Uluçay'ın Sanatını Coşturan İmkânlarının Kıtlığıdır
Neslihan Demirci - Yorum December 07, 2015

Hasanali Yıldırım’a göre, Uluçay’ın dehasının izleri, filmlerinden daha çok Küller ve Kemikler başlığıyla raflarda yerini alan metninde saklı. Bu açıdan bakınca deha, karşısına çıkan bütün engelleri aşmak için bir yol bulma, engelleri yenme kudreti demek.

“Tüm yitiklerimiz öykülerde yaşayabilir. Kim bilir belki ilerde sinemada da yaşayabilir... Düşünsene Yakup, sinemada da yaşayabilir. İstediğimiz an dönebiliriz o köylere, o insanlara... İstediğimiz an... İyi ki böyle bir tesellimiz var... Sinema biraz da bu değil mi zaten? Parmaklarımızın arasından su gibi dökülüp giden zamana karşı cılız da olsa bir direnme? Ölüme karşı aczimizden doğan bir karşı koyuş? Bir gün bir sinemamız olur. Bu kirlenmiş, bu sevmediğimiz dünyayı çerçevemizin dışına hapsederiz...”[1]

 

Ahmet Uluçay’ın vefatından sonra kendi imzasını taşıyan ve yeni yayınlanan kitabı Küller ve Kemikler’i konuşmak üzere Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi’nin Kırkambar Kitap programının konuğu Hasanali Yıldırım’dı. 2009 yılında vefat eden Uluçay, çekilemeyen Bozkırda Deniz Kabuğu filminin senaryo yazma sürecini eşsiz bir dille kaleme alarak geride yarım kalan, belli bir türe sığmayan, sıradışı bir metin bıraktı. 5 Haziran günü Hasanali Yıldırım’la Ahmet Uluçay’a dair bir söyleşi yaptık, bu kez sinemasından ziyade bizi şaşırtan yazarlığına odaklandık.

 

Ahmet Uluçay, kitlelere sesini ilk -ve ne yazık ki tek uzun metrajlı filmi- Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ile duyurdu. Türkiye seyircisi, bu topraklarda çekilmiş bu özgünlükte bir filmle ilk kez karşılaşıyordu. Sanatçı, bunun öncesinde, kısa’larını izleyen sinema meraklısına ise bambaşka bir iklimde film yaptığının işaretlerini çoktan vermişti.

 

Hasanali Yıldırım’a göre, Uluçay’ın dehasının izleri, filmlerinden daha çok Küller ve Kemikler başlığıyla raflarda yerini alan metninde saklı. Bu açıdan bakınca deha, karşısına çıkan bütün engelleri aşmak için bir yol bulma, engelleri yenme kudreti demek. Bir sanatçının dehası, emsallerine oranla ortaya koyduğu sıradışı tespitlerinden değil, bu yolda harcadığı emekler sonucunda aldığı mesafeyle ölçülebilir. Bu yönüyle bu topraklarda Uluçay’daki dehanın belki de yegâne benzeri, Cemil Meriç’tir. Hasanali Yıldırım’ın tespitiyle, Ahmet Uluçay’ın sanatını ve yaratıcılığını coşturan imkânı, tam da imkânlarının kıtlığıdır. Hayalgücünü korumasını sağlayan eğitimsizliği ve modernliğin ‘nimet’lerinden bu derece yoksunluğu, onun zenginliği bir anlamda. Eğitim sisteminin hayalgücünü tırpanlayan yıkıcı etkisinden muaf olması, metninde okuru dehşete düşürecek saflıkta ve güzellikte ifadelerin kaynağını işaret ediyor. Konuğumuzun Uluçay’ın bu yönüne bu kadar vurgu yapmasının sebebi, metnin imajinatif dilinin, nev’i şahsına münhasır tarzının benzersiz oluşundan kaynaklanıyor.

 

Hasanali Yıldırım’ın tespitine göre Uluçay’ın yarım kalmış metninde bizi hayrete düşüren, senaryo yazma sürecini günlük formunda aktarması değil, kendi filminin karakterini karşısına alıp onunla diyaloğa girmesi değil, yönetmenin kendi altbenliği diyebileceğimiz Yakup’la anlatısının iki ana karakteri olmaları da değil. Küller ve Kemikler’i asıl sıradışı yapan “Rüya içinde rüya gören adamın rüyasını anlatan adamın hikâyesiyle karşı karşıya kalmamız”.

 

Bozkırda Deniz Kabuğu filmi gibi yarım kalmış bu metnin, Yıldırım’a göre zaten bitmek gibi bir kaderi olmazdı. Uluçay, sanki yaşasaydı da metnini bile isteye tamamlamayacaktı gibi bir tahminde bulunmaya itiyor okurunu. Üstelik bunu teknik sihirbazlıklarla kotarmıyor. Güzelliğinin gücünü, tasarlanmışlığından değil, tam tersine tabiiliğinden alan, “bir kategoriye oturtma çabasını da boşa çıkaran bir metin” bu.

 

Söyleşinin bu kısmında Hasanali Yıldırım, Uluçay metninin dilinin Aytmatov’a benzediğini söyledi. Kendi ifadesiyle “Aytmatov, yarı masal yarı destan yazdığının farkındadır ve eğitimini paranteze alarak romanlarını yazar. Halbuki Uluçay bir masal veya destan değil, romanımsı bir hikâye yazmaya sıvanmış.” Uluçay’ın yazınsal teknikten habersizliği, ona daha önce yapılmamış olanı keşfetme yetisini veriyor. Eğitimli bir yazarın birikimini konuşturacağı alanda kurgu kuvvetinin yerine sezgi kuvvetini koyuyor.

 

Söyleşinin son kısmında Uluçay’ın çocukluğuna dönme arzusu üzerine konuşuldu. Kitap boyunca hem Yakup karakterinde hem de Yakup’a kendi çocukluğundan buruk anılarını aktardığı diyaloglarda, yazarın -aynı zamanda filmlerinin de beslendiği- muhayyilesinin kaynağı sayılan çocukluğunun ne kadar bitmez tükenmez bir hazine olduğunu görüyoruz. Aslında Ahmet Uluçay’ın çocukluğu, mutlu anılarla dolu değil; tam tersine yoksulluk ve yoksunluklarla geçmiş. Buna rağmen sanatçı niçin çocukluğuna dönmek ister ki? Belki de Uluçay’ın dünyada ve kendi dünyasında olup bitenden kaçmak için sığındığı bir yer çocukluğun saf, tabii evreni. Sanatının amacı da bu değil mi zaten? Ahmet Uluçay, “Niye yazmayayım ki  Yakup. Yazdığım sürece sana kaçıyorum, sana konuk oluyorum. Sen gözlerini ödünç veriyorsun bana. Öyküler anlatıyor, hayatı yaşanılır kılıyorsun.” diyordu.

 

Küller ve Kemikler kitabını okuyan seyirci-okurda oluşan etki aşikâr: Uluçay yaşasaydı kendi naif dünyasında kurguladığı nice kısa ve uzun filmleri yanında, edebiyat tarihinin seyrini değiştirecek metinlere imzasını atacaktı.

 

[1] Ahmet Uluçay, Küller ve Kemikler, Hazırlayan Ayşe Pay, Küre Yayınları, Kasım 2015.