Kenan Pars ile Söyleşi
Söyleşi October 17, 2015

"Prodüktör’e kabahat buluyorsun, rejisör ondan daha az kabahatli görünmüyor. Operatör öyle. Bizde sinema güzel sanatlerdan mıdır, sanayi kolu mudur belli değil. Çalışır çırpınırsın; beri tarafta 50 lira haftalıklı adama 150 bin liralık işi teslim ederler."

Söyleşi: Orhan Kuyucaklı

Artist, 4 Mayıs 1961*

 

Şakakları kırlaşmış bukleli saç, kartal burunlu, keskin çizgili bir yüzü çevreliyor. Derin bakışlı mavi gözler, etli gözkapakları ile, açık renkli kavisli kaşlar altında, sert mi yumuşak mı pek anlaşılamayan bir mânâ taşımaktalar.

 

Ronald Colman ya da Amedeo Nazariyi hatırlatıyor. Şekil, hareketlerle birleşince daha çok Amedeo Nazzariye benziyor ama, ben bu İtalyanı oldum olası sevemedim. Hep melodramlarda, hep gözyaşı ile ilgili ağdalı filmlerde, hep Yusuf Vehbi tavrında berbat filmlerde gördüğümden olacak ona bir türlü ısınamadım.. Sensualite’de bile beğenemedim. Halbuki Ronald Colman öyle mi ya? Tanrı toprağını bol etsin bir Garip Ufuklar, bir Serseri Kral, bir Zenda Mahkûmu, bir ne bileyim Unutulan Yıllar, Kısmet yahut A Double Life unutulacak filmlerden midir yani?

 

Evet bizim şakakları kırlaşmış yakışıklı aktörümüz, tip ve mimikleri itibarile daha çok Amedeo Nazzari’yi hatırlatıyorsa da, ben onu Ronald Colman’a benzetirsem pek tuhaf  kaçmaz tahmin ederim. Filhakika onu Funda’da görenler umarım ki bana hak vereceklerdir.

 

Onu filmlerinden tanıyanlar neş’esiz, abus, yüzü gülmeyen, tatsız denecek kadar ciddi bir insan olduğuna hükmedebilirler. Halbuki hususi hayatında, tanıdığım san’atkârların en neş’elilerinden, en şakacılarından birinin bu şakakları kırlaşmış, yakışıklı aktör Kenan Pars olduğunu tereddütsüz ileri sürebilirim.

 

Büyük bayram sokağından geçiyorduk. Yanımda foto Fazıl Durukal var. Hafif hafif çiselemekte olan yağmurdan korunmak için saçak altlarından geçmeğe gayret ediyoruz. Bir ara, karşı pencerede, kırlaşmağa yüz tutmuş, bukleli açık renkli saçın çevrelediği başı gördüm, foto arkadaşa seslenip işaret ettim:

– Bu…

 

Sözümü bitiremedim:

–  Evet, diye konuştu, Kenan Pars. Oturduğu yer de yeni açtığı yazıhanesi.

 

Sonra bana döndü:

–  İstersen girip bir merhaba diyelim.

–  Olur, dedim.

 

Foto arkadaş içeri girince bizi tanıştırmak için konuştu.

– Kuyucaklı…

 

Kenan Pars gülümseyerek bana baktı ve muzip bir şekilde gözünü kıptıktan sonra konuştu:

–  Pekiyi, sizin isminiz nedir?

 

Foto arkadaş afalladı. Bir bana bir de Kenan Pars’a baktıktan sonra mes’eleyi anlayıp gülmeğe başladı. Biz zaten onun şaşkınlığı karşısında çoktan kahkahaları bırakmıştık.

 

–  Kahve, çay?

–  Teşekkür ederiz, içmeyeceğiz.

 

Kenan Pars, hemen her ciddi sözün sonunda, bir nokta koyuyormuş gibi lâtifeyi yapıştırmadan rahat edemez. Yine öyle oldu:

–  İsabet, dedi, iki kahve ellişerden yüz kuruş ederdi!

 

Sonra şeker ikram etti... Foto  arkadaşımız kutusuna uzanıp bir tane şeker almıştı ki, Kenan Pars’ın sesi kahkahaların yeniden parlamasına sebep oldu:

–  Büyüktür o şeker. İsterseniz yarı yarıya taksim edin!

 

–  Burayı niçin açtınız?

 

–  Beni arayan daha kolay bulsun diye.

 

Foto arkadaş makinayı çantadan çıkarmış resim çekmek için hazırlanıyordu. Bir poz için fazla hassas davrandığını gören Kenan Pars:

–  Kahve ikram etmedik diye, aklı sıra beni mahçup edecek!

Dedi ve hemen ilâve etti.

 

–  Pek pek yapsa negatifini ters çeker. Biz de pozitifini düzeltiriz olur biter.

 

–  Ellerimi bağlayayım da kısmetim mi kesilsin !

 

Araya girdim:

–  Batıl inanışlarınız var mıdır?

 

Gülümsedi ve şöyle cevap verdi:

–  Yok canım. Kat’iyen.

 

Kenan Pars’ın yazıhanesi gözü yormayan, samimi, sıcak ve orijinal bir yer. Duvarlar, koltuklar renk renk. Hepsi elemeği. Bütün bunlar, dekorlar kendi kreasyonları imiş. Masa, koltuklar ve duvardaki dekor cidden görülmeğe değer güzellikte. Hele duvardaki yamalar pek ömür şeyler. Düz duvarda, ayrı renkte, eski kumaş üzerine yapılan yama gibi, orijinal yamalar var. Sanki duvar, ince bir astarla kapatılmış da bir iki yeri eskimiş ve oralar başka renkte kumaşlarla yamanmış. Sanki, diyorum ama, bu yamalar meğer hakiki bildiğimiz yama imiş. Duvardaki soba borusuna ait delikleri bu yamalarla örtmüş.

 

Kenan Pars:

–  Eksik olmasın komşumuz, dedi, duvara soktuğumuz iğneyi, öbür taraftan o da bize doğru batırarak iade etti de duvara bu yamaları vurabildik.

 

O ara içeriye genç bir adam girdi:

–  Kenan Bey, dedi. Provaya gelir misiniz?

 

Pars bizi işaret ederek konuştu:

– Misafirlerim var. Biraz sonra gelirim.

 

Sordum:

–  Film için mi?

 

Güldü:

–  Yok canım, dedi, elbise provası !

 

Yakışıklı aktöre bakıyorum… Zeki, hoşsohbet, şahsiyet sahibi ve muhakkak ki iyi bir aktör. Fakat filmlerimizi hatırlıyorum, genel olarak tatmin edici değil. Oyuncularımız var, hatta rejisör ve kameraman’ımız da var. Bütün bunları ayrı ayrı tetkik ediniz, vasatın üzerinde. Ama hepsini bir araya getirdiğinizde bir acaip nesne meydana çıkıyor ki, sormayın…

 

–  Türk sinemasını nasıl buluyorsunuz?

 

–  Bu ara biraz iyi gidiyor.

 

Sonra ağır ağır devam ediyor:

–  Bu dert büyük… Bir filmi meydana getiren bütün unsurları ayrı ayrı suçlu saymak lâzım. Prodüktör’e kabahat buluyorsun, rejisör ondan daha az kabahatli görünmüyor. Operatör öyle. Bizde sinema güzel san’atlerden midir, sanayi kolu mudur belli değil. Çalışır çırpınırsın; beri tarafta 50 lira haftalıklı adama 150 bin liralık işi teslim ederler. Böyle sinema ne güzel san’at olur, ne fabrikasyon, ne de sanayi kolu… 25 kuruş fazla harcamamak için bütün filmi simsiyah çekip sermayeyi heder edenler bile vardır. Sen istediğin kadar didin.

 

–  Ecnebi rejisörlerden beğendikleriniz?

 

Sualim onu üzüntülerinden sıyırıyor âdeta. Eski mütebessim halini alıyor ve cevap veriyor:

 –  Alfred Hitchcock. Filmlerden de, onun Ölüm Korkusu’nu beğendim.

 

–  Artist olarak?

–  Bette Davis.

 

–  Yenilerden.. O eskidi şira?

– Yenilerden de Maria Shell var.

 

–  Ya aktör?

–  Sadece Anthony Quinn.

 

* Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.