Muhsin Ertuğrul
Söyleşi January 30, 2016

1969’da Muhsin Ertuğrul ile yapılan kapsamlı söyleşide, sanatçının çekingen mizacı, piyes yazmaya teşvik ettiği Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Yakup Kadri gibi isimlerle yaşadığı hatıraları, batıl inançları, intihar fikri, tiyatroya olan sevdası gibi pek çok konuya değiniliyor.

Milliyet Sanat, Sayı 322, 1979 

 

Değerli tiyatro adamımız Muhsin Ertuğrul, 19 Nisan 1979 Pazar sabahı geçirdiği bir kalp krizi sonucu İzmir’de öldü. Sanatçı, İzmir’e, Ege Üniversitesi Senatosu’nun vereceği “Fahri Doktor”sanı dolayısıyla düzenlenen törende bulunmak üzere gitmişti. Muhsin Ertuğrul, 2 Mayıs Çarşamba günü İstanbul’da toprağa verildi. Aşağıda, Şakir Eczacıbaşı ve Haldun Taner’in sanatçımızla yaptıkları, 1969’da (60. Sanat yılında) “Muhsin Ertuğrul’a Saygı” adlı kitapta yayımlanan ayrıntılı bir konuşmayı sunuyoruz. Bunu, tiyatro adamımızın, 70 yıllık çabalarının kronolojik bir özeti izliyor.

 

Altmış yıl önce, o zamanki ortamın koşulları içinde, tiyatroya girmeye nasıl karar verdiniz? Bu karar nasıl karşılandı evinizde?

Babam hariciyedeydi. Benim de hariciyeci olmamı isterdi. Tefeyyüz mektebine gidiyordum. İstanbul’un zengin ailelerinin, devlet görevlilerinin çocukları da giderdi o okula. Atlı arabalarla gelirdi çocuklar, midilli atlarıyla gelenler de vardı. İçlerinde daha o yaştayken hünkâr yaveri olanlar bile vardı. Devlet memurluğuna girersem, onlar gibi ilerlemeyeceğimi düşünüyordum. Bana destek olacak, yükselmeme yardım edecek yakınlarım yoktu benim…

Bütün çocukluğum tiyatroya yakın geçti. Ablam Kurbağalıdere’de otururdu. Kuşdili Tiyatrosu karşımızdaydı. Kendimi bildim bileli ilgi duydum tiyatroya. Tiyatro boşken bile gider, tek başıma otururdum salonda. Daha ilkokuldayken babamla temsillere giderdim. Sonra, okulda oyunu çocuklara anlatır, rol dağıtırdım; başlardık gördüklerimizi oynamaya.

 

Tiyatroya gireceğinizi nasıl söylediniz?

Söylemedim, duydular… Söylemeden Burhanettin Bey’in Kumpanyası’nda oynamaya başlamıştım. “Bizim ailede oyuncu olmaz” dediler. “Ya biz ya tiyatro” diye dayattılar. O gece evden ayrıldım. 16 yaşındaydım. Beyoğlu’nda bir otelde oda tuttum. Sonra Vahram Papazyan’a gittim, evden kovulduğumu söyledim. “Bizi de kovdular” dedi. Ailesi, Vahram’I Katolik papazı olsun diye Vatikan’a göndermiş. O da gitmiş ünlü aktör Novelli’nin yanında çalışmaya başlamış.

 

Sonra barıştınız mı, eve döndünüz mü?

Hayır, dönmedim, görüşmedik. Yıllar sonra 1927’de Darülbedayi ile Kahire’ye, İskenderiye’ye turneye gittiğimizde, halamın kocası Muhittin Paşa, Kahire elçimiz olarak bizi elçiliğe davet etmek zorunda kaldı. Böylece görüştük, o güne kadar hiç görüşmemiştik.

 

Tiyatroyu seçmeseydiniz ne olmak isterdiniz, hangi mesleği seçerdiniz?

Hiç düşünmedim… Herhangi bir iş yapardım. Marangoz olurdum belki. Ama devlet memuru olamazdım. Yapamazdım, dayanamazdım…

 

Eskiden beri hep böyle çekingen mizaçlı mıydınız?

Küçükten beri böyleyim. Behzat’la (Butak) Mercan İdadisi’nde arkadaştık. Behzat gitti, Burhanettin Bey ile görüştü. Kumpanyasına girdi. Ben de isterdim, ama gidip Burhanettin Bey’e “Beni de al” diyemezdim. Mesire yerlerinde oynarlardı, uzaktan onları seyrederdim. Sonra Rap Selâhattin ile tanıştım, o alırdı beni tiyatroya.

 

Nasıl bir kişiydi Burhanettin Bey?

Aydın insandı, çok şey öğrendik ondan. Sezgisi kuvvetliydi. Kabiliyetli olduğuna inandığı gençlerle ilgilenir, yetiştirmeye çalışırdı. Vahram Papazyan’dan da çok şey öğrendik. Paris’e gitmeyi Vahram Papazyan koydu aklıma. Odeon Tiyatrosu’nda aynı odayı kullanıyorduk. Bir gün “Burada görüklerinle bir şey öğrenemezsin. Paris’e git, tiyatroyu öğreninceye kadar kal. Çabuk dönmeye kalkma diren” dedi. Büyük ağabeyim Doktor Rasih de destekledi, para verdi. O da Paris’te uzun kalmamı istiyordu. Reşat Rıdvan Bey’den de çok istifade ettik. Tam Avrupalı bir tiyatro adamıydı. Batılı rejisör denince akla ne gelirse, odur Reşat Rıdvan Bey.

 

Batı Tiyatorosu’nun yurdumuza yerleşmesini, sayılmasını sağlayan sizsiniz. Ama bu arada geleneksel tiyatromuza yeteri kadar eğilmediğiniz de ileri sürülüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Daha çok küçükken, babamla ortaoyununa, meddaha, karagöze giderdik. Bunlardan hiç zevk almadım ben. Abdürrezzak’ın, Küçük İsmail’in ortaoyunları kalıpları, belirli nüktelerin içinde kalmış görünüyordu. Bir Mınakyan temsili bin kat daha ilginç gelirdi bana.

 

Naşit’e ne dersiniz?

Naşit daha taze, daha yeniydi, ama o kalıpların dışına çıkamıyordu.

 

Carlo Goldoni, İtalyan geleneksel komedi tiyatrosunda reform yapmıştı. “Comedia dell’arte”yi kalıplardan kurtarmıştı. Raimund ve Nestroy da Viyana Halk Tiyatrosu’nu aynı biçimde yenilediler. Şinasi’nin düşüncesi de ortaoyunu düzenine çağdaş kişileri getirmek, ortaoyunu kalıplarını günün ortamına uygulamaktı. Bu çabalar sizce boşuna mı?

Hiç boşuna olur mu? Goldoni, Raimund, Nestroy ve Şinasi birer yazar olarak Halk Tiyatorsu’na yeni ufuklar açmışlardır. Ancak tiyatro yazarları yapabilir bunu.

 

Yazılarınızı okuyanlar, sizin üstün bir yazar olduğunuzda birleşiyorlar. İyi bir roman hikâye yazarı da olabilirdiniz, oyun yazarı da. Oyun yazmayı hiç denemediniz mi?

Denedim. “İntihar” adında bir piyese başladım 1911’de. Hikâye de yazdım. Ertesi gün okuyunca tahammül edemedim yazdıklarıma. Çok bayağı şeylerdi. Makale yazmak başka, piyes yazmak başka. Sonra ben tiyatronun içindeydim, aktörlük, rejisörlük yapıyordum. Tiyatronun her şeyi ile uğraşıyordum, bütün günüm tiyatroda geçiyordu. Tiyatro yazarı yalnız yazmakla uğraşır.

 

Bu biraz da tiyatro, yazarlığına karşı duyduğunuz büyük saygının yarattığı çekinmeden ileri geliyor olmalı. Belki de, tiyatro yazarı olmak düşüncesi bir korku verdi size?

Belki de, olabilir… Bu da vardır belki işin içinde…

 

Bugün bir oyun yazmak isteseniz hangi konuyu ele alırdınız?

Vicdanları aldatılan saf halkı ve çıkarları için “Din-İman” diye diye masum kitleleri sömüren yobaz, bağnaz, cahil iki yüzlüleri sahneye çıkarırdım. Diyeceksiniz ki, yeni bir şey yapmış olmayacaktın. Tam üç yüz yıl önce “Tartuffe”ü yazarken Molière de o konuyu işlemişti. Yüz yıl önce İbrahim Şinasi de Türkçe bir piyes yazmak istediği zaman “Şair Evlenmesi’nde mürai yobazı ele almıştı. Nihayet kırk yıl önce, Reşat Nuri Güntekin de “Hülleci”de yine o kalleş sarıklıyı kulağından tutup halka sergilemişti. Fakat konu ne kadar eski olursa olsun, toplum böylesine cahil bırakıldıkça, yeniden uyarmaktan kendini alamıyor insan!

 

Türk tiyatro yazarlarını nasıl desteklediğinizi, oyun yazarı birini bulunca, hemen ilk oyununu sahneye koyduğunuzu biliyoruz. Yazarlarla birlikte çalışır mıydınız? Yazdıklarını değiştirmelerini, çıkarmalar ya da eklemeler yapmalarını istediniz mi hiç? Önceki kuşağın yazarları nasıl başladılar oyun yazmaya?

Önüme geleni piyes yazmaya teşvik ederdim, ama yazdıklarına hiç karışmazdım. Şurasını burasını çıkar, ya da değiştir demedim, hiçbir yazara. Musahipzade Celâl’in ilk piyesleri çok ilkeldi. Sözleri duymaya tahammül edemezdim bazen. Ama çok çalışırdı, yapabileceğinin en iyisini yapar, getirirdi. Hüseyin Rahmi tiyatroya gelirdi. “Ne olur, piyes yaz” derdik. Yazdı, getirdi bir gün. Neyyire çok iyi oynadı o piyeste. Hüseyin Rahmi heveslendi, yazmaya devam etti.Yakup Kadri’nin de yazmasını istedim, yazdı. Reşat Nuri’nin dili de iyiydi, tekniği de. Yahya Kemal’in piyes yazmasını çok isterdim. Hep söz verirdi, ama yazmadı. Necip Fazıl’ın ilk piyesi (Tohum) kötüydü. Teşvik etmek için sahneye koydum ve başrolü oynadım. Ama sonra “Bir Adam Yaratmak”ı yazdı. Güzel piyestir “Bir Adam Yaratmak”. Necip Fazıl memnun olmazdı. Her gece, perde arasında not gönderirdi bana. Birinde “şu sözler arasında virgül değil, noktalı virgül vardır, ona göre oynayın” diyordu. Arkadaşlar, “Nasıl tahammül ediyorsun bu adama?” derlerdi. “Biz, yazarların hizmetkârlarıyız, onların eserlerini oynuyoruz bize eser vermeleri için bizim onlara istediklerini vermemiz lâzım” derdim. Aktörlerin yazara saygı göstermelerini isterdim. Nazım Hikmet’i de teşvik ettim. Yazmaya hazırdı, dolmuş, akümüle olmuştu. “Kafatası”nı yazdı. Oyununu sahneye koymadım diye bana darılanlar oldu. Bu yüzden çok dost kaybettim. Genç bir yazarın oyununu oynadık. İkinciyi getirdi. Baktım ilkinden farklı değil. Onu da oynadık, belki gelişir diye. Seyircinin düşüncesini anlayabilmek için, salon giriş kapısından seyrederdim oyunları. “Acemi berberlere traş olmaya gelmedik” diye söylenmeye başladılar. Sonra yazar üçüncü oyununu da getirdi. Onda da bir aşama yoktu, oynatmadım, bana darıldı…

 

Doğu Tiyatrosu üstüne ne düşünüyorsunuz? 1931’de, Darülbedayi’de çıkan bir yazınızda “Artık, Şark bizim için yeni sanat kaynağımız olmaya başlamalıdır” diyorsunuz.

Amerika’ya ilk gidişimde, Hollywood’da Japon Tiyatrosu’nu gördüm. Müthiş etkisi altında kaldım, çok sevindim. Doğu Tiyatrosu’nun büyüklüğünü gördüm. Ama pek ilgilenemedim Doğu Tiyatrosu ile.

 

Oynadığınız roller arasında sevdikleriniz hangileridir?

Birini ötekinden ayırt edemem. Tiyatro bir kara sevda benim için. Her rol yazar ve oyuncu yönünden bir ihtirasın ifadesidir. Karasevda ile yanan bir sanatçı bu rollerle bağrının yangınını söndürmek ister. Her rol sanatçıya, çöl yolcusunun bir an önce varmak istediği gürül gürül çağlayan bir pınar gibi görünür. Bu gözle bakılınca, rolün büyüğü, küçüğü yoktur sözü, daha çok anlam kazanır. Ben her rolümü sevdim. Sözsüz veya tek satırlı rollerim için de saatlerce önce odama kapanır, hazırlanır, makyaj yapar, sıramı beklerdim.

Bir gün Jean Cocteau, Ankara’daki Büyük Tiyatro’da odama geldi. Önemli bir şey göstermek istiyormuş gibi, beni yukarıda makyajını yapan Jean Marais’in odasına götürdü. “Ben bu çocuğu işte bu sanat tutkusundan ötürü severim” dedi. O akşam Neron oynayacak olan Jean Marais başka arkadaşlarından yarım saat önce gelmiş, hazırlanıyordu. Eğer Jean Cocteau bilseydi ki bizler, saatlerce önce odalarımıza çekilir, bir ruh temizliği, bir içten yalvarış oturumuna geçerdik…

 

Role nasıl yaklaşırsınız, nasıl çalışırsınız?

Kendi varlığından, kendi ruhundan ikinci bir varlık, ikinci bir ruh yaratmaya çalışan insan, rolünü ele aldığında ilk temsilin son perdesi kapanıncaya kadar bitmek ve tükenmek bilmeyen doğum sancıları çeker. Dünyaya yeni bir varlık getiren ana, acılar içinde kıvranırken doğan çocuğunun yaşama gücünü nasıl ölçemezse, bir oyuncu da yarattığı kişinin kaderini ve sonucunu önceden kesinlikle hesaplayamaz. Tiyatroyu her şeyin üstünde seven bir oyuncu için her yeni rol böyle bir cendere acısı, böyle bir cehennem azabıdır. Çekilmesi seve seve istenen kaçınılmaz bir meslek ıstırabı… Benim için bir rolü aldığımdan, onu seyirciye aktarıncaya kadar geçen sürede yaşanan hayat, artık benim özel hayatım olmaktan çıkar. Her an yaratılacak ikinci bir varlığın etkisi altında yaşarsınız. Ne yediğiniz, ne içtiğiniz, ne de uykunuz yalnız sizindir artık. İçinizdeki ikilik sizde ne rahat, ne huzur bırakır. İkinci varlığın bu oluş devresi onunla bu ortak tabak, bardak, yatak paylaşma süresi taşınmayacak kadar ağır bir yüktür.

 

Bütün bu sakin görünüşünüze ragmen, sabrınızın tükendiği olur elbet. En çok nelere sinirlenirsiniz?

İnsan yaşlandıkça çok sabırlı oluyor. Olayları her yanıyla görmeye çalışıyor. Daha çok hak verir oluyor. Geçenlerde bizim eve hırsız girdi, hak verdim durumunu düşününce. Sabırsızlık gösterdiğim, çok kızdığım şeyler vardı: Aktörün sahneye içkili çıkmasına sinirlenirdim. İçkiden ötürü değil, tiyatroya saygısızlığından ötürü. Bir gece, çok sevdiğim genç bir aktör arkadaşlarına uymuş, içmiş, öyle çıkmış sahneye. Kulisten baktım, anladım. Tiyatrodan çıktım. Dragos'a evime geldim. Soğuk bir kış gecesi, kar yağıyor. Kızdığımı söylemişler, ertesi sabah kalkmış Dragos'a gelmiş. Kapıyı çaldı, bir ders olsun diye, yukardaki katın penceresini açtım. ''Benim sarhoş aktörlerle işim yok!'' dedim, evime almadım. Bu kabalık benim yapacağım iş mi? Yaptım, sonra da çok üzüldüm. Ama faydası oldu, bir daha sahneye içkili çıkmadı.

 

Dargın olduğunuz, kırıldığınız kişiler yok mu?

Vardı, şimdi yok. Dedim ya, yaşlandıkça olaylara başka türlü bakıyor, sebeplerini anlamaya çalışıyor, karşısındakine daha çok hak verir oluyor insan.

 

Bu sözlerinizden, kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın, davranışlarının nedenini anladıktan sonra ona hak verdiğiniz anlamı mı çıkaralım? İlkelerinize karşı gelenleri de, tiyatroya zararı dokunanları da affeder misiniz?

Hayır! Hiçbir zaman… Ben, şahsımı ilgilendiren olayları kastettim. Tiyatroya zararı dokunanlara hep karşı çıktım ve çıkacağım. Onlarla her zaman mücadele edeceğim…

 

Çekingenliğinizden söz etmiştik biraz önce. Yalnızlığı seviyorsunuz, kalabalıktan hoşlanmıyorsunuz. Ama aynı zamanda dostluğa önem veriyorsunuz, tanıdıklarınızla çok ilgileniyorsunuz. Davet edilmeden, haber vermeden bir dostunuzun evine gitmek gelmez mi hiç içinizden?

Elbette gelir, çok isterim, ama yapamam, gidemem. Rahatsız etmekten korkarım. Ya banyo yapıyorsa, ya yemek yiyorsa, ya çalışıyorsa, ya misafirleri varsa diye düşünürüm, gitmem. Bana gelirlerse çok sevinirim. Dostlarım, sevdiklerim hep evime gelsin isterim. Yalnızlık duymam genellikle. Kendi kendime yetiyorum. Kitaplarım yanımdayken yalnızlık duymam…

 

Uludağ'a çıktığınızda, Fatih Tepe'de bir kulübeye kapanmışsınız günlerce tek başınıza. Dinlerde olduğu gibi, kendinizi bir çeşit disipline sokmak, ya da dünyanın günlük olaylarından uzaklaşmak kopmak için mi yaptınızdı bunu?

Hayır, böyle bir sebebi yoktu kulübede kalışımın. Dağ havası almak için Uludağ'a gitmiştim. Otelin kalabalığına girmek, dedikodusuna karışmak istemiyordum. Yapmak istediğim çok şey vardı. Kitaplarım, dergilerim vardı. Kitaplarım, dergilerim vardı, yalnız değildim. Çeviriler yapmak, çalışmak istiyordum. Otelden yatak, yorgan, yastık aldım, kulübede on beş gün kaldım. Beni hiç göremeyince, merak etmişler, öldü sanmışlar, bakmaya geldiler. Kulübenin kapısı da kapanmıyordu. Geceleri meyva asıyordum kapıya, ayı gelirse meyvaları alıp gitsin, beni yemesin diye.

 

Hiç ölümle karşılaştınız mı?

Hayır, karşılaşmadım. Ama iki defa intihar etmeyi düşündüm.

 

Ne vakit?

Paris'e ilk gidişimde… Parasızdım, kuru ekmek yiyerek yaşıyordum. Kestane yemek bir ziyafet oluyordu benim için. Ama dönemedim, yapmak istediğimi yapmalıydım, tiyatro görmeliydim, tiyatroyu öğrenmeliydim. O sıralarda ümitsizliğe kapıldığım oldu. Birkaç defa Seine Nehri kıyısına gittim, intihar etmek için. İyi ki etmemişim.

 

Bunun için mi seversiniz Andreyev'in hikâyesini?

Galiba… Andreyev aç kalmış, intihar etmeye karar vermiş. Odasına gelmiş, bakmış bir pantolonu daha var. Satılabilecek bir pantolonu olan intihar eder mi demiş, vazgeçmiş…

 

Dirençli olmanızda, yarınım ne olur diye düşünmemenizde, azla yetinebilmenizin etkisi büyük olsa gerek?

Tiyatrocu olduğumu duydukları gece, ''sürüneceksin'' dediler. ''Nasıl olsa kuru ekmek bulurum'' dedim. Bu, sözde kalmadı. Paris'te ''kuru ekmekle'' yaşanabileceğini anladım. Haftalarca kuru ekmekle yaşadım. Sonra, her baş kaldırışımda böyle düşündüm. Başka hesap yapmadım. ''Nasıl olsa kuru ekmek bulurum'' dedim.

 

Hiç önemli bir hastalığa tutuldunuz mu? Sağlığınız için nelere dikkat edersiniz?

Plörezi geçirdim. Çok yememeğe dikkat ederim. Sabah kahvaltısı ve öğle yemeğini iyi yerim. Akşamları çok az yerim, ekmek, peynir, domates, meyva… Dördünü bir arada bulursam tabii!

 

Spor yapıyor musunuz?

Yürümeyi severim. Hemen her gün yürüyüşe çıkarım. Birkaç yıl öncesine kadar denize girerdim, denizi severim. Daha gençken aletli jimnastik yapardım.

 

Yemek de yaparmışsınız?

Evet, ama bilinen yemekleri usulüyle yapmayı sevmem. Yemek yaparken denemeyi, hayal gücümü kullanmayı, yapılmamış bir şeyi yapmayı severim. Elde ne varsa, onlarla yemek yapmak hoşuma gider. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Kavak'taki tabyada askerdim. ''Yemek yok'' dediler. Yalnız kuru incir, yumurta varmış, yağ da yokmuş. ''Ben size enderun yumurtası yapayım'' dedim. İncirleri kaynattım, üstüne yumurtayı döktüm. Onlar da gerçekten ''enderun yumurtası'' diye bir yemek var sandılar, kemâli afiyetle yediler…

 

Batıl itikatlara inanırmısınız?

Eskiden, sezona başlarken kurban kestirirdim. Bir de ilk gece tiyatronun kütüphanesinde ölmüş sahne sanatkârlarının ruhuna otuz, kırk mum yaktırırdım. Bunların uğur getirdiğine inanırım. Şehzadebaşı'nda Ertuğrul Sineması'na geçtiğim zaman, arka odaların birinde bir mumun sürekli olarak yandığını gördüm. Sinemanın Musevi sahibi bu mumun hep yanmasını, hiç sönmemesini istermiş. Pek hoşuma gitmişti, sonra ben de adet edindim oyundan önce mum yakmayı..

 

Ne zaman açtınız Ertuğrul Sineması'nı?

1913'de. Bir gün biri geldi, oğlu sinema açmış, batıyormuş, bana devretmek istedi. ''Parasını peşin istemiyorum, kazandıkça ödersiniz'' dedi. Hem film gösteriyor, hem tek perdelik oyunlar oynuyorduk. Pırıl pırıl boyattım, güzel bir dekor yaptırdım sinemaya. Ancak üç, dört ay işletebildim. Borcumu ödeyemedim. Ne zaman ödeyebilirsem öderim sanıyordum. Mukavele yapmıştık, ödeme günü gelmiş, veremedim parayı. Dostum Kadri Cemali'ye devrettim sinemayı. Sonra adı ''Milli Sinema'' oldu.

 

1919'dan 1953 yılına değin sinemayla uğraştınız. 35 film yaptınız. Rusya'da Almanya'da filmler çevirdiniz. Sinemaya hâlâ yakınlık duyuyor musunuz? Yine film çevirmek ister misiniz?

Avrupa tiyatrolarında çıraklık yapabilmek için sinemada figüranlık, aktörlük, rejisörlük ederek geçimimi sağlamam gerekiyordu. Onun için filmlerde kalabalık arasından başlayarak sırasıyla aktörlüğe, rejisörlüğe geçtim. Memlekete dönünce dışarda öğrendiklerimi burada da uygulamaya çalıştım. Tek bir çekim makinası, tek bir projektör, tek bir stüdyo, tek bir sermayedar, tek bir teknisyen yokken en ilkel araçlarla, en az harcamalarla işe başladım. Amacım, bu yokluk içinde de bir şeyler yapabileceğimi göstermekti. Zaman sınırı ve para kazanma hırsı olmadan bir film çevirmeyi elbet ben de isterdim, yine de isterim, ama olmadı işte!

 

Hangi filmleri beğendiniz? Sinemanın çağdaş akımlarını izler misiniz?

Beğenmediğim için bir filmi yarıda bıraktığımı, sinemadan çıktığımı hiç hatırlamıyorum. Her filmde bir beğenilecek nokta bulmak kabildir. Gençliğimizin unutulmaz filmleri D. W. Griffith'in eserleri ile başlar. Charlie Chaplin'in en eski filmlerinden bugünkülere kadar hepsini zevkle seyrettim. Son İtalyan, Fransız, Rus filmlerini de hayranlıkla izliyorum. Bu arada Japon filmlerine de bayılıyorum.

 

Tiyatromuzda en çok sevdiğiniz kimler oldu?

İlk Türk tiyatrocuları… Tiyatro uğruna her şeye tekme attı onlar… Tiyatroyu seçtiler ve tiyatro için her güçlüğe göğüs gerdiler. Emin Beliğ doktordu, kabiliyetli bir insandı, hangi işe girse en iyisi olurdu, tiyatrodan başka şey düşünmedi…

 

En beğendiğiniz yabancı oyuncular kimlerdir?

Altmış yılda gördüğüm sanatçılar arasında beğenmediğimi bulmak güç! Hepsinde öylesine ayrı ayrı özellikler var ki, hiçbirine beğenmedim demeye dilim varmaz. Hepsinde de öğrenecek birçok dersler buldum. Ama bu binlerce sanatçı arasından isim söylemem gerekiyorsa bir kaçını saygıyla anarım: Mounet Sully, Sarah Bernhardt, Mme Réjane, Suzanne Després, Mme Bartet, De Féraudy, Fernand Ledoux, Jean-Louis Barrault, Pierre Brasseur, Maria Cesereés, Michel Vitold, Alain Cuny, Suzanne Flon, Madeleine Renaud, Lucien Raimbourg, Annie Gigardot gibi hemen dilimin ucuna gelen binlercesinden birkaçı…

 

Almanlardan: Albert Bassermann, Paul Wegener, Werner Krauss, Gustaf Gründgens; gençlerden Thomas Holtzmann, Martin Held, Erich Schellow, Ernst Schröder, Maria Becker, Threse Gieshe ve daha niceleri… Ruslardan: Stanislavski, Kaçalof, Moskvin, Hmelyef, Tarasova, Knipper - Çehoca, Alice Koonen. İsveçlerden: Andres de Wahl, Tora Teje, Pauline Brunius gibi devler… Macarlardan: von Hegedus, Beregi Oskar, Sinkovits İmre. Yahudilerden: Michoels ve daha binlerce…

 

Sizi en çok hangi rejisör etkiledi?

Tek bir isim vermem güç. Çünkü ben, birçok büyük rejisörlerin çalışma metodlarını şahsen provalara katılmak suretiyle izlemek gibi, bugün için imkânsız bir mutluluğa eriştim. Hepsinden birçok şeyler öğrendim. Fakat yaradılış bakımından hiçbirinin körükörüne taklitçisi, eleştirisiz kölesi durumuna düşmedim. Mümkün olduğu kadar her metnin gerektirdiği ve piyesteki kişilerin karakterini sahnede canlandıracak ''oyuncu''nun temel olduğu bir üslup araştırdım.

 

Çağdaş tiyatro yazarlarından kimleri beğeniyorsunuz?

Samuel Beckett'i en çok seviyorum. ''Godot'yu Beklerken'' piyesini daha Paris'te oynanırken tercüme ettim ve sahneye koydum. O zaman onu anlamadıkları için savcılığa beni jurnal ederek oynanmasını yasaklatanlar, umarım ki 1969 Nobel Edebiyat Ödülü'nü alınca uyanmışlar ve belki bir parça da utanmışlardır.

 

Ionesco, Vaclav Havel, Pavel Kohout, Peter Weiss, Fernando Arrabal, Jacques Audiberti, Jean Tardieu ve daha birçokları…

 

Benimle uğraşanın başına bir belâ gelir diye bir inancınız varmış!

Evet, inanırım buna… Muhakak gelir de…

 

Hayranlık duyduğunuz kişi var mı?

Atatürk… En başta o gelir elbet…

 

Sizi en çok etkileyen olaylardan birini anlatır mısınız?

Namık İsmail'in ölümü… Hayat dolu bir insandı. Hayattan ayrılmayacak gibi gelirdi insana. Bir gün Kadıköy'den vapura bindi, karşıya geçmeden öldü. Otuz beş yaşındaydı galiba…

 

Hayatınızın en mutlu anını anlatır mısınız?

İlk yazdığım bir yazının Tenin gazetesinde çıkışı, ilk sahneye adım atışım ve Berlin'de ilk rejisörlük sözleşmesinin teklifini alışım. Fakat bunlardan daha mutlu bir an: gelecek kuşaklar için bir tiyatro okulu açtırmak isteğimi, Atatürk'ün kabul edip hemen yarım saat sonra başvekiline direktif verdiği andır.

 

İleri bir tiyatro okulu nasıl olmalıdır sizce?

Bu sorunun cevabını verebilmek için bütün dünya milletlerinin tiyatro uzmanları ve pedagogları yedi yıldır çeşitli şehirlerde toplanıp bir araştırma peşinde koşuyorlar. Zaman nasıl bir yıldırım hızıyla dünyayı değiştiryorsa, bu öğretim metodları da öylesine süratle gelişip değişiyor.

                         

Nenette de Valois'nın yurdumuza gelmesine, Yeşilköy'de ilk bale okulunun açılmasına siz önayak oldunuz değil mi?

1946 yılında ''Yücel'' dergisini çıkaran Muhtar Enata, Hutchinson adında bir İngiliz rahibinin benimle tanışmak istediğini söyledi. Kilisesi Old Vic Tiyatrosu'nun karşısındaymış, tiyatroyla yakından ilgilenirmiş, İngiliz sanatçıların çoğunu tanırmış. Ninette de Valois'nın da dostuymuş. ''Bale okulu kurmak istiyoruz, bize yardım eder mi?'' dedim. Rahipten cevap geldi. Ninette de Valois, ''Denizin o kadar güzel olduğu yere hemen gelirim'' demiş. Geldi ve Yeşilköy'deki okulu kurduk.

 

İstanbul'dan başka bir yerde yaşamayı düşündünüz mü?

Hep burada yaşamak isterim. İstanbul'da, Harem'de…

 

Son yıllara değin, gece gündüz tiyatroda çallıştınız. Dünyanın her yanındaki tiyatro olaylarından hemen haberiniz olur, nerde olursa olsun yeni oynanmış, yeni yayınlanmış bir oyunu okur, incelerdiniz. Nasıl vakit buldunuz buna?

Gençliğimden beri dört saatten fazla uyumadım. Güneşin üstüme doğduğunu hatırlamıyorum. Dört saat uyku yetiyor bana. Geceleri okurum. En parasız zamanımda bile abone olduğum tiyatro dergilerinin tutarı üç bin lirayı bulurdu. Bakın, bunlar, bugün postadan çıkanlar.

(Masasının üstünde şunlar vardı: Die Zeit, Die Weltwoche, Nouvelles Litteraires, Theater Der Zeit, Die Deutsche Bühne, Theater Heute ve Josef Stadt Theater'in, Schiller Theater'İn program dergileri.)

 

Başucu kitaplarınız hangileridir?

Epiktetos'un ''Düşünce ve Sohbetler''i, Alain Hamlet, Kuran, İncil.

 

Günümüzün en önemli olaylarından biri olan gençlik hareketleri üstüne ne düşünüyorsunuz?

Bugün bizdeki ve bütün dünyadaki gençlik hareketleri İkinci Dünya Savaşı kokuşmuşluğunun en doğal bir sonucudur. Ünlü şair v tiyatro yazarı Archbaki MacLeish bu konuda çok doğru şeyler söylüyor:

 

''Bu genç kuşak, onlara öğretmenlik yapanların ortak görüşüne göre, şimdiye kadar görülen en dikkate değer kuşaktır. Aşırı derecede zekidirler ve kendilerine karşı, bizim kendimize olduğumuzdan çok daha dürüsttürler. Bu genç insanlar, yaşlıların iki yüzlülüğü konusunda konuşma hakkına sahiptirler. Hepimizin bildiği nedenlerle korkunç bir yaşantıya girmektedirler. Bu çocuklar insanın insan olarak durumunun sağlam olmadığı bir dünyaya giriyorlar. Herkes güvensiz, rahatsız. Bu gençler güçlükler içindeler…''

 

Amerikalı yazarın hakkı var. Genç kafa, taze beyin, diri kuvvet bu kadar düzensizliğe elbet sonuna kadar dayanamayacaktı, günün birinde patlayacaktı. İşte o gün, o saat geldi çaldı. Bu işi gençler kendi başlarına başaracaklar. Çünkü kendilerinden bir kuşak öncesine inançlarını yitirmişlerdir. Onlar diyorlar ki: Eğer erişkinlerde seziş ve anlayış kabiliyeti olsaydı, dünyayı bugünkü kokuşmuş duruma getirirler miydi? Şimdi biz, onalrın berbat ettiği bouzk düzeni yoluna koyacağız ve bunu yaparken onları hiç karıştırmayacağız!

 

Bu bakımdan ben de gençlik hareketlerini tasvip ediyorum. Elbette ki insan, kendi bozduğu düzenin içinde yaşarken bozukluğun farkına varmaz. Ama gençler gibi dürüstlükle ve tarafsız gözlerle bakınca dünyamız neresinden tutarsnız tutunuz, neresinden bakarsanız bakınız, buram buram pislik kokuyor ve ben inanıyorum ki gençler bunu temizleyecekler.

 

Gerçekleştiremediğiniz için üzüldüğünüz bir şey var mı?

Bölge tiyatroları… Tasarı hazırdı, bazı ihmallerden ötürü kanun çıkamadı. Erzurum'dan başlayacaktı. Binayı bulmuştuk, çocuklar askerliklerini yapmaya Erzurum'a gitmişlerdi. Bir an meselesiydi başlamamız, bütün Anadolu'ya yayacaktık tiyatroyu, olmadı…

 

Türkiye'de tiyatroya en yararlı olmuş devlet adamları kimlerdir?

Tiyatromuza Türk kadının katılmasını sağlamakla Atatürk olmuştur. Çocuklar ve kadınlar hava alsın diye Gülhane Parkı'nı açtığı için taşa tutulan geri bir çağda bir tiyatro okulu açmayı amaç edinen İstanbul Şehremini Operatör Cemil Topuzlu Paşa, onun kurduğu Darülbedayi'yi yeniden dirilten Muhittin Üstündağ, İstanbul'a açık ve kapalı tiyatro binaları kazandıran Dr. Lütfi Kırdar ve Ankara'da Devlet Tiyatrosu'nun kurulmasında büyük payı olan Halil Vedat Fıratlı.

 

Bugün size istediğiniz gibi bir tiyatro kurma imkânı verseler, nasıl bir tiyatro kurardınız?

Enyenisini kurardım. Halkın tiyatrosunu, sokak tiyatrosunu… Macaristan'da Wesker ve Darcante ile görüştük bunları; köylüyü, işçiyi, tiyatroya nasıl getirebiliriz diye tartıştık. UNESCO, Darcante'den bu konuda bir rapor istemiş.

 

Bergman'ın yardımcıları, bir fabrikaya işçi olarak girmişler, işçiyle birlikte yaşamışlar, o zaman anlamışlar işçilerin hayatını, problemlerini hiç bilmediklerini.

 

Daha 1924 yılında Nâzım ile düşünüyorduk bu konuları. Bir gün, Nâzım  gitti, vatmanları toplayıp getirdi tiyatroya… Ertuğrul Sineması'nı açtığım zaman erlere oynadık bir gece. Hamasî bir piyes de değildi, Brieux'nün ''Simone''unu oynadık. Palaska postal kokusundan sahnede zor duruyorduk. Ama çıt çıkmıyordu salonda, heyecanla seyrediyorlardı. Hamdulah Suphi gelmişti o gece. ''Tiyatro'yu muhakkak Türk Ocağı'na sokalım'' dedi. Yeni Turan Temsil Heyeti adıyla oynadık Türk Ocağı'nda.

 

1922 yılı gazetelerinden bir haber gördük: ''Halk Tiyatrosu'' adında bir topluluk kurup İstanbul'un çeşitli semtlerinde klasikler ve yerli oyunlar oyanayacağınız öğrencilerden ve işçilerden para alınmayacağı belirtiliyor.

 

O tarihlerde insan hiç gerçekleşmeyecek ümitler peşinde koşuyormuş. Aradan yıllar geçtiği halde, bu hayali proje düşünceden ileri geçmedi. Ne yapalım, gerçekleştiği kadarına da şükür!

 

İstanbul'un çeşitli semtlerinde deniyor. Nasıl? Kahvelerde felan mı oynamayı düşünüyordunuz?

O da olabilir… Nitekim Tarsus'da bir kahvede oynamıştık. O zaman İstanbul'un bazı semtlerinde tiyatrolar vardı. Osmanbey'de, Ortaköy'de… Behzat'ın dekorları yüklenip Unkapanı Köprüsü'nden geçerek Beyoğlu'na taşıdığını hiç unutamam.

 

Sonradan, Şehir Tiyatroları'nın başındayken, bu düşüncenizi gerçekleştirdiniz, Kadıköy, Üsküdar, Fatih, Zeytinburnu'nu açtınız.

Daha açmalıydık. Zeytinburnu gibi, İstanbul'un geri kalmış bölgelerinde, gecekondularda açmalıydık. İstanbul'un dışında kalıyor onlar, gelmiyorlar. Tiyatroyu biz onlara götürmeliyiz. Tiyatro herkesin olmalı, bir zümrenin değil. Kültür Sarayı'na gelirler mi? Bedava bilet dağıtsak yine de gelmezler. Orada rahat hissetmezler kendilerini, kapıdan içeri girmeye çekinirler…

 

Eski Yunan'da olduğu gibi bütün halkı kapsayan tiyatro istiyorsunuz.

Evet, eski Yunan'da olduğu gibi… Bergama'da iki yüz bin kişi tiyatroya gidiyordu. Herkes tiyatroya gidiyordu. Bir sınıfın değildi tiyatro. Bunu başarmamız lâzım…

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.