Bilge Olgaç ve 'Rağmen Sinema'
Söyleşi January 16, 2016

Sinema bence sanatların en yücesi. Sinemaya gönül verildi mi bir süre sonra yaşam biçiminiz oluyor. Sinema benim yaşam biçimim. Fakat ülkemizde kendiniz için yaşam biçimi haline gelmiş bir sanatı, sakat, yarım yaşamak zorundasınız.

Sanat Haberleri, Sayı 3, 1987

 

Sayın Bilge Olgaç isterseniz söyleşimize sinemaya nasıl başladınız sorusuyla girelim.

– 1962 yılında eşimin aracılığıyla sinemaya başladım. Sinema serüvenim, yazdığım bir senaryo nedeniyle tanıştığım Memduh Ün’e asistanlık yaparak başladı. Kendisine 2.5 yıl asistanlık yaptım. 1964 yılı ortalarında ilk filmimi çektim, “Üçünüzü Mıhlarım” ilk sayılabilecek bir kan davası filmiydi. Başrolde de Yılmaz Güney oynuyordu. Ve yönetmenliğim 1974 yılına dek yılda ortalama 2 filmle sürdü. Yaptığım filmlerden “Linç” Altın Koza’da en iyi yönetmen, en iyi kamera ve en iyi stüdyo ödülünü kazandı. “Öksüz” ise Taşkent Film Festivlai’ne katıldı ve yurt dışında gösterildi. 1974’te sinemanın krize girmesiyle film çekmeye ara verdim ve reklam filmleri çektim. Bu olay 7-8 yıl sürdü. 1984 yılında Kaşık Düşmanı ile yeniden sinemaya döndüm. Ve, Yavrularım, Güllüşan, Elif Ana Ayşe Kız (TV filmi) ve son filmim Üç Halka Yirmibeş’le bugüne geldim işte.

 

Neden Sinema?

Sinema bence sanatların en yücesi. Sinemaya gönül verildi mi bir süre sonra yaşam biçiminiz oluyor. Sinema benim yaşam biçimim. Fakat ülkemizde kendiniz için yaşam biçimi haline gelmiş bir sanatı, sakat, yarım yaşamak zorundasınız. Tek gözünüz kör ya da kolunuz kesik gibi. Sinema soluk alışım, ama ben bile burnumu tıkıyorum. Fakat yine de tüm bu söylediklerim ya da yaşadıklarım yüzünden yaşam biçimimi değiştirmeyi düşünemem. Kısaca “rağmen sinema”.

 

Günümüzde heykeltraşlar, ressamlar kapitalizm var oldukça sanatlarını sürdürebiliyor. Oysa sinema ihtiyacı olan kitlenin sanatı bence. Bir ölçüde halk sanatı. Onları yönlendirmek anlamında bir halk sanatı. İlla bir filmi anlamak için belli bir eğitim görmeleri gerekmiyor. Bugün aydın kesimi kaybetmiş durumdayız. Onlar bilinçli olarak gidecekleri filmleri seyrediyorlar. Sürekli video ve televizyon izleyen bir seyircimiz var artık. Doğal olarak filmleri kıyaslayarak izliyorlar iyi koşullarda çekilmiş bir filmle bizim “rağmen sinema” filmimizi aynı anda seyredebiliyor. Ama bizim şartlarımız hala geriye sayıyor.

 

Sinemamızın geriye sayma nedenleri sizce nelerdir?

Biz de gelişmiş ülkelerdeki gibi bir sinema sanayii oluşmamış durumda. Olaya ticari düşünceyle bakacak işadamı yok. Yazı sanat kaygıları olan, kitleyi düşünerek film yapacak yapımcılarımız olsa bile o kadar az ki. Bir kere yol baştan kesilmiş durumda. Toplumun ihtiyacına cevap veren film iş yapar ve para kazanır. Fakat artık parası olan da para bağlamıyor. Çünkü sinema seyircisi kaçmış durumda: sinema salonu yok tüm salonlar dolsa da yine tatmin edici bir para getirmiyor yapımcıya. Ayrıca iyi filmler üreten yapımcının da sabırlı olması gerekiyor. Sinema seyircimiz yıllarca yanlış yönlendirilmiş. Bir tek filmle onların sinemaya bakışını değiştiremezsiniz. Zaman içinde yaptığınız filmlerle onları yeni bir yöne çekmeniz gerekir. Sinema sabır işi.

 

Bir film yapma düşüncesi sizde nasıl doğar?

– Bir öyküyü okuduğumda sinemaya uygun olduğunu hissedersem yani öyküde sinema kokusu alırsam uzun süre aklımdan çıkaramam ve bir süre sonra onu çekmek bende bir tutku haline dönüşür. Yemek yerken, yolda yürürken, uykudan uyanırken kısaca günün her anında onu düşünürdüm. Ve günün birinde canlanmış olarak ortaya çıkar ve sıra artık kafamdakileri yazmaya gelmiştir. Filmin gerçekleşme aşamasında yapacağım herşeyi bilebilirim. Rengin, tonlarını, nerede keseceğimi hepsini kafamda canlandırırım.

 

Film bittikten sonra, onu seyretmekten müthiş bir keyif alıyor olmalısınız?

– Bu dediğiniz her zaman olmuyor. Film çekiminin sonuna doğru zaman tükenir. Yapımcının parası azalır. Siz düşündüklerinizin bir kısmını ya yapamazsınız, ya da istediğiniz gibi olmaz. İşte o zaman iş kopyasını seyrederken perdeye bile bakmak istemezsiniz. O anları sizden başka hiç kimse bilemez. Daha önce sözünü ettiğim burnunu tıkayarak soluk almaya çarpıcı bir örnek işte. Bence yaratıcı insanın maddi zorluklarla karşılaşmaması gerek. Ama maalesef oluyor böyle olaylar ve insan o anlarda gerçekten acı çekiyor.

 

Siz ilk kadın yönetmensiniz bildiğim kadarıyla…

– Hayır ben ilk değilim. Yıllar önce Cahide Sonku bir filme başlamış, fakat film yarım kalmış. Bir filme başlayıp bitiren ilk kadın yönetmen olarak ben vardım. Uzun süre tektim. Şimdi biliyorsunuz Nisan Akman’da Beyaz Bisiklet’i gerçekleştirdi. Bu yıl ve ikinci bir kadın yönetmen kazandı sinemamız.

 

Kadın yönetmen olmanın zorlukları nelerdir desek size…

– İlk başlarken ciddiye alınmadım. Fakat zamanla yaptığım işler ve ürünlerim herşeyi belirledi. İnsan sürekli “bir daha iyi yapmalıyım” dürtüsünü taşıyor. Çünkü kendinizi kanıtlamak zorundasınız. Uzun yıllar iyiyi gerçekleştirmenin çabasını koydum ortaya. Sonunda da “rağmen sinema” koşullarında birşeyler kotarmaya çalıştım. Dediğim gibi ürün belirler çevrenin düşüncelerini.

 

Kadın yönetmen olarak bir kadın duyarlığıyla kadın gerçeğini yansıtan filmler yapmak amacı taşıyor musunuz?

– Sinema sanatının bir görevi de bu. Seyirciye dünyayı açmak. Seyirciyi kadın ya da erkek diye ayırmıyorum ben. Birlikte yaşıyoruz, bu bağlılıkları atamayız, Ben şimdiye kadar kadın gerçeğini anlatan bir film çekemedim.

Kaşık Düşmanı Filmi Fransa’da kadın yönetmenler festivalinde büyük ödül aldı. Orada filmimi müthiş feminist buldular. Ama bence film feminist değildi. Bir kaza sonucu kadınlarını yitiren erkeklerin ne denli zor durumda kaldıklarını sergiliyordu. Kadın olmayınca hayat duruyor. Ben hiçbir zaman erkeği karalamak istemiyorum. Toplumun kuralları gereği böyle erkekler. Toplumsal koşullar değişirse erkek de değişecektir ve kadına bakış da güzel bir dengeye oturacaktır. Kadını dilediğimce anlatacağım bir filmi önümdeki sezon çekebileceğimi umuyorum.

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.