Sinema ve Tiyatromuzun Kıymetli Yıldızı: Ayfer Feray
Söyleşi October 24, 2015

"Onun soyadı hakkında merakımı çeken bir taraf vardır. Belki sizlerin de dikkatinizi çekmiştir: Ayfer adını hecelere bölüp, son heceyi başa alırsanız Feray oluyor. Soyadı filhakika bununla ilgi ama, onun asıl soyadı başka imiş."

Artist, 6 Nisan 1961

Söyleşi: Orhan KUYUCAKLI

 

Yumuşak koltukların sıralandığı dört tarafı kapalı odaya giren çıkan eksik değildi. Bunlar arasında günümüzün birçok meşhur simasını görmek mümkündü. Bir bakıyorsunuz ince yapılı, nazik tavırlı Haldun Dormen karşınızda; bir bakıyorsunuz kısa müddet içinde sinemada da üstün bir san’atçı olduğunu kabul ettiren Ulvi Uraz önünüzden geçiyor. Aynı anda Yılmaz Gruda’yı telefon başında, “Son Baskı”nın sevimli “Canavar”ı Altan Erbulak’ı palabıyıklarını okşayıp ufak ufak kahkahalar atarak etrafa neş’e saçarken bir arkadaşının yanında görüyorsunuz.

 

Burası Küçük Sahne Tiyatrosu kulisinde bir odadır. Karşımda Küçük Sahne’nin demirbaşlarından Ayfer Feray var. Ayfer Feray da Küçük Sahnenin diğer san’atçıları gibi bilhassa değişik havası, orijinal tipi, kısacası şahsiyetile dikkati çekiyor. Kısacası Küçük Sahne’de büyük san’atçılar mevcut. Ayfer Feray bunlardan biri.

 

Ayfer Feray’a san’at hayatı hakkında bir sual sorsanız, alacağınız cevap kısaca şu olacaktır:

“İzmirde başladım. Önce sinemaya girmiştim. Bir şirket hesabına iki filmde oynadım. Bargama Sevdalıları’nı bitirdiğimde Şakir Sırmalı ile tanıştım. Sırmalı “Efelerin Efesi”ni yapacaktı. Onunla bir anlaşma oldu. Dahili sahneler için İstanbula gelmiştim. Geliş o geliş! Sene 1955. İlk defa Papaz Kaçtı piyesile Haldun Dormen’de sahneye çıktım.”

 

Ayfer Feray’a sordum:

–  Bir ara sahneden ayrılmıştınız galiba. Sebep ne idi?

 

Gülümsedi. Hiç sorma, der gibi bir hareketi takiben cevap verdi:

 Hususi!

 

–  Ayrılık ne kadar devam etmişti?

Üç sene.

 

–  İkinci defa dönüşünüzde ilk defa hangi sahnede çıktınız?

Cevap tahmin ettiğim gibi idi:

Yine Haldun Dormende…

 

Onun soyadı hakkında merakımı çeken bir taraf vardır. Buna dair sorduğum sual ise tahmin ettiğim gibi değildi. Belki sizlerin de dikkatinizi çekmiştir:

Ayfer adını hecelere bölüp, son heceyi başa alırsanız Feray oluyor. Soyadı filhakika bununla ilgi ama, onun asıl soyadı başka imiş. “Adsay”ın söylenişi zor olduğu için bırakılmış.

 

Ayfer:

Bana çocukken Feray da derlerdi, diyor. Adıma uygun bir soyadı ararken, Feray hatırıma geldi.

 

Son olarak Kırık Plâk ve Ayşecik Şeytan Çekici filmlerinden oynayan Ayfer Feray, Şeytan Çekici’nin rejisörü Atıf Yılmazla yeni bir film çevirmeğe hazırlanıyormuş.

 

–  Atıf Yılmaz’ı nasıl buluyorsunuz?

Mânâlı dudakları bir huzur ifadesile kıvrılırken sualimi şöyle cevaplandırdı:

Çok iyi bir rejisör. Onunla, severek ve çok rahat çalıştığımı söyleyebilirim.

 

Ayfer Feray, günlük işleri aynı günün saatlerine sığdıramayanlardan olsa gerek… Bir taraftan bana söz yetiştirmeğe çalışıyor, bir taraftan da çantasından çıkardığı sandeviçi atıştırıyordu.

 

–  Niçin böyle?

Dedim. Hemen cevapverdi:

Her zaman böyle değil.

 

Sonra düzeltti:

Daha doğrusu yüzde 80 böyle… Altı Tiyatrosunu da bir göreyim, demiştim. Onun için sandeviç yiyerek sahneye çıkıyorum.

 

–  Son oynadığınız piyes?

Gazebo.

 

Sonra şu izahatı verdi:

Gazebo 4 Nisana kadar sahnede... Bundan sonra çok istendiği için 4 Nisandan 18 Nisan’a kadar “İkinci Baskı” tekrar oynanacak. 18 Nisanda perdemiz “Samanyolu” ile açılacak. Aşağıda yani, Atlasta da Sokak Kızı Irma başlayacak. Irma müzikal bir komedidir.

 

İlâve etti:

Bu arada ben bir ay bir buçuk ay kadar istirahat etmiş olacağım. Dolayısile telaşlı halim kalmayacak, sahne arasında sandeviç yemekten kurtulacağım. Hemen atıldı: Aman ters olmasın, dedi. Sandeviç yemekten kurtulacağım demek istiyorum. Aksi takdirde tiyatrodan kurtulacağım gibi oluyor.

 

Onun röportaj yaptırmadığı, gazetecilerden kaçtığı, daha doğrusu her gazeteci ile konuşmak istemediği kulağıma gelmişti. Konuşmadaki titizliği bana bunu hatırlattı. Duyduklarımı kendisine nakledince gülümsedi. Mevzuun bu noktaya gelmiş olmasından memnun kaldığını anlamak zor değildi. Kelimelerin, hatta hecelerin hakkını vere vere, tane tane konuştu:

 

Röportaja ve gazeteciye karşı tutumum yanlış anlaşılmıştır. Söylediğim çok şeyler yanlış anlaşılmıştır. Söylediğim çok şeyler yanlış yazıldı. Bir kelime, bir cümle insanı bambaşka tanıtmağa yetiyor. Yoksa gazeteciye ve röportaja antipatim yoktur.

 

Tekrar sinema mevzuuna döndük. Bu defa Batı sinemasından söz açıldı:

–  Son seyrettiğiniz filmler?

Filmden, rejisörün değil de yazarın adını ileri sürerek bahis açtı:

Tenesse Williams’ın son gördüğümüz filmini (Bir Yaz Macerası) çok beğendim. Bilhassa Katherine Hepburn oyunu şahane idi.

 

– Öbürleri nasıldı?

Montgomary Clift’in dümdüz, çok güzel bir oyunu vardı. Onu zaten beğenirim.

 

Biraz durdu. Sonra devamla şunları söyledi:

Ekonomik oyuncuları, yani çok hareket yapmayan oyuncuları severim (Tam karşılığı bu da değil ama…) Alec Gunn favorimdir. En sevdiğim oyuncudur.

 

–  Başka sevdikleriniz?

Düşünmeğe lüzum görmeden cevap verdi:

Tiyatorumu, arkadaşlarımı, önemlidir: Patronumu çok severim; Çünki patron gibi değildir.

 

–  Üzüntünüz nedir?

Bir tek üzüntüm var: henüz istediğim, sevdiğim bir rolü oynayamadım.

 

Bütün bu konuşmalar tamam 10 dakika içinde olmuştu. Küçük Sahneye gelişimde saat 20, 40 idi. Şimdi ise 20,50… Ayfer Feray 10 dakika içinde de sahneye hazırlanacaktı…

 

–  Biliyor musunuz, dedi, 10 dakikada hiç bir oyuncu makyajını yapıp sahneye çıkamaz.

 

Küçük Sahne Kulisindeki odaya yine ünlü kişiler girip çıkıyordu. Ama artık bu kişilerin konuşmalarına bir heyecan, hareketlerine bir çabukluk, hallerine bir telaş havası hakim olmağa başlıyordu. Buna pekâlâ sahne heyecanının başlangıcı denebilirdi.

 

Ayfer Feray durumun izahını yaparken san’atçı arkadaşlarının fikirlerini dile getiriyor gibiydi:

Her şeyim böyle telâşlı... Berbere gidişim böyle, röportajım böyle… Hep telâş, her zaman telâş... Bu telâş öldürecek beni!

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.