Türk Sahnesinin Büyük Komedyeni: Münir Özkul
Söyleşi 14 Kasım 2015

Ben kendim bir tiyatroya gidip ''beni alın'' demeye çok utanırım, yapamam bunu. Anlatmıştım ya mahçup insanım. Sınıf arkadaşlarımın önünde ders anlatmıya bile utandığım için başıma gelmiyen kalmamıştı...

Söyleşi: Olcayto (Artist, Sayı 7, 1 Temmuz 1960)

 

Münir Özkul “Bafra” sıgarasını yaktı. Koltuğa oturdu; bacak-bacak üstüne attı:

 

– 1925 te Bakırköy’de doğdum, dedi. İlkokuldan sonra Bakırköy Ortaokulu’nu bitirdim, 1941 de. Annemin ailesi askermiş. Hep “paşa olmamı” isterdi. Lise mi? Gezmediğim lise kalmadı! En sonunda İstanbul Erkek Lisesi’nden çıktım. Neden mi çok lise değiştirdim?

 

Bakın anlatayım..

 

Ayağa kalktı. Rejisör Burhan Bolan ve ben, Münir Özkul’un Bakırköy Hatboyu Caddesi 52 Numaralı evindeyiz. O tıpkı sahnede oynar gibi geniş jestler ve zengin mimiklerle anlattığı sahneyi çiziyor, boyuyor, canlandırıyor. Bu özelliği hoşuma gitti. O kadar memnun oldum ki Münir hemen anladı. Anlatma hevesiyle devam etti:

 

– Kimya öğretmeni vardı. Adı da “Deli Hulûsi”.. Öğrenciler böyle koymuş adını.. Ben çok korktum ondan.. Tahtaya kaldırır; sual sorar. Birazcık bilmeyeni, takılanı kafasından tutup duvara “takk!.”, “takk!” diye vururdu!. Kulağından tutar asılır, işkence yapardı. Ben de kimya dersinin olduğu günler mektebi “asmaya” başladım. Nuruosmaniye Kütüphanesine gider, AKBABA cildinin, hâlâ aklımda olan 6065 diye numarasını söyler. Alır, okurdum. Saat 11 oldu mu doğru Şehzadebaşı’na, sinemalara!.. Akşama kadar film seyreder. Uyur, uyanır; 4 ü 20 treniyle eve dönerdim. Bu macara evden duyuldu. Babam emekli subay.. Bütün kardeşler onun emekli maaşıyla geçiniyoruz. Ben resmî okuldan kaçınca babam beni hususî okula yazdırmaya karar verdi.

 

Gayet sâkin, halden anlar bir edâ ile beni başka okula yazdırmaya karar verdiğini söyledi. Aramızda dramatik bir sahne geçti:

 

– “Bak oğlum, ben emekliyim. Seni ne kadar çok sevdiğimi bilirsin. Bu halimde seni paralı mektebe vermek imkânsız denecek kadar zorsa da ben bu güçlüğe katlanacağım. Tek sen bir sene kaybetme, sınıfta kalma!. Bir an önce elin ekmek tutsun. Baba eline bakma.

 

Bir çok şeyler anlattı. Ben gayet ciddi, hazin bir pozda dinledim. Elimden tuttu. İstanbul Lisesi’nden tasdiknamemi aldı. Aynı gün Hayriye Lisesi’ne görürdü. O zaman Hayriye Lisesine çocuklar “Hayriye palas” derdi. Dersleri, imtihanları hafif tutarlardı. Havası daha serbesti. Talebe okumak için para ödediğinden hocaların öğrencilere yaptığı muamele de yumuşaktı.

 

O gün Hayriye “Palas” a yazıldım. Babam hademelere bile tembihte bulundu. Benim ne kadar utangaç olduğumu biliyordu. Ben zaten geçenlerde bir ruh doktoruna psikanaliz yaptırdım kendimi. Netice şu çıktı: ben çok utangaç bir insanmışım. İnsanlar mesleklerini boşuna seçmiyor. Utangaç olmamın reaksiyonu, içe kapalı olmamın reaksiyonu. Patlamak, boşalmak ihtiyacı beni aktörlüğe sevkediyormuş.. Ya evet, işte böyle.. Ben o gün yazıldığım sınıfa gittim. En arkalarda boş bir sıraya geçtim. Zil çaldı: Ders zili.. Önümüzdeki kitaba bakarken sınıftaki talebe birdenbire “Gürr!” diye ayğa kalktı. Ben de bu gürültüyü duyunca hoca geldiğini anlayıp ayağa kaltım. Bir de baktım ki ne göreyim? Hani, İstanbul Lisesinin bana korkudan bıraktıran, beni oradan kaçırtan “Deli Hulûsi” kürsüye çıkmamış mı. Burada da kimya hocası değil miymiş?. Hadi, şimdi gel de Hayriye “Palas”ı da bırakma?...

 

Münir Özkul hem anlatıyor, hemde bir rejisör gibi mizansen yapıyor:

 

– Gel Burhan yanıma, bak göstereyim, Deli Hulûsi nasıl döverdi? gibi tarifli bir konuşma.. Yerinde oturup put gibi, baston yutmuş gibi soğuk, üstten bir konuşma değil.. Kendini konuşmaya veriyor, anlattıklarını tamamen, tekrar aynen yaşıyor. Ben Münir Özkul kadar, “kendini hayata veren”, rahatça bırakan, samimiyeti son derece gelişmiş bir başka aktör daha tanımadım. Hattâ, buna “başka insan” bile diyebiliriz. Aslında gerçekten utangaç.. Fakat çevresini, sevdiklerini bulunca “kendi kendisi olabilen” ender insanlardan..

 

Yerine oturdu. Ben boyuna sual soruyorum. Oda hiç düşünmeden fakat not etmeme imkân ve fırsat vermek için ağır-ağır anlatıyor. Kafasında bir “tempo” şuuru var ki müzikte ses zamanını ölçmek için kullanılan “metronom” gibi hassas ve yerinde… “Çocukken de aktör olmak ister miydiniz?” gibi bir soruma karşılık verdi:

 

– Ben karikatürist olmak isterdim. Cemal Nadir’i çok severdim. AKBABA ciltlerini okumamın etkisiyle olacak. Şu tuhaf şeye bakın ki YENİSABAH’ın karikatürcüsü Altan Erbulak da aktör olmak istermiş! Nitekim, şimdi sahnede de oynuyor. Ben o yaşlarda, altıncı sınıfta, 14 yaşımdayken seviştiğim bir kız vardı. İstikbal üzerine projeler kurar, yeşil pancurlu saadet yuvalarından bahsederken, çok romantik bir sahneydi, bana “Ne olacaksın sen? Hangi meslek?” gibi bir şey sordu. Ben böbürlenerek göğsümü kabarttım:

 

– Karikatürist!. dedim.

 

Kız anlıyamadı, nasıl anlasın? O zamana kadar böyle meslek olduğunu duymamış bile.. “Nedir O?” dedi. İzah ettim:

 

– Canım hani resim gibi bir şey?. Komik resimler!. Bu komik resimleri çizene de karikatürsit derler!..

 

Hâsılı olamadım karikatürcü.. Yalnız Çoban Mehmed’in bir karikatürünü çizmiştim. Bir sayı çıkan bir dergiye yollamıştım. O derginin ikinci sayısı çıkmadı, battı. Onun için neşrini bile göremedim.

 

– Ya bu aktörlük, sahne aşkı?

 

– Bizi Mösyö Miltiyadi “zehirledi”. Kanımıza aktörlük “mikrobunu”, nur için de yatsın Bakırköy’deki Miltiyadi Sineması sahibi Miltiyadi Efendi sokmuştu. O seneler sinemasına en iyi Fransız filmlerini getirirdi. Kendi eliyle film seçerdi. Fransızca bilen, Fransada yaşamış; kültürlü, aydın bir insandı Miltiyadi.. Biz bu filmleri göre-göre, değil mi Burhan, sinemaya “tutulduk” Oradaki aktörler bizim için imrenilecek, özenilecek kahramanlardı. Hafta da bir gece de tiyatro oynardı bu sinemada.. Kimler gelmezdi ki: Raşit Rıza, Ertuğrul, Sadi Tek, Naşir ve Karakaş kumpanyaları.. Seyyar tiyatrolar.. Meşhur Ermeni aktörü Karakaş bir perde dram, bir perde komedi oynardı. Dramda ağlar, komedide katılırdık gülmekten bir saat içinde.. Bir gece Karakaş oynuyordu. Mevzu icabı tam gece yarısı saat 12 yi vurunca fantoma gelecek ve kont rolündeki Karakaş’ı öldürecek. Salonda “çıt” yok.. Sinek uçsa duyulur. Tam bu sırada bir çalar saat “dann!”, “dann!” diye geceyarısını, 12 yi vurmaya başladı. Karakaş cebinden ufak saati çıkarıp baktı. Bütün Bakırköy halkı da salonda nefeslerini kesmiş dinliyor. O mâlûm Ermeni sivesiyle:

 

– Acep saat kaçtı ki? diye kendi kendine sorunca, salonun arka tarafından meşhur Lotaryacı Mıgır yerinden kalkıp bağırdı:

 

– Tamamı tamamına on bire çeyrek vardır!..

 

Bütün salon “Gürr!” diye kahkahaları koyvermez mi? Karakaş Efendi burada rolü bıraktı; ayağa kalktı, sahnenin önüne geldi:

 

– “Muhterem hazirun (hazır bulunan kimseler) biz burada gayet ciddi bir dram oynoruz.. Şimdi gülmiyelim. Bu dramın hitamında (sonunda) bir perdelik komedimiz vardır. Onda hep beraber güleriz!..” dedi.

 

Bir cıgara daha yaktı Münir Özkul.. Ceketten, kravattan, sıkıntıdan, sun’ilikten, lüzumsuz merasimden hoşlanmıyor. Gerçeten san’atçı mizacı her davranışında görülüyor.

 

– 1941-44 yıllarında Bakırköy Halkevine girdim. (Bu Halkevlerini kapatanların gözü kör müdü? Ne büyük faydaları olmuş bu yurda?) Şimdi NEPTÜN FİLM firması sahiplerinden, senarist Sadık Şendil bizim rejisörümüzdü. Değil mi Burhan? Biz hepimiz günlerimizi orada geçirirdik. Sadık Şendil bize ilk ders olarak:

 

– “Tiyatro babanızın evidir! O kadar tabiî ve samimi olun!” demişti. Yıllar sonra Muhsin Ertuğrul da aynı şeyi söyledi:

 

– “Tiyatro ve sahne babanızın evidir. Orada öyle oynayın!” dedi. Şimdi Burhan Bolan ile “Stanislavski”nin bir kitabını tercüme ediyoruz. Sahne san’atı üzerine.. Adı da “BİR AKTÖR HAZIRLANIYOR.. O Fransızca ve İngilizce bilir. Ben de sahne dili yönünden yardım ediyorum. Beraber çeviriyoruz. Yakında yayınlıyacağız. Bu kitabı, sanki zehirmiş gibi, kütüphanelerden alıp evlerine saklayanları gördüm. Sırf kendileri bilsin de başkaları öğrenmesin diye! Siz böyle bir san’at ve kültür “hırsızlığı” tasavvur edebilir misiniz?

 

Oysa, aydının ödevi bu çeşit eserleri içinde bulunduğu topluma vermek değil midir? Öğretmek, bildirmek, aydınlatmak değil midir? STANİSLAVSKİ’nin üç kitabını daha seçtik. Onları da tercüme edeceğiz. 

 

– Profesyoner tiyatro hayatınız nasıl başladı?

 

– Ben kendim bir tiyatroya gidip “beni alın” demeye çok utanırım.Yapamam bunu.. Anlatmıştım ya mahçup insanım. Sınıf arkadaşlarımın önünde ders anlatmaya bile utandığım için başıma gelmeyen kalmamıştı. 1943-49 yıllarından Sadık Şendil beni Ses Tiyatorosu’na tavsiye etmiş. Çağırdılar. Zaten çağırmasalar gidemezdim. Şahin Tek’in yazdığı “Aşk Köprüsü” isimli oyunda sahneye çıktım. Bir Ermeni rolü yapıyordum. Tevhid Bilge de oradaydı. İki tiyatro mevsimi Ses’te çalıştım. 1951-52 de Küçük Sahne” açıldı. Kadroyu Sami Ayanoğlu yapıyormuş. Rejisör Sırrı Gültekin Sami Ayanoğlu’na beni tavsiye etmiş. Sami Bey de kadroya aldı. Orada Muhsin Ertuğrul’la tanıştım. Beş yıl Küçük Sahne’de çalıştım. Beş yıl…

 

Durdu, hayallere daldı. Cıgarasından bir nefes çekti. Benim de aklıma 1951-56 yılları geldi:

 

– Oradaki ilk oyun?

 

– “Yarış”.. İlk oyunum “Yarış”tı.. Küçük Sahne kapanınca boş kaldım. Vasfi Bey (Vasfi Rıza) Şehir Tiyatrosu’na çağırdı beni. İki sene de orada çalıştım. “Gönül Kaçanı Kovalar” adlı oyunla başladımdı. Geçen yıl, 1959 da ilk defa olarak kendim müracaat ettim: Devlet Tiyatrosu’na gittim:

 

– Beni alın! dedim. Demek ki artık eski utangaçlığım azalmış? Kontrat yaptık. Ayda 2000 lira maaş.. Ama bunun 500 ü kesiliyor. Beşyüzünüde borçlarıma veriyorum. Ankarada bir pansiyon tuttum. 59-60 tiyatro mevsimini “âsude bâhar ülkesi” ndeki gibi huzur içinde geçirdim. Orada o kadar değiştim ki en sevdiğim içkiyi bile bıraktım. Ne temiz bir havası, manevi atmosferi var Ankaranın bir bilseniz? Beni yeniden, yepyeni bir ruhla adetâ gençleştirdi, kuvvetlendirdi. Kendimi dinlemek fıssatını buldum.. Tiyatrodaki arkadaşlar temiz, samimî, dürüst kimseler.. Tiyatro ve san’attan başka bir şey düşünmüyorlar. Dedikodu, hırs, kıskançlık, çekememezlik, karpuz kabuğu diye bir şey asla yok!. Daima çalışıyorlar, hep kendi mesleklerinde ilerlemeye bakıyorlar. Sonra arkada Devlet Konservatuvarı var. Harbiyeyi bitiren nasıl subay  olursa orayı da bitiren aktör ve aktris olacağını biliyor. İstikbal endişesi, geçim kaygusu diye huzur bozucu şeyler yok..

 

Tiyatroyu İstanbuldan çok daha fazla ciddiye alıyorlar. “Ay film çevireceğim, vay dublaja geç kaldım. Nasıl etsem de provadan çabuk kaçıp filme gitsem” gibi düşünceleri yok.. Ankaradaki tiyatro hayatımdan çok memnunum. Orada senelerce kalabilirim.

 

– Bir milyonunuz olsa ne yaparsınız?

 

– O zaman tiyatroyu bıraktır, Burhan Bolan ile film çeviririm. Rejisörlüğü Burhan’a veririm. İki sene evvel tiyatroyu bırakacaktım. Burhan vazgeçirdi.

 

– Sizin gibi gerçek aktörün, tiyatroyu bırakması nasıl olur?

 

– Oluyor işte! İnsan çok sevdiği şeyden daha çabuk kaçıyor.. nankörlük görünce, yersiz hareketlerle karşılaşınca herşeye küsüyor.. Ama şimdi böyle şeyler düşünmüyorum. Hayatımın en verimli senelerine girdim.

 

– Onun sırasında kendinizi unutup rolünüzü yaşıyor gibi olur musunuz?

 

– Role kendinizi kaptırdığınız zaman oynadığınız insanın duygularını benimsiyor, kendinizde hissediyorsunuz. Bu o kadar tatlı bir zevk ki tarifi imkânsız.. Zaten sahnenin çekiciliği burada.. Hiçbirşeyde bulunmayan bir zevk…

 

– Koleksiyon merakınız var mı?

 

– Tablo ve klâsik, stil eşya topluyorum.

 

Bu sırada Münir Özkul bizi yukarı çıkardı. Kaleksiyonlarını gösterdi. Çallı İbrahim, Nazmi Ziya ve diğerleri.. Fotograflar çekilirken hanımı geldi. Münir Özkul’un dokuz yaşında bir kızı ve beş yaşında bir oğlu var: Hayriye ve Ferdi.. Oğlu Ferdi, Münir Özkul’un anesinin ölmünden sonra doğmuş. Kızına da annesinin adını vermiş.. Bu arada ben sual sormaya devam ediyorum. Münir Özkul seneleri, tarihleri aklında tutmuyor. Nişan tarihini parmağondaki yüzüğü çıkarıp söyledi: “28.2.1949” dedi. Doğduğu ay ve gün: 15 Ağustos..

 

Telefonu çaldı: “Alo orası 71 68 31 mi?” Bir genç kız telefon ediyor; fotograf istiyor, konuşmak istiyor, görüşmek istiyordu. Münir Özkul “Benim sizin kadar kızım var, ama?..” dedi, geldi, kotuğuna oturdu. Fotograflar, çekilirken hep hareketli sahneler tertipledi. Mum gibi durup poz vermenin gülünçlüğünü o kadar iyi biliyor ki.. Hani bir mizahçı, hicivci Münir Özkul da var, demek gerekir. Toplumu espriyle tenkidi gayet ince ve zarif..

 

Çaylarımızı içerken gene Stanislavski’nin kitabından söz açtık. Münir Özkul:

 

– İngilizce bilenleri itham ediyoruz, dedi. Eleştirmeciler ukalâlık edeceklerine niçin bu kitabı şimdiye kadar tercüme etmezler? Tiyatroyu sevdiklerini durmadan söyleyenler için bu bir münevver sorumluluğudur. Tiyatro seven ve yabancı dil bilen insanlar tiyatro hakkında yazılmış değerli kitapları şimdiye kadar niçin tercüme etmediler? Türkiyede tiyatro san’atı üzerine çevrilmiş kaç kitap var?  Kaç mütecim yapmiş kaç kitap var? Kaç mütercim yap karşı yapılmış bir hainliktir..

 

Konuşmalarımız hep tiyatro konusunda uzadı gitti. Münir Özkul’un öğretmen iki ablası var. Onlarla da tanıştım. Muhterem pederleri de evdeydi. Ben bir saat kadar konuşmak üzere gelmiştim. Fakat sohbet, söyleşi, ne denirse densin, muhabbetimiz o kadar tatlı devam etti ki tam beş saat sürdü. Fakat ben nasıl geçtiğini farketmedim. Rejisör Burhan Bolan Fransadaki çalışma hayatından ve Fransız sinemacılarından bahsetti. Saat sekizde ayağa kalktım. Münir Özkul beni uğurlarken:

 

– Vallahi hayatımın en tatlı röportajı oldu, dedi.

 

Ben de aynı hisleri duymuştum:

 

– Benim de yaptığım en güzel mülâkat, konuşma bu oldu, diyerek mukabele ettim.

 

Bakırköy İstasyonundan trene binip dönerken düşünüyordum: Buraya gelirken niçin bu kadar sevinçli değildim de dönerken bu kadar memnunum? Bir insan, hele Münir Özkul gibi bir insanı tanımak, emin olun, sevgi pınarlarınızın çağıldamasına sebep oluyor ve insanı mutlu yapıyor…