Günahı ve Sevabıyla Yılmaz Güney Sineması
Ayşe Adlı - İnceleme January 15, 2016

Yeşilçam’da kimsenin ruhu duymamış olabilir. Yılmaz (Pütün) Güney, Beyoğlu’na ilk kebapçı dükkânlarıyla birlikte gelmişti; bu aslında tayin edici bir tespittir. Şundan ki yüzyılın ortasına kadar İstanbul’da Urfa kebabı ya da lahmacun yemek isteyen birisi, Eminönü’ndeki tek kebapçıya gitmek zorundaydı.

Türkiye’de tartışmalar tabular üzerinden yürür. Onaylamasak da biliriz bunu. Ne tarih, ne politika ve hatta ne de sanat tartışmaları sağlıklıdır bu sebeple. Klişe bir sınıflandırmayla ‘sağ’ın ve ‘sol’un ‘kutsal’ları vardır. Bir cenahın yere göğe sığdıramadıklarına karşı cenah hayat hakkı tanımaz. Bu kör döğüşünün gürültüsüne kurban edilmiş pek çok isimden biri Yılmaz Güney. Oyuncu, yönetmen, senarist, yapımcı sıfatlarıyla Türk sinemasına çok sayıda film kazandıran Çirkin Kral’ı tarafsız bir eleştirinin mevzusu etmek pek de mümkün değildir. Hapse girdiği bilinir söz gelimi, ancak bunun genç bir hâkimi öldürmek suçundan olduğu pek konuşulmaz. İyi filmleri yere göğe sığdırılamazken bir kurşunla yirmi kişiyi devirdiği Anadolu western’i filmlerinden hiç bahsedilmez. Hıncal Uluç, 22 Nisan 2005 tarihli köşe yazısında Güney’in putlaştırıldığından yakınır aynı gerekçelerle. ‘Kazara’ bir başkasını Yılmaz Güney’e benzettiği için ‘Adını ağzına almadan önce beş kez düşün’ diye sigaya çekilmiştir Uluç.

 

Bu kutuplaşmadan hareket edince Burçak Evren ve Barış Saydam’ın birlikte hazırladıkları Yılmaz Güney kitabı daha bir değer kazanıyor. Zira çalışma Güney’in sanatçı kişiliğini ve filmlerini, iki tarafın da tuzağına düşmeden ele alıyor. Kitabın girişinde kapsamlı bir makalesi yer alan Evren, Yeşilçam tarihinde yeni bir sese tekabül eden Güney’in sanatçı yönünü tarafsız bir dille yorumluyor.  

 

“Kara kuru, kırsal kesim kökenli olmanın o anlaşılmaz utangaçlığını sinemaya meyil veren deva bulmaz tutkusuyla cesarete dönüştürmeye çabalayan ama dönemin oyunculuk seçkisinden oldukça uzak bu genç adamın, yalnızca kendi sinemacılık serüverinin değil, giderek Türk sinemasının en önemli figürlerinden –daha doğrusu öznesinden– biri olacağı kimin aklına gelebilirdi ki?” diyor Evren. Önceleri de öyle oluyor nitekim. Burçak Evren’e göre kabullenemeyişin, kaba ve caydırıcı dışlamalarına karşın pes etmeyen bu genç adam, naif hal ve tavırlarına eklediği sinema bilgisi ve tutkusuyla, her şeye rağmen, sınırlı imkânlarıyla sektörün dışında, ona alternatif olmanın sınırlarını zorlayarak film yapmanın, yapabilmenin üstesinden geliyor.

Hudutların Kanunu (1966)

 

Yılmaz Güney efsanesinin temel taşlarından birinin; keşfedilmeyi bekleyen kırsal kesimi, sinema izleyicisi edilgen bir kitle olmaktan çıkarması olduğuna işaret ediyor Evren. Sanıldığı kadar kolay olmuyor bu. Ancak sonuçta yaptığı, sinemanın o günkü değerleriyle taban tabana zıt filmler, bu genç yağız, kara kuru delikanlıyı başında ‘çirkin’ de olsa bir krallığın, halkın beğenisiyle oluşan tahtına taşıyor.

 

Fakat hakikaten iddia edildiği gibi güçlü bir ideolojiyle mi hareket ediyordu Güney. Kendisi bir şey söylemektense farklı şahitliklere başvuruyor yazar. Attila İlhan’in 11 Şubat 2000 tarihinde Cumhuriyet’te yayımlanan Çirkin Kral başlıklı yazısı bunlardan biri. Güney’in Türk sinemasına girişini toplumun geçirdiği büyük değişimle paralel okuyor İlhan. “Yeşilçam’da kimsenin ruhu duymamış olabilir. Yılmaz (Pütün) Güney, Beyoğlu’na ilk kebapçı dükkânlarıyla birlikte gelmişti; bu aslında tayin edici bir tespittir. Şundan ki yüzyılın ortasına kadar İstanbul’da Urfa kebabı ya da lahmacun yemek isteyen birisi, Eminönü’ndeki tek kebapçıya gitmek zorundaydı.” Şehrin karakteri 50’lerden itibaren değişmeye başlıyor ve üniversite eğitimi almak için Adana’dan  gelen bu kürt genci, yeni oluşan şartların yardımıyla zor da olsa hayat hakkı buluyor sinemada. Sanat hayatının başlarında tanıyor ünlü oyuncuyu İlhan; “Yılmaz’la tanışmamızı hiç unutmadım; o zaman, Baylan zamanı, birileri tarafından genç hikâyeci olarak tanıştırılmıştı; ayaküstü tek bir hikâyesinden, nasıl hapis yattığını anlattı; bunu olayı değil kendisini önemsetmek için yapıyordu. Bana sorarsanız toplumcunun sade ve gösterişsiz bireyselliği ile lümpenin görgüsüz ve gösterişli bireyciliğini –daha doğrusu bencilliğini– asla ayıramadı.”

 

“Şöhrete muhtaçtı, onu hep efsanesi ayakta tutacaktır” diyor İlhan. “Onu beslemek için de elinden gelen olayı yaratır. Yönetmenliği Akad’ın, Yılmaz’ın, Ün’ün asla anlayamadığı –çünkü yaşamadığı– Anadolu gerçeğini, üstelik değişen koşullarıyla; bilinen Yeşilçam şablonu içerisinde yaratılmasından ibarettir. İyi adam kötü adamı döver, kız ona kalır, tek farkı iyi adamın ırgat ya da haksızlığa uğramış olmasıdır. Komünistliği derseniz, 68 sonrasında moda olacak, yeni bir insiyak solculuğudur ki, kişinin aşkıyla değil, refleksleriyle yaşamasını içeriyordu. Yılmaz’ın refleksleri, eski bir feodal yapının maço refleksleridir. Paris hayatında bile değiştirmedi, değiştiremedi. Enver Hoca yandaşlığına kadar savrulan komünistliğinin hiçbir aşamasında, ne diyalektik bir sentez vardır ne de kabul edilebilir bir tutarlılık…”   

Seyyit Han (1968)

 

Burçak Evren; Güney’in sinemacılığını iki dönemde ele alıyor. Hem yönetmen hem de oyuncu olarak yaptığı ilk dönem filmlerle, oyunculuğunun ikinci döneminde yaptığı filmler büyük benzerlik gösteriyor. “Çünkü Anadolu seyircisinin tutması için oluşturulan formüller tutmuş, işletmeciler kazanmış, Güney kısa sürede tutmuştur. Bunun için formül bozulmaz, ama bir iki eklemeyle zenginleştirilmek istenir” diyor Evren.

 

“Önce filmin kahramanı –ki bu Yılmaz Güney’dir– seyirciye tanıtılıp sevdirilir. İkinci aşamada bu kahramana bir tehdit yönelir ve sonrasında kahraman bir düşmanlık sonucu mağdur edilir. Ailesi öldürülür, bir iftira sonucu işlemediği bir suçtan mahkûm edilir vs. bu aşamada kahraman ne kadar ezilir, ne denli haksızlığa uğrayıp güç durumda bırakılırsa o denli başarılı olunur. Bundan sonrası ise kahramanın intikam peşinde koşup seyirciyi rahatlatmasıdır. İntikam ne denli soğuk –yani gecikirse– o denli daha etkili olur. Kahramanın, intikam alma aşamasında ölmesi ya da öldürülmesi de seyircide yine benzer bir rahatlama etkisi oluşturur.”

 

Kitapta bu detaylı ve eleştirel girizgâhtan sonra Yılmaz Güney’in oyuncu, yönetmen, senarist ve yapımcı sıfatlarıyla imza attığı filmler teknik detayları, özetleri ve haklarında yurt içinde ve dışında yapılan eleştiriler de eklenerek listeleniyor. Çok sayıda yüksek kaliteli fotoğraflarla zenginleştirilen Yılmaz Güney kitabı, bu nitelikleriyle şimdiye kadar yapılan çalışmalar arasında kayda değer bir yer buluyor kendine.

 

 

Oyuncu, Yönetmen, Senarist, Yapımcı Yılmaz Güney

Barış Saydam, Burçak Evren

Adana Altın Koza Yayınları

Adana 2015