Muzaffer Tema: Amerika'da Niçin Kalmadığını Anlatıyor
Enis Olcayto - Söyleşi January 23, 2016

Yazına şunu ilâve edebilirsin: “50 senelik Türk sinemasında Türkiye’den ilk defa Amerika'ya giden bir artist olan beni… Bunu tebarüz ettirmen lâzım bilhassa.. Çünkü orada bir filmde süpürge tutan bir başka Türk yok şimdiye kadar!

Artist, 1960

 

Röportaj yazarı Muzaffer Tema ile görüşeceğini söylediği zaman bir arkadaşı gülmüştü:

 

– Çok kabiliyetsiz bir aktör! Taa Amerikalara kadar sen git de, koca filmlere gir. Mühim bir role çık, sonra da dön, gel! Eline o şans geçti ama, devam ettiremedi ki?..

 

Bir başka arkadaşı da:

 

– Amerikada evlenip İstanbula Amerikalı karısıyla dönmüştü. Kadın şimdi Amerikaya gitti. Resmen ayrıldılar mı? Onu sor bakalım, demişti.

 

Yolda bir kadına rastlamıştı. “Tema” adını duyunca:

 

– Aman sor bakalım, şimdiye kadar kaç defa evlenip boşandı? Evlenmeye niyeti var mı? Yeni filmler yapıyor mu? diye konuşmuştu.

 

Ayazpaşa Kutlu Sokak AY ayartımanının 2 No. lu dairesine geldi. Kapının zilinin yanında “Davut Tema” diye yazıyordu. Acaba asıl adı “Davut” mu diye düşündü. Oysa, sonradan anladı ki bu isim babasının adıdır. Düğmeye bastı. Bir kadın açtı: orta yaşlı bir hanım.. Temanın annesi olduğunu, sonradan öğrendi. İçeri girdi. Ufak holde iki fotoğraf duvara asılmıştı. İki genç kadın fotoğrafı.. Bunlar da Tema’nın kız kardeşleriydi ve ikisi de Tema’dan küçüktü.. Gri bir pantolon ve siyah süveter giymiş Muzaffer Tema alçak koltukta oturmuş, telefonla konuşuyordu. Sağ elini uzattı, gelen yazarın elini sıktı. Telefon konuşması uzadı. Yazar sıkıldı. Yerine oturdu, etrafı incelemeye başladı. Zaten vazifesi buydu. Derinleri, etrafı görmek ve okuyucularına olduğu gibi nakletmek.. Senelerce önce Onnik Kalustyan adında bir Ermeni gencinin yaptığı filmde Muzaffer Tema’yı tanımıştı. Orada Ayten Çankaya ile oynuyordu Muzaffer. Meşhurlardan Ferdi Tayfur vardı. Sene 1954 kışıydı. Filmin fotoğraflarını çekiyordu o zaman. Tema’nın telefon konuşması Aydın Arakon ile devam etti. “Yumurcak” adında bir filme yarın başlıyordu. ACAR FİLM firması adına yapılan film de Münir Özkul, Sylvia Penses (Macar asıllı bir kadın) vardı. Telefon konuşması nihayet bitti.

 

Bir kaç cümleden sonra kalemi çıkarıp not almak için kâğıdı açtı. İlk sorusu “Muzaffer, önce biyoğrafiden başlıyalım, nerede, ne zaman doğdun?” şeklindeydi. Tema yaşını söylemekten hoşlanmıyordu, cevabı çok acele oldu:

 

– İstanbulda doğdum, ilkokulu bitirip Beşiktaştaki Konservatuvara gir..”

 

– Zırrrr! diye telefon çaldı. Tam zamanında çalmıştı. Yazarın sorusu ağızında kalmıştı. Telefon konuşması bitince Tema yazarın karşısındaki koltuğa geçti.

 

Yazar konuştu:

 

– Şimdiye kadar yapılan röportajlar gibi olmasın; esaslı bir yazı yazmak istiyorum,  onun için çok sual soracağım..

 

– Tabiî, esaslı olsun ya.. Basmakalıp sualler sorarlar, sonra…

 

– Zırrrrr! diyerek öten telefon gene imdada yetişti; bu sefer bir arsa çapı sözü geçiyordu. İçinden “Tema artık arsa alıp ev yapıyor. Allah bağışlasın. Film artisti olunca böyle olmalı” diye düşündü. Oysa, Tema eskidenberi kendinin olan, Floryadaki bir arsanın çapını çıkartmak için uğraşıyordu. Telefon bitince:

 

– Yarın sabah yeni filme başlıyorum, dedi. Röportajcı:

 

– Biyoğrafi? dedi, fakat Tema bir diplomat maharetiyle bu soruyu duymamış gibi devam etti:

 

– Beşiktaş’ta doğdu diye yazarsın, asıl mühim yerler şimdi gelecek.. Buraları çabuk geçersin.. Beşiktaş işte..

 

– İlkokul?

 

– Konservatuvarı bitirdim, 1945 ten 1956 ya, yâni Amerikaya gidene kadar ortaokullarda müzik öğretmenliği yaptım.

 

– Hangilerinde?

 

– 1947 de Saray Sinemasında bir konserde…

 

Ayağa kalktı, sanki özel sekreterine veya daktilograf hanıma dikte eder gibi tane-tane, yavaş fakat yüksek sesle, hecelerin üzerine ayrı-ayrı basarak konuşmaya başladı. Zaten yazarın elinde kalemi ve kağıdı gördüğü andanberi bu edâ ile konuşmaya başlamıştı. Yazar içinden düşündü “1954 yılındaki Tema nerde?” Fakat vazifesinin “yazmak” olduğu kadar “sormak” olduğunu da “en çok ücret alan” ve “Amerikada iki büyük film çeviren” artiste anlatmak istiyordu. Baktı ki toz-duman içinde bu olmaz. Bekledi. Elbet bu anlatılanın sonu gelecekti. O zaman soracaktı. Bu kadar yıl röportaj yapmış, nice konular, insanlar görmüştü. Tema anlatıyordu:

 

– Evet, Saray Sinemasında verilen bir konserde ben flüt çalıyordum. Konservatuvar konseriydi. Beni görmüşler, o zamanki rejisörler, filmciler. Konserden sonra yanıma geldiler: Çetin Karamanbey, Turgut Demirağ, Vedat Ar… Filmlerinde oynamamı teklif ettiler. Bir tecrübe filmi yaptık ATLAS FİLM hesabına “Çığlık” adında ilk filmimi çevirdim o yıl.. Rejisörüm Aydın Arakon’du. Tesadüfe bakın ki yarın başlıyacağım film de ayni prodüktör (Murat Köseoğlu), aynı rejisörle.. İlk filmimde başarı kazandım. Arkadan teklifler geldi: Uçuruma Doğru, Dudaktan Kalbe, Fato, Parmaksız Salih… Necip Fazıl’ın eseridir. İstanbul canavarı… Orada polis hafiyesi rolündeydim. Hıçkırık…

 

– Bugüne kadar kaç film çevirdiniz?

 

– 35 film oldu..

 

– En çok beğendiklerin?

 

– Dudaktan Kalbe, Reşat Nuri’nin romanından alınmadır, Mesiha Yelda ile oynamıştık. Sonra “Hıçkırık”.. Kerime Nadir’in… Sonra İstanbul Canavarı.. “Beş Hasta Var”.. Ethem İzzet Benice’nindir.. Sonra Esad Mahmut Karakurt’un “Kadın Severse”…

 

Yazar düşündü: Hep romanları meşhur olmuş muharrirlerin eserleriydi bunlar.. Halkın tanıdığı romanlardı hepsi.. Tema anlatıyordu:

 

– Bunları kısa keselim, asıl yazılacak san’atçılarda bunu görmüştü. Neyse, Tema anlatıyordu:

 

– Bu arada babamın çok ağır hasta olduğu haberi beni tekrar ana vatana dönmek mecburiyetinde bıraktı. Buradaki firmalardan gelirgelmez teklifler aldım ve bir hafta içinde iki kontrat yaptım. Zaten ben Amerikadayken İstanbuldan teklifler alıyordum ve prensip anlaşmasına Amerikada iken varmıştım. Bildiğiniz gibi geçen yıl, yaz ayları sonunda İstanbula geldim ve bugüne kadar üç film çevirdim. SANAT FİLM için Muhterem Nur ile “Aşk Rüyası”, GÜVEN FİLM için Serpil Gül ile “Gönül Kimi Severse” ve NEPTÜN FİLM adına, Rejisör Burhan Bolan (Türkiyenin gerçek rejisörlerinden biri, adı ileride çok duyulacak) idaresinde Evrim Fer ile “Kırık Kalpler” adlı filmleri çevirdim ve hâlen de iki film için mukavele yaptım. “Yumurcak” isimli filme yarın başlıyorum: ACAR FİLM için, Rejisör Aydın Arakon.. Ben cinayet muhabiriyim filmde, Münir Özkul da benim foto muhabirim!

 

– Eh, artık benim suallerime sıra geldi galiba? dedi yazar. Fakat Tema gene sözü bırakmadı:

 

– Sen yazına şunu ilâve edebilirsin: “50 senelik Türk sinemasında Türkiye’den ilk defa Amerikaya giden bir artist olan beni… Bunu tebarüz ettirmen lâzım bilhassa.. Çünkü orada bir filmde süpürge tutan bir başka Türk yok şimdiye kadar!. Herifler bir defa Türkiye’nin nerede olduğunu bile bilmiyorlar. Nerde kaldı ki Türk artisti tanıyacaklar? Bir Türk artisti ki iki tane filmde hatırı sayılır roller oynuyor.. Artık senin güzel kaleminden… Sonra hangi artistlerle tanıştın, diye sorabilirsin… Ja Ja Gabor (yazılışı: Zsa Zsa Gabor) sonra Keri Grant (Gary Grant) Geri Kuper (Gary Cooper), Marlon Brando, Lana Turner, Entoni Küvin (Anthony Quin).. Bu kadar yeter!.

 

Yazar gene sual sormak için bir hamle yaptı:

 

– Amerikadan evli olarak ve Amerikalı bayanla döndüğünü öğrenmiştik?

 

Şimdi aziz okuyucularım, burada yazarın sorumluluğu karşıma çıkıyor, Tema her nekadar beni bir “Foto Enis” olarak tanıyorsa da ben kendimi herşeyden önce “yazar” olarak görürüm, sizler de öyle görürsünüz. Tema bu bahiste bana samimiyet gösterdi, bir sır verdi. Şimdi aşağı tükürsem sakalım, yukarı tükürsem bıyığım diyerek hiç ağzımı açmamak olmaz. Efendim, Amerikalı bayan Amerikaya dönmüş. Orada evlenmişler ama burada boşanmışlar mı, boşanacaklar mı pek belli değil. O “meraklı bayan” biraz daha sabretsin, belki bir gün öğrenir. Tema bu suale:

 

– Benim için bekârlık her zaman sultanlıktır, diyor. Türk filmleri için de: “Eskiden alaturka göbek vardı, Amerikadan döndükten sonra filmlerimize bir san’at anlayışının hakim olduğunu gördüm. Teknikte dünyada en geriyiz. Bu imkânlarla daha iyisi yapılamaz. Sendikayı bizde yapsalar çok iyi.. (Burada Amerikadaki artistler sendikasını uzun uzun anlattı, yazmaya kalkarsam dergiye sığmaz) – Kaldırım üzerinden adam toplamıyorlar orada..

 

Tema’nın aldığı ücreti sordu yazar. O da cevap verdi:

 

– 30.000 alıyorum. Sadece Sadık Şendil arkadaşım olduğu için 25 bin aldım. Bizde en çok para alanlar 17.000 – 18.000 alır. Ben gelirgelmez bu fiattan iki mukavele yaptım. Üçüncü filmim “Kırık Kalpler” den sonra bu kez iki filmde de aynı ücreti alıyorum. Kendi firmam olan TEMA FİLM hesabına iki melodram ve bir işçi mevzularından bahseden bir filmi yapacağım, diğer firmalardaki işlerimi bitirince..

 

Yazar veda etti, çıktı. Reci Ketenoğlu bir “Bafra” vermişti, onu içmişti. Tema cıgara, içki, sefahet bilmiyordu. Gerçekten yakışıklıydı. Sarışın, orta boylu, kahverengi gözlü (badem gibi uzun ve ufak), tıpkı Alan Laddii andıran bir fizik yapı.. Üstelik Alan Ladd’ın saçları takma olduğu halde Muzafferinki sahiciydi. Şimdiye kadar hiçbir sinema artisti mesleğini onun kadar ciddiye almamıştı: sadece beş filmde 150.000 lira kazanmak Türkiye için çok önemliydi. “Amerikada süpürge bile tutmamıştır şimdiye kadar bir Türk artisti” demekte haklıydı. Tema süpürge tutmak şöyle dursun Joan Fountaine’I tutup dans etmişti filmde.. Keman, piyano ve flüt çalıyordu ve müzik öğretmeniydi. Devlet Konservatuvarı (Ankara) mezunuydu. Evinde, Fakülteden hocamız Fahir İz’in ve N. Özgür’ün İngilizce sözlükleri, “idiom” = deyimleri vardı. Amerikadan lüks otomobil, kocaman buz dolabı (Westinghouse) ve bir de güzel eş getirmişti. Eh bunu yapmak da bir büyük başarıydı. Hele Ayhan Işık, ve öteki “jön” ler ne getirmişti Amerika’dan.. Tema otoriter, çatık kaşlıydı. Ama ne kadar burnu havada olsa haklıydı: Koca memlekette onun ulaştığı, eriştiği rekorlara hiç bir sinema artisti erişememişti ve bu gidişle erişemiyecekti. Yaşını söylememekte de haklıydı, zira genç kızlar buna çok önem verirdi. Yakından görseler mesele yoktu: 20 yaşındaki delikanlılar onun eline su dökemezdi. Yazarın kanaatine göre kadın seyircileri “teshir” etme hususunda Muzaffer Tema ile yarışabilecek esmer, sarı, kumral, uzun, kısa, genç, yaşlı hiçbir “jönprömiye” bugün Türkiyede mevcut değildi ve sinemacılar, prodüktörler ona 30.000 leri boşuna vermiyorlardı. “Helâl olsun sana milyonlar!” dedi ve Taksim Meydanı’na doğru yürüdü…

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.