar bu dokümanlardan kendi beğendiklerini bize veriyor, şunu kapıya dekupe yap ya da fener afiş yap gibi telkinlerde bulunuyorlardı. Biz de ona göre çiziyorduk. Ama daha ziyade Amerikan afişlerinden kopya ederek çalışıyorduk. Sonra yerli filmlere başladık. O zamanlar Vurun Kahpeye filmi çekildi, yer yerinden oynadı.

 

1949’da çekildi ama o. Samsun’a daha mı geç geldi?

 

Ama Samsun’a gelişi 1951’i bulmuştu. Hemen gelmiyordu çünkü.

 

İbrahim Enez'in Samsun'da hazırladığı fener afişlerinden... 

 

Peki bir feneri hazırlamak ne kadar sürüyordu?

 

En aşağı bir gün, bilemediniz iki gün uğraşırdık. Çok çabuk hazırlamak zorundaydık.

 

Hazırladığınız fenerler sinemalarda ne kadar kalıyordu?

 

Sinemalarda önce reklâm mahiyetinde, yani gelecek program olarak gösterilip bir hafta kalıyordu. Oynadığı dönemin tablası ayrıydı. Oradan sökülerek oraya konuyordu. Biz sürekli o tempo içinde yenilerini yapıyorduk. Bu iş benim tahsil hayatımı da yedi. O zamanlar üniversiteye gitmek bugünkü gibi imtihanlı değildi. Talebe çok azdı. Ancak Ticaret Lisesi’nden Güzel Sanatlar’a maalesef almıyorlardı. Bugünkü durum nasıl bilmiyorum. Ne yapacağım ben dedim, yalnızca Yüksek Ticaret okuyabilirim. Sonra da muhasebeci olacağım. Hayır, muhasebeci olmayacağım dedim kendi kedime. Sevdiğim sanatı sonuna kadar, zirveye çıkana kadar çalışacağım. O şekilde tahsil hayatımı noktaladım ve var gücümle sinema afişleri yapmaya başladım.

 

Eşiniz de sanıyorum o dönemde size çok yardımcı oluyor?

 

Afişleri yetiştiremediğim zamanlar eşim bana yardımcı olurdu. Fenerlerin fonlarını boyardı. Kız Sanat Enstitüsü mezunuydu. Elinden dikiş nakış da dâhil her şey geliyordu. Hatta İstanbul’a geldiğimizde, ben o zamanlar büyük fener afişleri yapıyordum, hazırladığım fenerlerin afişlerini o dikiyordu. Ben de resim çizip boyuyordum. Bana çok yardımı oldu.

 

Firuz Aşkın, Kemal Borteçin ve Remzi Türemen gibi isimler de o dönemlerde aktif olarak afiş hazırlıyordu. Bu işe başladığınız yıllarda onların etkisinde kaldınız mı?

 

Kemal Borteçin’den etkilenmiş olabilirim, bir. İkincisi Firuz Aşkın’dır. O Almanya’da çalışıyordu. Erman Film’e afişlerini yapıyordu. O zamanlar ben de Erman Film’e çalışıyordum. Onun eskizlerini epey inceledim. Benim bir ustam olmadığı için kendi yaratıcılığımı kullanıyordum. Ama Samsun’da yabancı sinema afişlerini kopyalayarak başladığım için, özellikle renkleri oradan beynime kazıdım ve kendi stilimi yarattım. Erman Film, Kemal Film, And Film, Memduh Ün’ün şirketi gibi yerlerle çok çalıştım. Bu piyasada sağlam bir şekilde benim arkamda duran bir Murat Köseoğlu vardı, Acar Film. Hatta sıkıştığım zaman gider ondan borç alırdım.

 

Hazırladığınız fenerlere gelen tepkiler nasıldı? Hiç hazırladığınız fenerler yüzünden başınızın derde girdiği oldu mu?

 

Samsun’da yazlık sinemalarda iki bin kişilik bahçe hınca hınç dolardı. Reklâma çok önem veriliyordu. Bizim yaptığımız dev gibi sinema fenerleri dolduruyordu sinemaları. Sinemanın patronu da bunun farkındaydı ama çok cimriydi, fazla para vermezdi. 1953 yılında Park Sineması’na bir afiş yaptım. Cehenneme Yürüyüş, bir Amerikan filmiydi. Fenerde Playboy takviminden aldığım yarı çıplak bir kadın resmi vardı. Millet o afişin altından geçerek sinemaya giriyordu. Şimdi görseniz feneri müstehcen demezsiniz ama o dönemde müstehcen saydılar ve beni mahkemeye verdiler. Gece eve geldiler ve yarın sabah seni mahkemeye bekliyoruz dediler. Kalktık gittik tabii. Mahkeme biraz uzun sürdü. Bunun neresini müstehcen buluyorsunuz diye sordum. Burası Gavuristan mı, bu nedir böyle diye sordular. Ben sanatçıyım, bir ressamım ve çalıştığım müesseseye para kazandırmakla mükellefim. Bu bir Amerikan takvimden alınma bir resim, dedim. Takvimi görmek istediler, getirdim. Bana bağırdılar. Madem bu takvim müstehcen niçin parayla satılıyor, ben bunu parayla aldım dedim. Bilirkişi tayin edilmesini istedim. İstanbul’dan Güzel Sanatlar’dan bilirkişi istedim. Sonra üç bilirkişi seçtiler ve onlardan ikisi feneri müstehcen bulmadı. İkiye bir oyla biz kurtarmış olduk.

 

Samsun’dan İstanbul’a gidişiniz nasıl oldu?

 

Çalıştığım sinemalardan bir tanesine çok fazla iş yapıyordum. Gece saat on mu ne oldu, hiç unutmuyorum. Belgin Doruk ve Göksel Arsoy’un oynadığı Samanyolu filminin afişini getirdiler ve bunu yarın sabah yola asacağız, orada görmek istiyoruz dediler. Siz bana bu gece uyuma bunu çalış diyorsunuz, zaten yetişmez. Ben sizin her istediğinizi yaptım, bunu yapamayacağım, dedim. Böylece ipler koptu. Artık bana iş vermeyeceklerini söylediler, ben de canınız sağ olsun dedim. O sıralarda ben zaten İstanbul’a bez afişler yapıyordum. Murat Köseoğlu’na, Kemal Film’e yolluyordum. Eşime durumu anlattım. Burada hayat bize sıfırlanıyor, dedim. Hiç tereddüt etme, zaten İstanbul’da bir ön çalışman var, orada seni tanıyorlar deyince ben de her şeyimi topladım. Bir Ağustos ayıydı, kalktım İstanbul’a geldim. Erman Film’e gittim. Oranın müdürü Şeref Bey’di (Şeref Gür). Şeref Bey, ben buraya yerleşiyorum dedim. İyi yaptın, hemen sana iki tane iş verelim dedi bana. Kumbaracı Yokuşu’nda bir kat tuttum. Ondan sonra Acı Zeytin diye bir film yapılmıştı. İstanbul’a geldiğim zaman yaptığım ilk orijinal afiş o oldu.

 

Erol Ağakay’la ve Mimeray Ofset’te çalışmaya nasıl başladınız?

 

Kemal Film’le çalıştığım dönemlerde, onların afişlerini Mimeray basıyordu. Yani o zaman Mim-Cim’di. Babası (Mithat Ağakay) ile o vesile ile tanıştık. Daha Erol Ağakay o teşkilatı kurmamıştı. O sıralarda tanıştık. Hem orijinal afiş hem de sinema feneri yapıyordum. Bu arada fenerler için birkaç tane yardımcı aldım yanıma.

 

İbrahim Enez afiş hazırlarken...

 

Afiş yaparken nelere dikkat ederdiniz?

 

Bir kere önüme çektikleri filmin siyah-beyaz fotoğraflarını bir seri veriyorlardı. Onları etüt ettikten sonra içlerinde afiş niteliği taşıyabilecek bir tanesini bulup eskiz halinde çiziyordum. Sonra onlara gösteriyordum. Her çizdiğim de şimdiye kadar beğenildi. Hiçbir zaman geri çevrilmedim. Tamam dedikten sonra renklendiriyor ve yazılarını yazıyordum.

 

Yeşilçam’da isim ve figürün yerleşimi afişler ve ilânlarda önemli bir mesele. Yaptığınız afişlerle ilgili oyuncularla hiç karşı karşıya geliyor muydunuz?

 

Onlar zaten elimdeki fotoğraflarda belli oluyordu. Kim başrol kim yardımcı rol… Bir de filmin yapımcısı kimin öne çıkacağını söylüyordu. Örneğin Türkan Şoray’ın daha ilk çıktığı dönemlerde Sevimli Haydut diye bir filme afiş yaptım. Türkan Şoray ve Ayhan Işık oynuyordu. Tabii ki Ayhan Işık hem büyük hem de önde olacaktı. Türkan Şoray Otobüs Yolcuları ve Acı Hayat’tan sonra meşhur oldu.

 

Oyuncular afişleri gördükten sonra size bir şey diyor muydu?

 

Tabii tabii. O zaman lütfen filmin prodüktörüne derdinizi anlatın diyordum. Benim kimseye bir kastım yok. Bana ne deniyorsa, onu yapıyorum. Genelde karakter oyuncularında böyle şeyler olurdu. Yok benim ismim niye küçük ya da büyük olmadı, niye alta yazıldı… Sen kimsin ya! Küçümseyerek söylemiyorum ama filmde senin ufacık bir rolün var. Bir görünüyorsun bir kayboluyorsun. Kemal Film’e çalışan Atilla isminde biri vardı. Büyük bez fener afiş yapıyorum. Geldi yanıma, ağabeycim benim ismimi biraz büyük yazar mısın diye sordu. Yazamam, dedim. Bana ne verdilerse onu yapmak mecburiyetindeyim. Hadi dedim satırın arasında biraz daha ayrı bir renkli belirteyim seni. Teşekkür etti. Ama bana bez afişi sipariş eden kişi sonra o kim oluyor sana bunu söylüyor da sen yapıyorsun, biz sana liste veriyoruz kardeşim, dedi. Ondan sonra da bir daha yapmadım.

 

İbrahim Enez'in TÜRVAK'ta bulunan eseri.

 

Çizerken zorlandığınız oyuncular oluyor muydu?

 

Erkekleri çalışmak tabii daha kolay. Çünkü erkeklerin suratlarında muhakkak detaylar oluyor. Bugün mesela bir Humphrey Bogart neden unutulmuyor? Ya da Anthony Quinn… Adamların suratları zengin. Mesela ben Clark Gable’ın suratını beğenmem. Çünkü zengin değil. Onun için erkekleri benzetmek çok daha kolay. Ama hanımları çalışmak çok zor. Daima makyaj altında kendilerini yeniliyorlar. Makyaj yaptırdıkları için sürekli detaylarını yakalayamıyorsun. Ama bir Suna Pekuysal’ı ya da Aliye Rona’yı yakalıyorsunuz. Gençleri yakalamak ama daha zor. Hülya Koçyiğit örneğin… Ya da Gülşen Bubikoğlu. Bana göre, fotoğraf veremiyor. Bir sanatçı gözüyle fotoğraf yakalayamıyorum. Çok zordur Gülşen Bubikoğlu’nu benzetmek. TÜRVAK’ta sanatçıların topluca bulunduğu çizim afişte Gülşen Bubikoğlu’nu iki defa değiştirdim. Portre fotoğraf üzerinden çalışmak çok zor. Çünkü hem gençlik halleri hem de rötuşlu fotoğraflar… Bunlar benim için makbul fotoğraflar değil. Sinema karesinden alınmış fotoğraflar benim için önemli. Onlarda detayları yakalayabiliyorum.

 

Peki fenerler gibi afişlerde de başınıza iş açanlar oldu mu?

 

Ben bir filmin afişini tasarladım, Erol Ağakay da matbaasında afişi bastı. Ben yaptığım için o da bastığı için mahkemeye çağrıldı. Mahkemeye beraber gittik. Mahkemede Erol Bey, İbrahim Bey afişi yaptı ve bize getirdi ama biz de bir tane bastık, sonra da çoğaltmak için afiş Ankara’da sansüre gitti, dedi. Ondan sonra oradan çıktık bir balıkçıya gittik, sohbet ettik. Bir kere de Necdet Varlık’la mahkemeye çıktık fakat ceza filan almadık.

 

Yaptığınız afişler arasında unutamadıklarınız hangileri?

 

Mesela Erman Film’in ikinci Vurun Kahpeye filmi. Acar Film’e çok afiş yaptım. Ama Acar Film bazılarına müdahale ediyordu. Ben onlarda tam istediğimi yakalayamıyordum.

 

 

Sizin en çok çalıştığınız yönetmenlerden biri de Nejat Saydam. Onun da Acar Film’de bugün pek çok klasikleşmiş filminin afişini siz hazırladınız.

 

Onunla iyi aile dostuyduk. Ağlayan Bir Ömür, El Kızı var. Epeyce filmine güzel afiş yaptım. Çok iyi arkadaştık. Hatta onun setine gittiğimde, seti durdururlardı. Sen biraz çalış, biz dinlenelim derlerdi.

 

Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu ve Kızılırmak Karakoyun da unutulmaz afişlerinizden. Onlarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

 

İkisi de en sevdiğim, unutamadığım afişlerimdendir.

 

Yine hatırladığım Yılmaz Güney’in Acı, Aç Kurtlar, İnce Cumali ve Umut filmlerinin de şahane afişlerini siz hazırladınız.

 

Onlar benim göz bebeklerim. Yılmaz Güney’le çok ayrı bir dostluğum vardı. O da beni setlere çağırırdı. Ne istersem uygulardı. İstediğim pozların hepsini verirdi.

 

Yabancı filmlerle Türk filmlerinin afişlerini karşılaştırdığınızda ne tür farklılık görüyorsunuz?

 

Onlar bir afişi yapmak için birkaç tane eskiz yaptırıyorlar. Özel stüdyolarında özel resimler çekiyorlar. Benim de Erol Ağakay’ın da yapmak istediği oydu. O stüdyosunda yaptı. Ben de gidip setlerde yapmaya çalıştım. Afişlerin güzel olması bunlara bağlı.

 

1963’te Renk Ofset matbaasını açıyorsunuz. Hem afiş tasarlayıp hem de basmaya başlıyorsunuz. Biraz da bu süreçten konuşalım isterseniz.

 

Fırçayla çalışmalar yavaşlayıp slaytla çalışmalar hızlanınca, biz de yaşamak için mecburen bir ofset teşkilatı kurduk. Onu da ben kurmadım. Bir oğlan geldi yanıma. Mahmut Zeki’de çalışıyorum, orijinal afişleri siz yapıyorsunuz, ben gelip sizinle çalışayım. Bana hisse verin ben de size bu teşkilatı kurayım dedi, öyle başladık. Bir süre öyle devam ettik. Sonra seks filmleri furyası başlayınca biz bıraktık.

 

Çizim afiş döneminden dijitale geçişi nasıl yorumluyorsunuz?

 

Eskiden setlerde ben siyah-beyaz fotoğraf çektirirdim, slayt olarak alıp onlardan eskiz çiziyordum. Karanlık oda kurduk. Renk ayrımı teşkilatı kurduk. Sekiz kişi çalışıyordu. O sekiz kişinin sigortasını, vergilerini ödüyorduk. Ondan sonra seks filmleri başlayınca biz de işleri bıraktık. Yabancı filmlere afiş yaptık. Özen Film’e ve birkaç firmaya çalıştım bir süre. Sonra oğluma devrettim işleri.

 

Yeni dönemde yapılan çalışmaları takip ediyor musunuz?

 

Bugün bir bilgisayar edinen oturup fotoğraflarla kolaj gibi afiş yapıyor. Daha ziyade üniversitede okuyan ve geçimini temin etmeye çalışan gençlerin çalışmaları. İleride bunun acısını kendileri çekecek. Şimdi 200-300 liraya afiş yaparak piyasanın fiyatını düşürüyorlar. Yani afiş çalışmaları şu an ayağa düşmüş durumda. Yeni afişler fırçanın özelliğini taşımıyor. Renk armonisi yüzeysel ve yapay. Fırçanın kattığı derinlik yok.

 

 

Fotoğraf: Barış Saydam