Sinemamızın Büyük Karakter Yıldızı: Kadir Savun
Söyleşi October 09, 2015

Çocukluğumda verilen müsamerelerden hiçbirini kaçırmazdım. Sonra askerlikte, vatanı vazefemi görmekte olduğum bölüğü tulûat tiyatrosuna çevirdim. Her gece temsil verirdik, biribirimize.. Herkes güzel oynadığımı, iyi bir aktör olacağımı söylerdi.

 

Artist Dergisi, 6 Nisan 1961*
 

Yazan: Zafer SÜLEK

 

Kadir Savunla beraber puslu bir Mart akşamı Boğazda konuşuyoruz. Zaman zaman martıların kanat sesleri geliyor, kulaklarımıza ve sahile vuran dalgaların beyaz köpüklerinde dalıp gidiyoruz. İçimizi ve dışımızı manalı bir sessizlik kaplıyor. Kadir Savun bir Transatlantiğin güvertesinde, New - York yolculuğuna çıkıyor belki. Ben, Parisin başını döndüren kalabalığında yürüyor, yürüyorum. Dudaklarımda da hiç bilmediğim, şimdiye kadar bestelenmemiş Fransızca bir şarkı. Arnavutköyünün küçük, insanları sıcak meyhanelerinden birindeyiz. Rum garsonun sesi, bizi, dumanlı dünyamızdan koparıp alıyor:

 

— Buyrun, Paşam! Bir küsük yarım daha!

 

Kadri Savun aynı transatlantikle New-York yolculuğundan dönmüş olmalı.. Ben, avare Paris sokaklarından kanatlanıp sevgili İstanbuluma, güzel boğazıma doğru uçuyorum tekrar. Kadir Savunun yüzündeki karakteristik çizgiler sihirli bir fırça darbesile dağılıveriyor, adeta. Pırıl — pırıl olmuş içi, iri, kara gözlerinde ışıldıyor:

 

— Yok, canım! Diyor. Amerikaya gitmek neye? Amerikayı tekniğiyle, bilimiyle memleketine getirebiliyor musun? Mesele orada.. Bizim sinema endüstrimiz ancak öyle adam olur..

 

Sinemamız, sanki bu başarılı aktörün gözünde sevimli bir çocuk.. Ondan ''adam olur'' diye bahsederken, üzerine titrediği bu çocuğa karşı duyduğu sevgiyi belirtiyor. Ben de anlıyorum o zaman, edebiyatımızı kurtarmak için Parise gitmenin beyhudeliğini.. Parisi buraya getirebilir miyim? Ondan haber verin!

 

Sonra canı sıkkın, masanın üzerindeki rakı şişesine uzanıyor:

 

— Boşver bunlara, diyor. Sen, havadan sudan şeyler sor, bana.. Kendimizle beraber başkalarını da kederlendirmeğe hakkımız yok! Milletin neş'esini bozmayalım.

 

— Meselâ aşk, diyorum.

 

— On a da bir çizgi çek..

 

— Peki, diyorum. Senin sinemada aktörlük kabiliyetini meydana vuran ilk rolün hangisi?

 

— Çılgınlar Cehennemindeki rolüm. Bu rolümde her kötü insanın iyi ve insancıl taraf vardır, tezini savunan bir halim vardı. Yalnız bu kadar da değil.. Böylece sinemanın öğretici yönü de meydana çıkıyordu.

 

Bu filmin gala gecesinde onu nasıl, sevinçle kucakladığımı hatırlıyorum şimdi. Bir altmış beş boyundaki bir adamın dev yapılı Kadri Savunu kucaklayışı geliyor, gözlerimin önüne.. Kıs, kıs gülüyorum. Kadir Savun, bozuluyor:

 

— Ne gülüyorsun?

 

— Başka bir yazara böyle çatamazsın, diyorum. Ödün patlar.

 

— Diyemem tabiî, diyor. Bir sana derim böyle..

 

Sonra, soruyor:

— Sahi neye güldün?

 

Hatırladığım sahneyi anlatıyorum:

— Başrollerinden birini Galip Arcanın oynadığı bu filmde en harikuladesi sendin. Film bitince, sinemanın içini dört dolaşıp seni buldum. Sevinç ve heyecanımı düşün, görünce de hemen seni kucaklayıp kaldırdım.

 

Soruyor, fısıltı halinde:

— Kadırdın mı?!

 

Ve gülümseyerek devam ediyor:

— Sana, öyle gelmiştir. Çünkü, sarhoştun!.

 

— Bak, aklıma gelmişken, benim de merakımı mucip olan bir şey soracağım sana. Tipin bakımından, seni gören insan, hiç te sinema artisti zennetmez. Tabiî, Kadri Savun olduğunu bilmezlerse.. Herhâlde sinemaya intisap etmezden evvel tip itibarile beyazperdede ümitli değildin. Şu halde film çevirmeğe başladığın zaman güvendiğin başka bir yönün olmalı.

 

— Vardı, elbet: Aktörlüğüm!

 

— Sinema seyircisi seni tiyatro aktörü olarak tanımadığına ve şimdiye kadar da herhangi bir bir tiyatroda oynamadığına göre, kendinde mevcut olan bu kabiliyeti sen nasıl sezdin?

 

— Ben, çocukluğumdan beri aktörüm!

 

— Atma!

 

— Ne atması be, diyor. Yalan mı, söyleyeceğim? Çocukluğumda verilen müsamerelerden hiçbirini kaçırmazdım. Sonra askerlikte, vatanı vazefemi görmekte olduğum bölüğü tulûat tiyatrosuna çevirdim. Her gece temsil verirdik, biribirimize.. Herkes güzel oynadığımı, iyi bir aktör olacağımı söylerdi. Bu ben de, kendime güvenimi sağladı.

 

— İyi aktör olmak için mektep müsamerelerine çıkmak, asker ocağında temsiller vermek yeter mi?

 

— Yetmez tabiî… Sen, Kadir Savunu boş mu zannediyorsun? Kendimdeki  bu kabiliyeti sezince onu beslemek, değerlendirmek üzere okumağa başladım. Tiyatro ile, sinema ile ilgili ne varsa, okudum, okudum. İşte böylece, kendi kendimi yarattım..

 

— 1961 yılında hangi filmlerini değer bakımından önemli buluyorsun?

 

— Başta, Gecelerin ötesini.. Sonra, Mahalle arkadaşları'nı.. Altın Kalpler'de de iyiyim!

 

— Daha evvelki filmlerinde en unutmadığın tiplerin hangileri?

 

— Çakıcı'daki Hacı.. Ve Karacaoğlan'daki Deli Hüseyin.. Belki de Deli Hüseyini, tatlı bir deli olduğu için seviyorum.

 

— Birgün seni iyi bir tiyatroda görmek, bize ne zaman nasip olacak?

 

— Tiyatrodan sinemaya geçmek kolaydır! Çünkü, sinemada aktör, seyircisinin karşısına hayalile çıkar, ama tiyatroda bizzat! Sinemada hatalı oyunlar, rejisör tarafından düzeltilir ve beyazperdeye öyle aktarılır. Tiyatroda iş değişir. Rejisör, prova jeneralden sonra aktörü seyircinin karşısına bırakıverir. Mamafih birgün tiyatroda da icabeden şekilde alnımın akıyla imtihanımı vereceğim.

 

Tekrar bir yudum aldı, içkisinden. Camın dibinde oturuyorduk. Oradan, gene puslu denize daldı. Ötelerdeki martılar, camda kanat çırpıyor gibiydiler. Sahile vuran dalgalar, kristâl bir camın kırıklarını andırıyor. Birden rüyet dairemizde beliren bir yelkenli camın karesinden kayıp kayboluyor. Sanki, sinemada bir koltuktayız ve boğaza ait bir film seyrediyoruz.

 

Kadri Savun:

— Bu resim deli yapıyor insanı, diyor. Haydi, kalkalım!

 

Böylece dışarı çıkıyoruz. Hafiften bir yağmur çiseliyor. Sahil boyunda ilerliyor, ileriyoruz. Kadir Savun:

— Bitti inşallah, röportaj, diyor..

 

— Ha, diyorum, sen de hayranlarından mektup alıyor musun?

 

Yanında bir oyuncak insana benziyorum. Tepemden bakıyor:

— Bana bak, diyor. Ben adamı..

 

— Sahi, diyorum. Neler yazıyorlar meselâ?

 

— Sanki elbirliği etmişler gibi, boyumla kilomu soruyorlar. Bu ne merak birader! Merihten mi geldik?

Bu sözü üzerine katılmaklı olduğumu görünce, iri parmaklarını sağ kolumun adalelerine geçiriveriyor.

 

— Dur bakalım, diyor. Yoksa, sen mi gönderiyorsun onları?

 

Bir canımı yakıyor ki, sormayın:

— Hayır, diyorum. Ben, on-on beş kişiye öyle yazmalarını söyledim ama, öbürkilerinden haberim yok vallahi.

 

Bir araba çeviriyor:

— Haydi, affettim, diyor. Atla da gidelim artık!

 

Bir ikindi vakti boğazın asfaltı üzerinde kayan bir taksile Arnavutköyünü gerilerde bırakıyoruz. Biz de, boğazdan kalan tek hâtıra da, elbiselerimize sinmiş yosun kokusu..

 

*Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.