Fuat Erman: 'Şirket Bir Anda Durmadı Ama Yavaş Yavaş Söndü'
Barış Saydam - Söyleşi 21 Ekim 2015

Damga'da görüntü yönetmeni Coni Kurteşoğlu’nun gözü iyi görmüyor ve filmin büyük bir kısmı flu çıkıyor. Babam fena halde çöküyor. Çünkü ablasından da borç para almış. O sırada Orhan Atadeniz Türkiye’nin en iyi montajcısı, merak etmeyin ben filmi kurtarırım diyor

Türkiye'nin en eski film yapım ve dağıtım şirketlerinden Erman Film, Erman Kardeşler olarak 1946 yılında İstanbul'da kurulur. Kurucusu Türk sinemasının en önemli yapımcılarından Hürrem Erman’dır. Başta Lütfi Akad, Memduh Ün ve Arşevir Alyanak olmak üzere Türk sinemasına pek çok önemli yönetmeni kazandıran firma, üç yüze yakın filme imza atar. Türkiye’de siyah-beyazdan renkli filme geçiş konusunda da öncü şirketlerden biri olur. Erotik film ve arabesk furyasında yapımlarını azaltan Erman Film, 1986’da üretimini de noktalar. Hürrem Erman, Erman Film’in ürettiği bütün filmleri televizyon kanallarına satar. 2003 yılında da vefat eder. Hürrem Bey’in vefatından sonra şirket, oğulları Fuat ve Nail Erman tarafından yeniden yapılandırılır. Avrupa Birliği’yle uyum yasaları çerçevesinde hazırlanan telif kanunuyla birlikte televizyonlara satılan filmler geri alınır ve şirket filmleri restore etmeye başlar. Bizler de Fuat Erman’la birlikte hem Hürrem Erman’ı hem de Erman Film’in faaliyetlerini konuştuk.

 

İsterseniz sohbete öncelikle Erman Film’in kuruluş sürecinden başlayalım.

 

Oğuz Makal, ilk sinemaların Levantenlerin çoğunlukta olduğu İzmir’de kurulduğunu söyler. Böyle bir teorisi var. Tabii ben bunun sağlamasını yapmadım, bilemiyorum. O sıralarda Hüseyin amcam var, Piyaleler’in akrabası. O senelerde de Piyaleler’in meşhur fabrikası var orada (Piyale Makarnaları). Onlar da göçmen, birinci mübadele döneminde geliyorlar. Piyaleler’in yanına gideyim diyorlar, fakat Piyaleler akraba olmasına rağmen onları çok soğuk karşılıyor. Onun üzerine Hüseyin amcam düş kırıklığına uğruyor. Ancak sinemaya yoğun ilgi olduğunu görüyor. Adapazarı’na gideyim ve sinema kurayım diyor. Bunun üzerine Adapazarı’nda Saray Sineması’nı kuruyor. O zamanlar için gayet iyi düşünülmüş bir sinema, Adapazarı deprem bölgesi olduğu için radyojeneral temel dediğimiz, birbirini tutan çeliklerle sinema birbirine bağlanıyor. Deprem olduğunda, yıkılmak yerine gelip gidiyor sinema. Ondan sonra babam o sinemaya program yapmak için İstanbul’a gelip gidiyor. Filmcilerle tanışması böyle oluyor. Sonra Sezer (Sezin) hanımla da tanışıyorlar ve birlikte film yapmaya karar veriyorlar. İlk çektikleri film Damga oluyor. Sonra Vurun Kahpeye ile devam ediyorlar.

 

Erman Kardeşler’in ilk filmi Damga’yla ilgili hatırladıklarınız neler? Çünkü Türk sinemasında en fazla speküle edilen filmlerden biri.

 

İnanın hiç konuşmadık. Bir tek konuştuğu şuydu; görüntü yönetmeni Coni Kurteşoğlu’nun gözü iyi görmüyor ve filmin büyük bir kısmı flu çıkıyor. Babam fena halde çöküyor. Çünkü ablasından da borç para almış. Ne yapacağız biz diyor. O sırada Orhan Atadeniz Türkiye’nin en iyi montajcısı, merak etmeyin ben filmi kurtarırım diyor. Ama bazı sahneler yeniden çekiliyor. Film o şekilde kurtarılıyor. Sinemalarda büyük de iş yapıyor.

 

Filmin son plânları Lütfi Akad tarafından tamamlanıyor. Burçak Evren’in hazırladığı kitapta, Seyfi Havaeri sonraki filminin senaryosunun sansüre takılması sebebiyle birkaç günlüğüne Ankara’ya gittiğini, döndüğünde ise İstanbul’daki birkaç önemsiz sahnenin Lütfi Akad tarafından tamamlandığını söylüyor.

 

İnanın o kadar ayrıntısını bilmiyorum. Ama arada bir sürtüşme oluyor. Bir uyuşmazlık oluyor ki sonunda karga tulumba Lütfi Bey’e filmi tamamlatıyorlar. Onun da o ana kadar aklında hiç sinema yapmak yok.

 

Hürrem Bey’in Lütfi Akad’la olan iletişimi hakkında ne diyebilirsiniz?

 

Biraz aşk ve nefret ilişkisiydi. Çok severdi ama aralarında zaman zaman bir sürtüşme de vardı. Hatta geçenlerde biri söyledi: “Lütfi Bey’in Hürrem Erman’la ilişkisi iyidir, fakat arkasından bir “ama” ekler.”

 

Kendi anılarında Lütfi Bey de Hürrem Erman hakkında olumsuz bir şey söylemiyor.

 

Bir de şöyle bir şey var; kitap bu tür bir hesaplaşmanın yapılacağı bir yer değil. Ama orada bir iki ince şey de var. Mesela diyor ki, Hürrem Bey beni kandırdı, bana yüzde on verecekti, yüzde beşe indirdi. Böyle ufak şeyler de var. Tabii bir de ölümden sonra daha nazik bir olay. Bir kitap bence o hesaplaşmanın yapıldığı yer olmamalı.

 

Erman Kardeşler firması aynı zamanda Doğu pazarını da keşfeden ilk firmalardan. O atılımla ilgili düşünceleriniz neler?

 

Bir iki filmden sonra Erman Kardeşler firması bitiyor. Hüseyin amcam Adapazarı’nda devam edeceğini söylüyor. Erman Film oluyor. Doğu’ya açılma gibi Doğu’dan bir şeyler alma da oldu. Araplar buradan film alıp remake yapıyordu, babam da oradan 16mm. kopyalar alıp onları remake yapıyordu. Böyle karşılıklı bir ilişki vardı. Bir de babam yapı olarak melodramı severdi. Babam anlatırdı, Irak’ta film çekmeye gittiklerinde, oradaki stüdyoları İngilizler yapmış ve o dönem için korkunç güzel stüdyolar. Sonra orada yapılan bütün o Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre filmleri Erman Film’i tepetaplak aşağı düşürüyor. Şeref (Gür) Bey’le konuştuğumuzda, renkli Hıçkırık’tan sonra bir film kötü gitse bile diğerleri iyi gidiyordu, hiç zora düşmedik dedi. Tabii bir de bankalar o zaman hiçbir şekilde filmciye kredi vermiyordu. Bakkala veriyor ama filmciye vermiyor. Bunda tabii sinemacılığın çok kaygan bir sektör olması da bir faktördü.

 

Bir de Türk filmleri yeni yeni seri üretime geçmeye başlıyor. O tarihler Türkiye’de film yapmak için de çok erken ve sıkıntılı dönemler.

 

Tabii tabii. Ama benim bildiğim bankacılarla yakın dostluklara rağmen hep evler ipotek edilir, sonra başka şeyler ipotek edilir giderdi. Bu da işi güçleştiriyordu. Bir de senet, o dönemki adıyla bono da zorluyordu. Bugün bile biraz para akışı durduğu zaman şirket sorun yaşıyor. Ferdinand vardı, bonoları o kırdırırdı. Kapıyı çalar, başını içeri uzatır, efendim bir emriniz var mı der, giderdi. Çok ciddi bir sinemacı sirkülasyonu vardı. Anadolu’dan sinemacılar gelir, bir hafta yakınlardaki otellerde kalır, şirket şirket dolaşırlardı. Hep randevusuzdu işler. Filmleri bugün kargo ile gönderiyorsunuz, o zaman öyle bir şey de yok. Bizim depocu Mehmet vardı. O sırtına koskoca bir teneke alır, içine büyük bobinler koyulurdu. Onu Topkapı’ya götürürdü, oradan da otobüslere verilirdi. Filmler o şekilde gelir giderdi. Aşağıda bir bölüm vardı. Orada filmler geldiğinde kontrol edilip tamir edilirdi. İki kişi o işle uğraşırdı. O zamanın ilkel diyeceğim şartlarıyla bugüne göre sistemini çok daha iyi oturtmuş, son derece pragmatik, izleyicisini tanıyan bir sektördü sinema.

 

Lütfi Akad ve Sezer Sezin’in Erman Film’i bırakmasının doğurduğu boşluğu Hürrem Bey nasıl kapıyor?

 

Lütfi Bey’in Kemal Film’e geçtiği bir “bozuşma dönemi” var. Orada İngiliz Kemal’i çekiyor. Biliyorsunuz, o filmin haklarını yazar iki şirkete de satıyor. Ama sonra Lütfi Bey tekrar dönüyor.

 

Vurun Kahpeye gibi şirketi ihya eden bir filmden sonra ayrılması büyük bir boşluk yaratmıştır ama.

 

Doğru. Kemal Film’in o dönem bir de öyle bir anlayışı var: Oyuncu olsun yönetmen olsun, uzun süreli kontrat yapıyorlar ve başka firma ile çalışmasına izin vermiyorlar. Mesela Ahmet Mekin ondan çok pişmanlık duyar. Ondan sonra Atıf Yılmaz geliyor. Ayrılık zaten Hıçkırık’la oluyor. O filmi Sezer hanım çekecekmiş, o olmayınca gidiyor o da zaten. Birinci Hıçkırık çok ilginçtir. Tıpkı bir Hollywood filmi gibidir. Çok iyi bir kadro, çok iyi görüntüler… Sonra Ala Geyik geliyor, Halit Refiğ asistan, Yılmaz Güney’in oynadığı ilk film.

 

 

Muhtemelen en sevdiği film de Hıçkırık oluyor.

 

Evet, çok doğru bir gözlem. Bir de kopyası yanan Kadın Asla Unutmaz filmini çok severdi.

 

Renkli Hıçkırık filmi de Türkiye’de renkli filmlerin yaygınlaşması açısından bir dönüm noktası, değil mi?

 

O zamanlar renkli film çekmeye hiçbir yönetmen cesaret edemiyor. Çünkü kuralları farklı. Renkli film banyo eden yok. Erman Film’in filmleri Londra’ya gidiyor. Bilgisi ve donanımıyla İlhan ağabey (Arakon) yaparım ben bu işi diyor ve yapıyor. Bence de çok iyi başarıyor. Orhan Aksoy’la birçok filmi o çekti. O bir çığırdır. Sonrasında da birçok kişi renkli film çekti. Işıklar çok düz oldu. Sonra yavaş yavaş öğrenildi.

 

Hürrem Erman’ın yönetmenlerle çalışma tarzı nasıldı?

 

Bir tek Hıçkırık’ta bütün prodüksiyon sürecinde bulunmuş ama yönetmene karışmak için değil de seti görmek için. Ondan sonra hiçbir şekilde çekim esnasında ve çekimden önce gitmedi. Çekimden önce Orhan Aksoy gelirdi. Senaryo okunurdu ve herkes kendi fikirlerini söylerdi. Ama çekim esnasında hiç karışmazdı. Tek müdahale ettiği, yani müdahale de değil ama güzel olmasını istediği, müzik bölümüydü. Orada çok heyecanlanırdı. Bir de Gelin’in finalinde karışmış. Orada ölen çocuğun arkasından koyunun gitme sahnesinde. Lütfi Bey tabii yapı olarak fazla melodramatik ve duyguyu sömürecek şeylere karşıydı. Fakat o da fena olmamıştı, film kaldırmıştı.

 

Soldan Sağa: Lütfi Ö. Akad, Semih Evin, Memduh Ün

 

Erman Film başta Lütfi Akad, Semih Evin, Memduh Ün ve Arşevir Alyanak olmak üzere Türk sinemasına pek çok yönetmen de kazandıran bir firma. Hürrem Bey beraber çalıştığı yönetmenlerde en çok aradığı özellikler nelerdi?

 

Seyirciyi iyi bilen birisi olmasını isterdi. Şimdi tabii hiç olmayan bir şey, örneğin Şeref Bey Erman Film’de başlıyor ve oradan emekli oluyor. Şimdi siz hiç böyle insan görebiliyor musunuz? Büroda çalışan insanlar konusunda hem sektörü bilmeleri hem de sadakat önemliydi. Orhan Aksoy’u da melodramı iyi bilen biri olduğundan ve filmleri iş yaptığından aldı. Ama kesin bir şekilde şunla çalışmayız diye bir fikri yoktu.

 

Hürrem Erman çok otoriter ve disiplini biri olarak anılıyordu. Sinema dışında da böyle miydi?

 

Evet, normal hayatında da öyleydi. Çok mesafeli biriydi. Lütfi Bey, Adapazarı’na gittiğinde ilk defa orada Hüseyin amcamla tanışıyor. Lütfi Bey’in çok güzel bir analizi var ki çok doğru. Çok mesafeli, asık yüzlü bir insan ama duygusallığını kapatmak için diyor. Hürrem Erman için de öyle denilebilir. Odasına kapı çalınarak girilirdi. O dönem patronların bir çoğu böyleydi.

 

Erman Film’in biraz da çözülüş sürecinden bahsedelim isterseniz. Renkli filmlerden sonra çöküş nasıl başlıyor?

 

Arabesk filmlerin başladığı dönemde çöküş başlıyor. Arabesk dönemini hiç ama hiç sevmezdi. Sadece iş yapılsın, şirket yürüsün diye Müslüm Gürses’le Orhan Gencebay’la filmler yapıldı. Ama onun gözünde Erman Film bu değildi. Bir anda durmadı şirket ama yavaş yavaş söndü. Üniversite eğitimim için dışarıdaydım ben, sonra döndüm. Pek de gidip rahatça konuşulabilecek biri değildi. Bir gün büroya gittim. Bu konuda ben bir şeyler yapmak istiyorum dedim. Bana politik bir cevap verdi. Ben bir şey görsem, ben bir şey yapacağım dedi. O şekilde bir kesinti oldu. Rıza Kıraç kitabında onu güzel yazmış annemin ağzından: “Bir senaristten bir şey bekliyoruz, bir türlü gelmiyor diye (Hürrem Erman) strese giriyor. Sonra çocuklar da dışarıda, Avrupa’da. Oturduk karı koca ağlıyoruz.” diyor. O bölümün başlığı da “Hürrem Erman Yalnızlaşırken”dir. Ama tabii o sadece Hürrem Erman’ın değil, Yeşilçam’ın yalnızlaşmasıydı. Yoksa ne olacak senaryo sonra da gidiyordu. Gökçe Çiçek çekilirken senaryo yazılıyormuş. Ama oradaki o stres biraz da yaşla ilgili bir şey.

 

Hürrem Bey daha sonra bütün filmlerini satıyor. O konuda siz ne düşünüyorsunuz? Çok zor bir karar.

 

Bana sorarsanız doğru bir karar da değil. Çünkü şöyle düşünün, filmler satılıyor ve çok büyük paralara değil. Ama bunlar yapımcılara büyük para gibi geliyor. Yapımcıların söylediği şey şu; bunlar TRT’de şu kadar defa oynadı, bunları kim alacak, kim gösterecek… O yüzden de satalım deniyor ve satılıyor. Ben çok üzülmüştüm ve bence doğru bir karar değildi. Sonra Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde telifle ilgili bir yasa çıktı ve biz o filmleri geri aldık.

 

Hepsini geri alabildiniz mi?

 

Hepsini aldık. Sadece biz değil başkaları da aldı.

 

Peki sizin o dönemde babanızla bir tartışmanız oldu mu?

 

Olmadı, çünkü ben alacağım cevabı biliyordum. Filmler benim, kimse karışamaz diye… Onun için öyle bir karar verdim. Ama yanlıştı, zaman onu gösterdi. Arkasından niye sattı sorusu geldi. Para için mi yoksa o dönem bitti, o yılların anılarını kapatmak için mi… Onları bilemeyeceğim tabii. Pek çok faktör vardır.

 

Son döneminde verdiği söyleşilerden ve anılarını yazmama konusundaki ısrarından biraz da geçmişe set çekme gibi bir düşüncesi var sanki.

 

Evet. Anılarını yazmamasını ben hiç anlayamadım, çünkü başkaları da geldi, siz konuşun biz kaydedelim, yazalım dediler. Onu da kabul etmedi. Anılarını yazmak insanlarda biraz da “hayatım bitti” demek oluyor. Bazıları bunu kabulleniyor ve geçmişe bir şey bırakayım diyor. Bazıları da hayır diyor. Onlar için anılar ölümü çağrıştırıyor. Ama bunun kabullenilmesi gerekir.

 

Aldığınız filmleri restore ediyor musunuz peki?

 

Aldıklarımızdan yirmi beş kadarını restore ettik. Televizyonlardan teklifler geldikçe aldığımız paranın büyükçe bir kısmını oraya yatırıyoruz. O şekilde devam ediyor. Etme niyetindeyiz. Benim anlayamadığım siyah-beyaz filmlere televizyonlardan niye ilgi yok? Alıp çok geç saatlere atıyorlar. Halbuki insanların bayıldığı filmler arasında onlar da var.

 

Göç üçlemesinin DVD setinde Diyet filminde blurlanmış bir sigara sahnesi var. Onun sebebi nedir?

 

Sormayın. Onu Gala Film’e verdik. O filmlerin bizde blurlanmamış kopyası da vardı. Bize bir şey söylemeden, acele mi ettiler ne yaptılar, blurlanmış halini bastırdılar. İnanın on, on beş kişi telefon etti. Onlara burada blurlanmamış DVD yapıp gönderdik. Çok kötü oldu. Şimdi bir daha yapılırsa, bir de restore edilmiş olacak. O çok aceleye geldi ve zamansız oldu.

 

Çıkardığınız DVD’lerde en çok hangi filmlere talep oluyor?

 

Aslında DVD’de hiç iş yok. Orada iki şey var: Birincisi DVD firmaları hep sattığım üzerinden yüzde veririm diyor. Bu bizim işimize gelmiyor. Çünkü biz o raporları takip edebilecek durumda değiliz. Verdikten bir sene sonra iki bin beş yüz lira gibi bir para geliyor. Biz de ona amenna diyoruz. Bildiğim kadarıyla Barış Manço’nun Baba Bizi Eversene filmi satıyor. Sonra da Lütfi Akad filmleri geliyor. Ama DVD henüz oturtulamamış bir şey.

 

Fotoğraf: İbrahim Yavuz Özer