Bedia Muvahhit’le Konuşma
Söyleşi 09 Ocak 2016

Atatürk sormuş, sahnede kimler var. Türk hanımları var mı, demiş. Yok, demişler. Niye senin karın oynamıyor, demiş Muvahhid’e... Muvahhid, yapamaz, tahmin etmiyorum demiş. Ata da, bu gece oynasın, gelip seyredeceğim demiş.

Yedinci Sanat, Sayı 9, 1973

Y.S. – Bedia hanım, yaptığımız ön sohbette, bize özellikle 50. sanat yılınızı kutladığınız son aylarda çok sayıda gazeteciyle konuştuğunuzu söylediniz. Hâlâ severek konuşuyor musunuz, yoksa yasak savma kabilinden mi oluyor sizin için?

 

B.M. – Yooo, o kadar alıştım ki bu kadar senedir…

 

Y.S. – Biz önce size 1923 yılında “Ateşten Gömlek” filmiyle ilk Türk kadın oyuncusu olarak perdeye geçişinizin öyküsünü soralım.

 

B.M. – Bakın.. 1923’te ben Muvahhid’le yeni evlenmiştim. Halide Edip hanımın “Ateşten Gömlek”ini filme almak istemişler. Halide Edip hanım da, bu rolü ancak bir Türk kadını oynayabilir demiş. Ertuğrul Muhsin, Muvahhid’in de, benim de iyi arkadaşımızdı, aile dostumuzdu. Geldi, Muvahhid’e karın oynar mı dedi. Ben çok sevindim, film oynamak o zaman hiç beklemediğim birşeydi, birdenbire… Peki, dedim. Filmi çevirdik. O zaman için önemli bir para olan 100 lira verdiler bana, sonra oyunumu çok beğendiler, 50 lira daha verdiler. Sonra Ertuğrul Muhsin’le, Eyüpsultan’da galiba bir fırını mı ne, bozmuşlar, stüdyo yapmışlardı, orada çevirdik filmi. Sesli olarak çevirdik. Hiç iptidaî bir şekilde değildi. Sonradan da film çevirdim, ama onlara göre hiç iptidaî değildi. Işıklar, ses filan.. Sonra film bittikten sonra, Muvahhid ve arkadaşları İzmir’e turneye gideceklerdi. İzmir işgalden yeni kurtulmuş, sene 1923. Ben de katıldım turneye.. İlk oyuna Atatürk’ü de dâvet ettiler. Sonra Atatürk sormuş, sahnede kimler var. Türk hanımları var mı, demiş. Yok, demişler. Ermeni hanımlar vardı tabii.. Niye senin karın oynamıyor, demiş Muvahhid’e.. Muvahhid, yapamaz, tahmin etmiyorum demiş. Ata da, bu gece oynasın, gelip seyredeceğim demiş. Bana gelip sen bu gece oynayacaksın dediler. Şaşırdım, ama peki dedim. O akşam çıktım, oynadım. Atatürk tabii çok memnun oldu. Yapılan inkılâpların en büyüklerinden biridir. Türk kadınının, hem de başı açık olarak sahneye çıkması… Mühim. Çünkü o zaman herkes çarşaflıyken, ben başı açık sahneye çıkıyorum. Atatürk o gece gelip tebrik etti. Ve devam edeceksiniz, bu böyle kalmıyacak, dedi. O zaman, Akhisar, Manisa, düşman henüz yeni gitmiş, biz turneye gittik. Tiyatro yoktu, kiliselerde oynuyorduk. Atatürk, bana, tamamen başı açık çıkma, giydiğin esvabın renginden, hani şimdi turban sarıyorlar ya, öyle birşey sararsın başına, öyle alıştıralım dedi. Sonra İstanbul’a geldik, devam ettim. Yavaş yavaş o türbanı da çıkardık.

 

Y.S. – “Ateşten Gömlek”in çekimi esnasında hatırladığınız ilginç bir olay, Muhsin Ertuğrul’un yönetimi; sizin o zamanlar sinema hakkındaki görüşünüz etrafında anlatabileceğiniz birşeyler var mı?

 

B.M. – Sinema hakkında büyük bir fikrim yoktu. Ancak filmleri seyrediyordum. Ama tiyatro hakkında bilgim vardı. Fransızca bildiğim için, kitaplıkta ahpapların getirdiği bir dolu kitap, piyes vardı. Okurdum; Muvahhid’le ben tiyatroya çıkmadan evlenmiştik. Daha o zamanlardan çevirip adapte ettiğimiz bir piyes vardı beraber. Ama oynamayı düşünmemiştim. Cesaret edemezdim. Benden önce bir hanım tecrübe etmiş, Kadıköy Hâle sinemasında, Afife hanım diye bir Türk kadını.. O gece polis gelmiş, karakola götürmüşler falan… Film hakkında fikrim yoktu. Seyretmiştim, oyna dediler oynadım. Şimdi ise, devamlı sinemaya giderim, filmlerde büyük bir terakki var tabii... Çok güzel, kabiliyetli Türk hanımları, genç beyler var. Fakat ben sinema oynamam, karar verdim. “Ateşten Gömlek”ten sonra oynadığım filmlerin sayısı 10’u geçmez. Film benim işim değil. Söyleyeyim mi bunun da sebebini, ister misiniz? Tiyatro artistine hakkı olan değeri vermiyor filmler; bizde tabii.. Filmler sadece gençlik ve güzellik meselesi.. Öyle olunca, benim de ne şöhrete ihtiyacım var, ne de onların vereceği azıcık paraya. Film oynamam.

 

Y.S. – Ertuğrul beyle ilişkileriniz yakın zamana kadar devam etti mi, görüşüyor musunuz?

 

B.M. – Evet. Daha sonra Muhsin beyle çalıştım. “İstanbul Sokaklarında” filminde Azize Emir’le oynadık. O filmin dublajını Paris’te yaptılar. Ve beni Paris’e götürmediler nedense, beni başka bir hanıma konuşturdular.

 

Y.S. – Ama o sesli çekilmiş ilk Türk filmi değil miydi?

 

B.M. – Evet, ama filmin bir kısmı Paris’te çekilmişti. Orada seslerin bir kısmını da yeniden duble etmişler. Benim sesim de gitmiş, yerine bir başkasının sesi gelmişti.

 

Y.S. – O zamanlar bir film çevirmeden senaryonun tümünü verirler miydi size, yoksa parça parça mı oynardınız?

 

B.M. – Gene böyle.. Şimdi beni filmde sarmıyan bir taraf da o. Tiyatroda perde açıldığı zaman, insan kendini ordaki şahsiyet buluyor. Oynuyorsunuz, devam ediyor, birinci perde, ikinci perde.. Filmde öyle değil ki. Sonundan başlıyor, ufak bir pasaja, sonra bu, sonra şu.. Beni sarmıyor.

 

Y.S. – Evet.. Bir filmin çekimi ne kadar sürerdi, ve devamlı her gün çalışılır mıydı?

 

B.M. – Bir ay falan sürüyordu. Sonra “Karım Beni Aldatırsa”yı sesli olarak çektik. Çok güzel bir operet filmi oldu. Şarkılarını filan da kendimiz söyledik. Çok sükse oldu o zaman. Sonradan tekrarladılar, başka artistlerle..

 

Y.S. – Genellikle stüdyoda mı çalışılırdı, sokakta da çekim yapılır mıydı?

 

B.M. – Sokakta da çalışılırdı. Meselâ “Ateşten Gömlek”te burda şimdi büyük bir apartıman olmuş, mimar Vedat beyin evi vardı, Konak sineması sırasında, onun önünde çalıştık; “İstanbul Sokakları”nı, Emirgân’da tarihî bir köşk var, havuzlu, Mirgün köşkü, onun önünde, sonra “Karım Beni Aldatma”, kotrayla, Ada’da, Moda’da çekildi. Dış sahneler boldu diyebilirim.

 

Y.S. – Sonra uzun bir ara verdiniz. “Beklenen Şarkı”ya kadar..

 

B.M. – Evet.. Zeki ile sonra bir film daha yaptık: “Hep O Şarkı”.. Daha sonra oynamamaya tamamiyle karar vermiştim. Yine bazı filmlerde küçük roller aldım, tanıdık rejisörlerin hatırı için.. Bunlardan biri, ismi mühim değil, daha once çevrilmiş bir filmin aynen tekrarıydı. Biliyorsunuz, çok yapıyorlar bunu.. Sevdiğim bir rejisördü. Afişlere baktım. Aaa.. herkesin ismi var, benim ismim yok. Öteki afişlerde de öyle.. Dedim ki, ben karanlıkta girerim, Lüks sinemasına, aydınlıkta girsem bak kendini göstermeye gelmiş diyecekler, seyrederim. Gittim baktım, en başta, genç hanımların, beylerin ismi büyük büyük yazılmış; sonra küçücük yazılmış isimler var, altalta, en altta da benim ismim.. Demek ki, yok.. Bedia, bu son olsun, bir daha film çevirmezsin dedim. Benim arkadaşlarım var, bunu yapmaya maddî de, manevî de ihtiyaçları yok. Kızıyorum filmlerde oynamalarına, yapmayın diyorum. Ben çok gururlu insanım. Ben sahneye çıktığım zaman İzmir’de, matbuat Bedia hanım bu iş yapamıyor deseydi, ben bırakırdım. O zamandan beri hakkımda çıkmış yazıları hep kesip saklamışımdır, koca bir torba, eski yazılardan başlayarak.. Hep iyi, müsbet şeyler yazılmıştır. İşimi seven, ciddîye alan insanım. Heyecanım hiç eksilmemiştir.

 

Y.S. – Nitekim, hasta olduğunuz halde, “Gecikenler” piyesindeki rolünüzü bırakmadınız, biliyoruz. Örnek bir hareketti bu tabii..

 

B.M. – Evet, hastalandım, ölüyordum. Gayret ettim, ölmedim. Talebe gecesiydi. İkinci perde arasıydı, baktım kalbime birşeyler oluyor, fenayım galiba dedim. Rejisör de Kâni’ydi, geldi, doktoru çağırdık, geldi. Tansiyon 20’nin üstüne çıkmış. Oynayamazsın dedi: Ne yapacağız dedim. Talebe gecesi en sevdiğim gecedir. İrfan ordusu var bu gece derim. Onlar alkışlarlar, anlarlar.. Çıkıp Bedia hanım hastalandı diye anons yaparız, üçüncü perde oynanmaz dediler. Yok canım, ben oynarım dedim. Doktor, ben mesuliyet kabul etmem dedi. Ziyanı yok, siz enjeksiyonu hazırlayın, bekleyin dedim. Sahnede de öyle bir rol ki, beni asıl o üzüyordu. Torunları tarafından terkedilen bir büyükanne rolü.. Her gece üzülüyorum. Sonunda piyes icabı öldüm. Ama sahneye selâma çıkamadım seyircileri. Geldiler baktılar, tansiyonum 24’ün üstüne çıkmış. O akşam hastaneye gittim tabii.. Sabaha kadar elektro aldılar. Ölmedim. Sahnenin Allahı vardır, ben onu söylerim. O korudu beni.. Ama, her sahneye çıktığım gece, 100 kere oynadığım piyes bile olsa, ben mahvolurum heyecandan.. Bunu bir kusur diye görüyordum. Sonradan düşündüm, değil. İşime ehemmiyet verdiğim için.

 

Y.S. – Sinemayı seyirci olarak izler miydiniz, izler misiniz?

 

B.M. – Sinemaya çok giderim. Başka eğlencem yok zaten. Senede bir seyahatin dışında.. Yabancı filmlere giderim daha çok..

 

Y.S. – Muhsin Ertuğrul’un Türk sinemasında tek rejisör olarak çalıştığı uzun bir devre var, biliyorsunuz. Bu devre hakkında, o devri yaşamış biri olarak ne dersiniz

 

B.M. – Muhsin’in, sinema olsun, tiyatro olsun, herşeyde büyük payı vardır. Çok şey getirmiştir. Ama herşeyden once tiyatro adamıydı. Çekilmesi memleket için büyük kayıp olmuştur.

 

Y.S. – O zamanların filmleri, hep Darülbedayi kadrosundan meydana gelirdi, malûm. Bir film nasıl hazırlanırdı? Sizlere danışılır mıydı?

 

B.M. – Muhsin bey önceden verirdi senaryoyu, bilirdik, okurduk ne çevireceğimizi..

 

Y.S. – Son yıllarda beğendiğiniz Türk filmi oldu mu?

 

B.M. – Hepsi güzel, hepsinde büyük ilerleme var. Benim işim değil, söyledim. Bilhassa bir film hatırlamıyorum.

 

Y.S. – O zamanlar film çekimi hazırlığında, makyajdan, elbise seçimine ve oynanacak kişiliğin hazırlanmasına, olgunlaştırılmasına kadar, ne gibi hatıralarınız var?

 

B.M. – Makyaj.. Bunun için arkadaşlar birbirine yardım ederdi. Ayrı bir makyöz filan yoktu. Şimdi de, klâsik piyeslerin dışında, herkes ne giyeceğini bilir, kendisi seçer. Makyajını yapar. O zaman da filan film deniliyor, ona göre makyajımızı da, giyimimizi de kendimiz yapıyorduk. “Ateşten Gömlek”te film nedir, sinema nedir, bilmiyordum, bilmiyorduk. Sonradan öğrendik tabii.. Sinemanın kendine mahsus özelliklerini, hazırlıklarını da sonradan öğrendik.

 

Y.S. – Bu ilk filmlerle ilgili başka hâtıralarınız yok mu?

 

B.M. – Vallahi, hâtıralar yaşanırken güzel de, anlatırken soğukluk oluyor.

 

Y.S. – O zaman belki de bu filmi önemsemediniz. Sinemanın ilerde alacağı önemli yer o zamandan düşünülmüyordu belki de.. Değil mi?

 

B.M. – Romanını okumuştum. Önem vermiştim. Neyyire hanımla oturup film hakkında konuşmuştuk sanıyorum..

 

Y.S. – Peki, Halide hanım filmin çekimiyle ilgilenmiş miydi?

 

B.M. – Tabii. İlgilenmiş, birkaç kere sete gelmişti.

 

Y.S. – O zamanlar filmlerin galası, prömiyeri diye birşey olur muydu?

 

B.M. – Hayır.. Filmin ilk gecesinde bizler gitmiştik, oynadığı sinemaya, ama özel bir gala filan yapılmazdı.

 

Y.S. – O zamanlar, film tenkitleri çıkar mıydı?

 

B.M. – Siz de Milâttan önce gibi konuşuyorsunuz. Tabii çıkardı, şimdiki gibi..

 

Y.S. – Sinemaya hiç bir şekilde dönmeyi düşünmüyor musunuz?

 

B.M. – Hayır.. Birkaç firma telefon ettiler. Hayır dedim.

 

Y.S. – TV ile ilişkileriniz nasıl

 

B.M. – TV’de çok oynadım. Kendi yazdığım skeçlerde de oynadım. Bir de meddah programı hazırladım. Çok beğenildi sanıyorum, 2 kere verdiler. Çok hoşuma gidiyor TV, sonradan kendimi seyretmeye bayılıyorum.

 

Y.S. – Beraber oynadığımız oyunculardan özellikle beğendikleriniz oldu mu?

 

B.M. – Hiç sorulur mu bu? Hepsini beğenirim tabii.. Eskilerle de, yenilerle de analaşırım çok iyi.. Zaten ben sevmediğim rolü oynamam, vermezler bana. Geçenlerde Belçika Brüksel TV’sinden geldiler. Tıpkı bu sizin sorduğunuz sualleri sordular. Tiyatronun bahçesinde enteresan bir program yaptık. Fransızca uzun bir röportaj yaptık. “Hisse-I Şayia”dan da bir pasajı çektiler..

 

Y.S. – Verilen bir role nasıl hazırlanırsınız?

 

B.M. – Piyesi alır, rolü bir kere yazarım. Bir kere de provalardaki tashihlerden sonra yazarım. Mektep çocuğu gibi kendimi eve kapar, su gibi ezberlerim. İlk provaya gittiğimde ezbere bilirim. Karşımdakinin repliklerini de.. Bir ay provada son şeklini alır. Bir role yorum getirmek için, önce ezberlemek gerekir.

 

Y.S. – Rejisörün yorumunun katkısı ne olur?

 

B.M. – Rejisörün yorumuna da uymak zorundadır bir oyuncu. Ama önce rolü kendisinin ezberlemesi, kavraması, yorumlaması gerekir.

 

Y.S. – Teşekkür eder, 60’ıncı, 75’inci sanat jübilenizde de buluşmayı dileriz, Bedia hanım…

 

(Bedia Muvahhit’le bu konuşma, Atillâ Dorsay ve Engin Ayça tarafından yapılmıştır.)

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.