Boş Zamanlarında Sinema Yapan Adam: Erol Günaydın
Tuncer Çetinkaya - İnceleme 15 Ekim 2015

Yine kendi beyanatına göre "boş zamanlarında sinema yapan" ve senet-sepetle iş yapılan bir ortamda düşük ücrete talim eden Erol Günaydın'ın bakışı, “tiyatrocular dönemi”nin etkilerinin bir çırpıda yok olmadığının da bir başka kanıtıdır

 

15 Ekim 2012 tarihinde kaybettiğimiz Erol Günaydın, Türk tiyatrosunun, sinemanın ve hatta bir dönemde de televizyon tarihimizin önemli isimleri arasında yer almaktadır. Hayata, 16 Nisan 1933'te Trabzon, Akçaabat'ta "merhaba" der. Sanatla, hastalıklarla geçen çocuklu yıllarında tanışır. Rivayete göre, zatürre sebebiyle evden çıkamadığı günlerde nakliyeci babası odasının duvarını maviye boyamış, uçurtmayı duvara çivileyip ipini, -hayallerinde özgürce uçurabilsin diye- eline vermiştir! Bu yılların en büyük armağanı, ev eşyaları üzerinde geliştirilen gözlem gücünün müthiş bir taklit yeteneğine yol açmasıdır: Daktilonun çıkardığı ses, buzdolabından düşen meyveler, bir fotoğraf makinesinin çalışma prensipleri vs. Bu yetenek, sekiz yaşında ailecek göç ettikleri İstanbul'da, İsmail Dümbüllü'yü izlemesiyle gelişecek ve usta oyuncunun taklidini yapmadaki mahareti, ona Galatasaray Lisesi'nde Temsil Kolu'nun kapılarını aralayacaktır.

 

Ailenin doktor olacağı hayalleri ve özellikle de babasının "maymunluk" olarak nitelendirmesi bir yana, lise yıllarında özellikle Fransızca öğretmenlerinin verdiği destekle tiyatro yolunda yürümeye karar verir. Günaydın'ın ilk önemli oyunu, o yıllarda ABD'den henüz dönen Haldun Dormen tarafından sahneye konan Papaz Kaçtı’dır. O dönemde ailenin geçirdiği travmayı, "tiyatrocuların nikah şahitliği bile kabul edilmiyordu, çılgına dönmüşlerdi" şeklinde açıklayan sanatçı, kararlı tutumunun da etkisiyle, bir yıl sonra Ankara Devlet Tiyatrosu'na adımını atar. Yeteneğini çok daha önceden fark eden Muhsin Ertuğrul için de bu sevindirici bir karardır. Ancak Dormen'in Küçük Sahne'yi kurması ve kendisini -önceden verilen bir söz neticesinde- yeni kurulan ekibe davet etmesi, bu serüvenin kısa soluklu olmasının sebebidir.

 

Küçük Sahne dönemi, muhtemelen hayatının en renkli yıllarıdır Erol Günaydın'ın. Özdemir Asaf'la hemen her gece bir araya gelir, Kapalıçarşı'ya gidip Edip Cansever'i alır ve İstanbul'un altını üstüne getirirler. Edebiyatçıların daimi mekânı Baylan'da buluştuğu şöhretler arasında, kendisini "kara oğlan" diye çağıran Sait Faik'in dışında Attila İlhan, Haldun Taner ve Melih Cevdet de vardır. "Baylan komünistleri"nin başlıca eylemleri arasında kız liselerinde edebiyat matineleri tertip etmek, şiirler ve La Fontaine masalları okumak da bulunmaktadır. Erol Günaydın, bu faaliyetlerin hayvan taklitleri alanında büyük sükse yapmıştır.

 

Takvimler 1960'ı gösterdiğinde sinemanın da kapıları açılır sanatçı için. Önemli bir tarihtir bu; Nijat Özön ustamızı baz aldığımızda, "geçiş yılları" sona ereli on yıl olmuş ve başlangıçta Lütfi Akad'la temsil olunan "sinemacılar dönemi" etkilerini göstermeye başlamıştır. Ne var ki, Günaydın'ın anılarının izini sürmek, karşımıza bir başka manzara çıkarmaktadır. Sanatçı, yaz dönemlerinde tiyatrodan yeterince para kazanamadığı için sinemayı tercih etmek durumunda kalmıştır. Kendi ifadesine göre sinemadan anlamamaktadır ve şartların zorlamasıyla kendisini şarkılı-türkülü bir filmde, Muhterem Nur'un karşısında bulmuştur. Yönetmenliğini Sami Ayanoğlu'nun yaptığı Yeşil Kurbağalar’ın kadrosunda Altan Erbulak ve Ali Şen'in yanı sıra, Muhsin Ertuğrul kadrosundan Necdet Mahfi Ayral da vardır.

 

Yine kendi beyanatına göre "boş zamanlarında sinema yapan" ve senet-sepetle iş yapılan bir ortamda düşük ücrete talim eden Erol Günaydın'ın bakışı, “tiyatrocular dönemi”nin etkilerinin bir çırpıda yok olmadığının da bir başka kanıtıdır. Günaydın'ı döneminin sanat ortamıyla paralel düşünmemizi sağlayan gelişmeler bununla da sınırlı değildir. Özellikle ‘”geçiş yılları”nda revaçta olan "köklerine dönme" meselesinin tiyatro ayağını temsil eden sanatçı; Karagöz, Nasreddin Hoca derken, TRT döneminde, o yılların kuşaklarının belleğinden kolayca çıkmayacak başarılı bir Meddah performansına da imza atmıştır.

 

TV dizileri ve video yıllarının dışında, seslendirmelerle birlikte 160 yapımda görev alan Erol Günaydın'ın sinema filmlerinin sayısı 70'i aşmaktadır. Filmografisine genel olarak bakıldığında Atıf Yılmaz'dan Nişan Hançer'e, Aram Gülyüz'den Yılmaz Atadeniz'e, Erdoğan Tokatlı'dan Duygu Sağıroğlu'na pek çok yönetmenle çalıştığı görülen sanatçı, en çok Yılmaz Güney ve Tarık Akan'la rol aldığı filmlerden zevk  aldığını söyler. Güney'i "gururlu ve haysiyetli bir adam" olarak nitelendiren Günaydın, Çirkin Kral'ın, çocukluk yıllarından kalma bir anısını dinlemekten çok hoşlandığını ama senaryoya dönüştürmek için zamanı olmadığını anımsamaktadır.

 

İkinci sinema filminde, yönetmenliğini yine Sami Ayanoğlu'nun gerçekleştirdiği Kardeş Uğruna’nın (1961) oyuncu kadrosunda, sinemaya tıpkı Günaydın gibi 1960'ta başlayan Türkan Şoray da bulunmaktadır. Aynı yıl gösterime giren ve Burhan Bolan tarafından yönetilen Yaman Gazeteci, bir Ertem Eğilmez projesidir. Bu macera, Altan Lüpen ve arkadaşlarının soygun planlarını ortaya çıkarmaya çalışan Yaman'ın (Münir Özkul) öyküsünü konu alırken, Günaydın'ı filmde küçük bir rolde görürüz.[1]

 

Başımı Belaya Sokma (1963), Yedi Kocalı Hürmüz (1963), Erkek Sözü (1964) gibi filmler bir yana, Erol Günaydın'ın sinema serüveninde önemli bir yol ayrımı 1965 yılında gerçekleşir. 50'li yılların ortalarından itibaren pek çok projeyi paylaşan ve Küçük Sahne'de de birlikte olan Haldun Dormen ve Günaydın ikilisinin ortak sinema projesi Güzel Bir Gün İçin, aynı zamanda Dormen'in ikinci sinema filmidir. Senaryoda Erol Keskin ile birlikte imzası bulunan Erol Günaydın, filmde aynı zamanda Abbas Duran karakterini de canlandırır. Sevdikleri kadınlarla evlenebilmek için başarısız bir soygun planlayan iki kafadarın trajikomik öykülerini konu alan film, çizilen karakterler ve parlak diyaloglarıyla iki sanatçı adına gerçek bir başarı olmuştur. 1967 yılında düzenlenen 4. Altın Portakal Film Festivali, o yıl ilk ve son kez uygulanmak üzere “Milli ve Tarihi Filmler”, “Dram, Melodram, Terbiyevi ve Öğretici Filmler” ve “Komedi, Müzikal, Avantür Filmler” başlıkları altında ödüllendirmeye gitmiştir. Güzel Bir Gün İçin, En İyi Komedi Filmi dalı dışında, En İyi Senaryo ve Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisiyle de ödüle uzanır. Erol Günaydın iki Altın Portakal heykelciğinin sahibi olur.[2]

 

1966 Erol Günaydın'ın sinema hayatında bir başka önemli yıla tekabül eder. Erdoğan Tokatlı'nın Eşrefpaşalı filminde, Yılmaz Güney'le ilk kez bir araya gelir. Bu kabadayı filminde semt sâkinlerinden Mıstık'ı başarıyla canlandırır. İkilinin sinemasal yolculukları; 1966 tarihli Kibar Haydut, Kovboy Ali ve Yalnız Adam’la devam edecektir. Güney'in, Nebahat Çehre'nin başındaki şişeyi vurma sahnesiyle de akıllarda kalan Eşrefpaşalı’nın Günaydın adına önemi, eşinin doğumuna yetişememesidir. Günaydın'ın 60'lı yıllarda çevirdiği filmler arasında adı anılması gereken yapımlardan bir diğeri de Atıf Yılmaz'ın yönetiminde çekilen Ölüm Tarlası’dır (1966). Senaryosunda Yaşar Kemal'in imzası bulunan film, Güneydoğu'da yaşanan bir kaçakçılık olayını merkezine yerleştirir.

 

Bu dönemde Mehmet Dinler'in tanınmış Halide Edip uyarlaması Sinekli Bakkalda (1967) Kız Tevfik olarak karşımıza çıkan Erol Günaydın, Ülkü Erakalın'ın 1970 yılında çektiği Vur Patlasın Çal Oynasın filminde ise başlıca rolleri Gazanfer Özcan ve Lale Oraloğlu'yla paylaşır. 70'lerde, aralarında erotik furyanın sıradan bazı örneklerinin de bulunduğu Ayıkla Beni Hüsnü, Tokmak Nuri vb. filmlerde küçük rollerle karşımıza çıkan sanatçının en büyük başarısının, Lütfi Akad'ın "göç üçlemesi"nin iki filmi Düğün (1973) ve Diyet’teki (1974) rolleri olduğunu söyleyebiliriz.

 

Orhan Gencebay'lı Ben Doğarken Ölmüşüm, Gülden Karaböcek'li Duyar mısın Feryadımı ve Küçük Emrah'lı Acı Lokma ile 80'li yılların arabesk furyasında beyazperdede gördüğümüz oyuncunun bu dönemde yer aldığı en başarılı proje ise kuşkusuz Zeki Ökten'in Pehlivan’ıdır (1984). Çoğunlukla televizyon dizileri ve seslendirmeyle geçen 90'lı 2000'li yıllarda ise, neredeyse yarım asırlık dostu Ferhan Şensoy'un senaryosunu kaleme aldığı Mert Baykal filmi Pardon’da (2004) karşımıza çıkar büyük usta. Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm (2009) ve Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu'nun Orada (2009), sanatçının rol aldığı son yapımlardandır.

 

Vefatından kısa bir süre önce yapılan bir söyleşide son dönemin ödüllü yerli yapımlarına mesafeli bir tutum takınan Erol Günaydın, bu filmler kötü birer Avrupa taklidi olarak nitelendirmiş, yerli kafasıyla Avrupa filmi yapmanın sinemayı ileriye götüreceğinden kuşku duyduğunu sözlerine eklemiştir.

 

Öyküsü sanatın önemli dönemeçlerine tanıklıkla geçen, üretimleri her daim hatırlanacak olan usta sanatçımızın anısı önünde saygıyla eğiliyor, ruhu şad olsun diyoruz.

 

 

 

[1] Oyuncu, sanatının merkezine tiyatroyu oturtmasından olsa gerek, henüz ilk filminde jön olarak başladığı Yeşilçam macerasını uzun yıllar boyunca, bu filmdeki gibi küçük rollerle sürdürmüştür.

[2] Sanatçının Altın Portakal'la yolları, uzun yıllar sonra 2009'da yeniden kesişecektir. 46. Festival'de Yıldırım Önal Anı Ödülü’nün sahibi olan tiyatro ve sinemanın duayeni, konuşmasının ardından dakikalarca ayakta alkışlanır. Önal'ın parasızlık yüzünden ödülünü satmak zorunda kalmasına atıfta bulunarak şöyle konuşur Günaydın: “Kalbimin bir tarafı kırık, hüzün dolu. Yıldırım’ın sesini duyar gibiyim. Sanki ‘Sevgili Erol’cuğum, bana ödül verdiler ama paramı vermediler. Ben de bu ödülü paraya tahvil ettim. Umarım senin başına böyle bir şey gelmez’ diyor bana.