Muhsin Ertuğrul’un İlk Yönetmenlik Denemeleri
Barış Saydam - Makale February 29, 2016

Kara Lale Bayramı’ında şaşırtıcı bir şekilde, Muhsin Ertuğrul ve Gustav Preiss’ın çekimleri ve filmde tutturulan anlatım biçimi Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sinema alanında yaşayacağı hızlı değişimlerin de müjdecisi gibidir.

 

1916 yılında Darülbedayi büyük bir krizin eşiğindedir. Yaklaşık üç bin liralık belediye ödeneği ne kurumun çalışanlarına ne de giderlerine yetmektedir. İdare heyeti krizi aşmak için günü kurtaracak çözüm önerileri geliştirir. Komedilerle halkın ilgisi diri tutulmaya, tiyatronun devamlılığı sağlanmaya çalışılır. 14 Mart 1916’da kaçınılmaz bir şekilde Darülbedayi’nin Musiki bölümü kapatılır. Bu hamleden sonra belediye kuruma ödediği ücreti daha da düşürür. Darülbedayi artık kendi kadrosunun ücretini ödeyemeyecek durumdadır. Çalışanların bir kısmı zorunlu izinle uzaklaştırılır. Bu dönemde Muhsin Ertuğrul’un idare heyetiyle arasındaki çatışmalar ayyuka çıkar. Ertuğrul, Hisse-i Şayia adlı vodvilin oynamasına büyük bir tepki gösterir:“Ödenek alan bir tiyatro vodville perde açamaz! Seyircisini kolaya alıştıran bir tiyatro daha sonra daha ciddi eserler oynadığında izleyecek kimse bulamaz!”[1]

 

Darülbedayi ile çatışmaların artmasından sonra Muhsin Ertuğrul da diğer eğitmenler gibi zorunlu izne ayrılır. Bunu fırsat bilen sanatçı 1916 yılında Almanya’nın Berlin şehrine gider. Birinci Dünya Savaşı tüm Avrupa’yı derinden etkilerken, savaşın etkisinin en şiddetli olduğu yerlerin başında Berlin gelmektedir. Savaş döneminde Berlin, Muhsin Ertuğrul’un hayal ettiğinden çok uzaktır. Büyük bir kaos kente hâkimdir. Tiyatro alanında da pek çok önemli yazar, yönetmen ve oyuncu savaştan dolayı cephededir. Kent büyük bir yıkımın eşiğine gelmiştir. Tiyatro binaları gibi evlerin de çoğu kullanılamaz durumdadır. Ertuğrul İstanbul’da Darülbedayi’den uzaklaşıp insanlık felaketinin ortasına sürüklenir.

 

Berlin’deki yıkıma karşın, Ertuğrul kısa sürede hedeflerine doğru bir hamle yaparak Lessing Tiyatrosu’na yönelir. Savaş şartlarında tiyatroda kalan oyuncular gaz lambası altında prova yapmaktadır. Tiyatronun yönetmeni Basserman, Ibsen ve Strindberg hayranı olduğu için onların oyunları üzerinde çalışır. Çalışmaları büyük bir merakla izleyen Ertuğrul ise, hayranlık ve şaşkınlık içinde izlediği her şeyi not eder ve büyük bir heyecanla odasına döndüğünde İstanbul’a bir mektup yazar. Ancak Darülbedayi sanatçıya cevap olarak bir kınama mektubu yollar ve izinsiz bir şekilde Berlin’e gittiği için bir an önce dönmesi gerektiğini bildirir.

 

Darülbedayi ile Muhsin Ertuğrul arasında süregelen çatışma devam ederken, Ertuğrul bir yandan çeşitli tiyatrolarda günübirlik işler yaparak geçimini sağlamaya çalışır. Berlin’de aynı yerde kaldığı oyuncu Frau Wilke sayesinde Almanya’da çeşitli filmlerde görev yapmaya başlar. İlk defa sinema filmlerinde oyunculuk yapar ve artık Berlin’de hayatını sürdürmektedir.

 

İstanbul Film’in Kuruluşu

Muhsin Ertuğrul irili ufaklı rollerde oynarken savaş dönemi Berlin’inde yavaş yavaş adını da duyurmaya başlar. Fransa’da olduğu gibi Almanya’da da alanının önemli isimleriyle irtibat kurar ve muhabbetini geliştirir. Ertuğrul’un Almanya’da tanıştığı isimlerden biri de İstanbul’daki Alman Mektebi’ni bitirdikten sonra babasının işlerinde ona yardımcı olan Nabi Zeki Ekemen’dir. Ekemen’in babası Zeki Nafiz Bey savaş döneminde Berlin’de temel gıda maddeleri zor bulunduğundan, Türkiye’den Berlin’e çeşitli şeyler götürerek ticaret yapmaktadır. Ekemen’le Muhsin Ertuğrul’un ilk tanışması Hamburg’da gerçekleşir. Ekemen, Ertuğrul’a onu bir süredir takip ettiğini, böyle başarılı bir sanatçının kendi adına filmler çevirip oynaması gerektiğini söyler. Ertuğrul, Ekemen’le görüşmesini şu şekilde anlatır:“Filmciliğin benim için bir amaç olmadığını, hele, işletmecilik gibi tümüyle ticari bilgi isteyen bir işten hiç anlamadığımı söyledim. Bunun üstüne Nabi, kendisinin Alman Lisesi’nin ticaret bölümünü bitirmiş olduğunu, şayet film yapacak olursam işin o yönüyle kendisinin uğraşacağını; eğer bir sakınca yoksa ortaklaşa bir şirket kurarak çalışabileceğimizi, gereken sermayeyi kendisinin bulacağını söyledi.”[2]

Samson

 

İlk Yönetmenlik: Samson

Böylece ikili Almanya’da İstanbul Film (Stamboul Film G.m.b.H.) şirketini birlikte kurarlar. Şirketin ilk filmi için Ertuğrul’un o sıralarda okuduğu Fransız yazar Maurice Level’in L’Angoisse adındaki romanında karar kılınır. Kısa sürede romandan bir senaryo hazırlayan sanatçı, filmin kadrosunu oluşturmak için Almanya’daki bağlantılarını kullanır. Almanya’da ünlü oyuncuların kartpostallarını basan iki büyük şirketten biri olan Becker u Maas’ın sahibi Bayan Bahm’la görüşürler ve filmin başrolünde oynayacak, ismi bilinen ama çok fazla para istemeyecek bir aktris önermesini isterler. Birlikte kataloglar taranır, oyunculara bakılır ancak bir sonuç çıkmaz. Daha sonrasında ise Bahm’dan aradıkları oyuncuyu bulduğunu söyleyen bir telefon alır. Aranan oyuncu Margit Barnay’dır. Babası Berlin Devlet Tiyatrosu’nun müdürü, Sahne Sanatçıları Sendikası’nın kurucusu ve Meininger topluluğunun baş aktörü Ludwig Barnay’dır. Almanya’nın tiyatro konusunda en köklü ailelerinden birine mensup olan Barnay’ın yanı sıra, görüntü yönetmenliği için de İsviçreli Gustav Preiss’la anlaşılır. Böylece Muhsin Ertuğrul’un Almanya’da yöneteceği ilk film olan Samson, Kendi Kendinin Katili isimli çalışmaya başlanır. Filmin çekimleri bittikten sonra kurgusunu, Almanya’nın o dönem şaşırtıcı gişe başarılarının altında senarist olarak imzası bulunan Marie-Louise Droop üstlenir.

 

Film, Türkiye’de de Izdırap adıyla sinemalarda gösterilir. Nijat Özön’ün babası Mustafa Nihat Özön, Dergâh dergisinde filmle ilgili şu yorumda bulunur:“(…) Izdırap ne idi? Samson ızdırap adam mıydı? Mahkemede gözlerini açmak, giyotine doğru gitmek, orada da gözleri evinden fırlayacakmış gibi bir daha açmak kâfi derecede ızdırabı duyuruyor muydu? Herhalde oyunu seyredenler, oynayanlardan ziyade mustaripti. Frenklerin kâfi derecede sinema sanatkârları var. Muhsin Bey, o âlemi sanatkârlarının kâfi derecede tatmin ettiğini hatırlayarak, ya bizim âlemimize hitap edecek şeyler yaratsın veya uzun zaman boş bıraktığı sahnedeki mevkiini işgal etsin. Çünkü Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak tehlikesi var.”[3]

 

Özön filmi ağır bir şekilde eleştirerek Muhsin Ertuğrul’un sahneyi bırakarak Almanya’da filmcilik işleriyle meşguliyetini sorgulasa da, film Almanya’da ilgi çeker. Filmin biçimsel ve teknik yenilikleri çarpıcı bir etki yaratır. Resim, mimari ve tiyatrodan sonra sinemada da Ekspresyonizmin yoğun etkisinin hissedildiği 1919’da, Muhsin Ertuğrul ve Gustav Preiss ikilisi o dönemin sineması için yenilik sayılabilecek bir dizi denemede bulunur. Ertuğrul denemelerini şu şekilde açıklar:“(Preiss) O güne kadar pek alışılmış olmayan açılardan çalışmaya ve sık sık açı değiştirmeye katlandı. O zamana kadar bir noktaya mıhlanmış gibi duran kamerayı, sanatçının peşinde dolaştırarak, yakın planlarda görüntüleyerek birçok deneylerde bulunduk. (…) Yakın plan denince, sanatçılar yaka silkiyorlardı. Bu yüzden birçok tiyatro sanatçısı filme hoşgörüyle bakmıyordu.”[4]

 

Ustad Film’e Geçiş

Ertuğrul’un çabaları karşılığını bulmuş olacak ki, filmin kurgusunda çalıştıkları ve o dönemin ana akım sineması içinde parlayan isimlerden biri olan Marie-Louise Droop birkaç ortakla birlikte yeni kurmak istedikleri film şirketinde çalışmak üzere Ertuğrul’a teklif götürür. Ustad Film adıyla faaliyet gösterecek şirketin toplantısı için sermayedarlarla buluşmak üzere Dresden’e gidilir. Karl May’in romanlarını basan yayınevinin sahibi ve Universal Film’in Almanya temsilcisi gibi firmanın zengin sermayedarları vardır. İlk toplantıda ellerindeki sermayeyle iki filmin yapılmasına karar verilir. İlk yapılacak olan film, Droop’un Alexandre Dumas’nın Siyah Lale romanından senaryolaştırdığı Kara Lale Bayramı’dır.* Sonrasında ise Karl May’in Şeytana Tapanlar isimli romanından bir film çekilecektir.

 

Anlaşmalar yapıldıktan sonra Muhsin Ertuğrul Kara Lale Bayramı’nın hazırlıklarına vakit geçirmeden başlar. Hikâye, Hollanda’nın ilk Cumhuriyet devrimi sırasında geçmektedir ve bir dönem filmidir. O yüzden, Ertuğrul ve ekibinin önünde çözmeleri gereken ciddi sorunlar vardır. Öncelikle hikâyeye iyi bir kast, doğru bir mekân ve uygun kostümler seçmeleri; inandırıcı bir dönem atmosferi yakalamaları gerekmektedir. Ertuğrul Almanya’daki vaktinin neredeyse tamamını oyun izlemekle geçirdiği için tiyatrodaki en uygun oyunculardan kısa sürede kendisine bir oyuncu kadrosu belirler. Dönemin geçtiği arka plân için dekorları çizer ve Berlin’deki Czerepy Stüdyoları’yla anlaşır. Filmin dış/harici çekimleri ise Jüteborg ve Hildesheim gibi Hollanda’daki evlere benzer tarzda evlerin olduğu yerlerde gerçekleştirilir. Çekimler için uygun hava şartlarının oluşmaması ve mekânlar arası mesafelerinin uzunluğu sebebiyle filmin çekimleri üç ay sürer.

Kara Lale Bayramı

Filmde şaşırtıcı bir şekilde, Muhsin Ertuğrul ve Gustav Preiss’ın çekimleri ve filmde tutturulan anlatım biçimi Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra sinema alanında yaşayacağı hızlı değişimlerin de müjdecisi gibidir. Alman Ekspresyonist filmlerinden farklı olarak Kara Lale Bayramı’nda Griffith’in dönemine göre çığır açıcı nitelikteki dinamik, yakın plân ağırlıklı, duygu ve ifadelerin temalarla örtüştüğü sembolik anlatımından izler vardır. Filmde, Hollanda’nın bağımsızlık mücadelesi sırasında öldürülen Cornelis de Witt ve kardeşinin hikâyesi konu edilir. Anlatılan hikâye, Griffith’in Hoşgörüsüzlük (Intolerance, 1916) filminin üçüncü bölümünde geçen Fransa Kralı IX. Charles döneminde gerçekleşen Aziz Barthelemy Katliamı’na benzer şekilde ilerler.

 

Kara Lale Bayramı’nın bir diğer ilgi çekici yanı ise, filmin görsel üslubunda zaman zaman tutturulan tablo estetiğidir. Filmin bazı bölümleri (özellikle binanın dışında güneşin doğuşu/batışı) dekor, ışık kullanımı ve kamera açılarıyla birlikte değerlendirildiğinde bütünden ayrıksı durmalarına karşın, filme dönemine göre ayrı bir büyü kattığını da söylemek mümkündür. Arka plânların karanlığı, karakterlerin yüzlerinin öne çıkmasını ve aktarılan duyguların tematik bağını güçlendirir. Çekim ölçekleri bugün de geçerli olan ve sıklıkla kullanılan genel, orta ve yakın plân şeklinde ilerler. Kademeli olarak yakınlaşma ve uzaklaşma yapılır.

 

Filmde yapılan ilginç denemelerden biri de, Edouard Detaille’in Le Réve isimli tablosunun filmde canlandırılmasıdır. Ertuğrul bu denemesini şu şekilde yorumlar:“Bilindiği gibi, Louvre Müzesi’ndeki bu tabloda askerler geceleyin bir karargâhta uyurlarken, gökyüzünde hücuma geçtiklerini düşlerinde görürler. Bunu filmde uyguladım. Tablodakinin lehine olarak, hücum sahnesinin canlı ve çok hareketli gerçekleşmesi, o güne kadar uygulanmayan bir esinlenme oldu; gösterilişi sırasında da filme yenilik getirdi.”[5]

 

Almanya’daki Son Film: Şeytana Tapanlar

Kara Lale Bayramı filminin çekimleri tamamlandıktan sonra Marie-Louise Droop filmin kurgusuyla ilgilenir. Kurgu aşaması devam ederken, Ustad Film adına Muhsin Ertuğrul da ikinci filmleri olan Şeytana Tapanlar’ın hazırlıklarına başlar. Film, Almanya’nın önemli yazarlarından Karl May’in aynı isimli romanından uyarlanır. Filmin dekorlarını hazırlamak için dönemin en ünlü Ekspresyonist filmlerinde görev yapan Max Reinhardt’ın sahne dekorlarını hazırlayan Ernst Stern’le anlaşırlar. Filmin dekorları savaş sonrası stüdyo olarak kullanılan bir uçak hangarında hazırlanırken, Ertuğrul’un yardımcısı dışarıda bekleyen uzun boylu, yırtık pırtık elbiseleri olan, ürkütücü birinin onunla görüşmek istediğini söyler. Dışarıya çıkan Ertuğrul’un karşısındaki adam, Budapeşte’deki Bela Kuhn Devrimi’nden kaçarak Almanya’da iş aramaktadır. Ertuğrul, karşısına çıkan ve etkileyici bir fiziğe sahip olan adama filmde bir rol vermeyi kabul eder. Bu adamın ismi, daha sonra özellikle korku filmleriyle ünlenecek Bela Lugosi’dir. Böylece Lugosi’ye sinemada ilk önemli rollerinden birini veren kişi de Ertuğrul olur.

 

Yönetmenin filmdeki tek keşfi Lugosi değildir. Film çekimleri sırasında, Almanya’ya mühendislik okumaya giden ama fotoğrafçılıkla da ilgilenen Cezmi Ar da Muhsin Ertuğrul’un yanına gelir. Sinemacılığa karşı büyük bir merakı olduğunu, çevireceği filmde kendisini de oynatmasını ister. Ancak Ertuğrul’un cevabı genç Cezmi Ar’ın beklediği gibi olmayacaktır. Yönetmen Ar’la karşılaşmasını ve aralarındaki geçen diyaloğu şu şekilde aktarır:“Filmcilikte iki önemli görev var: Bunların biri rejisörlük, öteki operatörlük, kameramanlık… Rejisörlük için tiyatrodan gelmiş olmak çalışmayı kolaylaştırıyor. Ama, operatörlük için uzun bir süre bir ustanın yanında çalışmak gerekiyor. Bugün operatörlerin aldıkları ücret hiç de rejisörlerinkinden aşağı değil. Şimdi benim çalıştığım kuruluşun iyi bir operatörü var. Yanında yardımcısı da var. Eğer istersen seni onun yanına ikinci yardımcı olarak vereyim. Bu mesleği öğren, ömür boyu işsiz kalmazsın!”[6]

 

Filmin oyuncu kadrosuna eklenen Carl de Vogt ve Meinhart Maur’la birlikte ekip toparlanmış olur. Çekimler tamamlanıp gösterimler yapıldıktan sonra Droop’un gişe konusundaki başarısı tekrarlar, Ertuğrul ise Almanya’da yönetmen olma yolunda önemli bir ilerleme kaydeder. Bu süreç içerisinde Ertuğrul’un İstanbul’la haberleşmesi hiç kesilmez. İstanbul’daki dostlarıyla sürekli yazışır, yenilikleri ve gelişmeleri onlara iletir, oradan da büyük bir hevesle yeni haberleri takip eder. Yakın arkadaşı İsmail Galip Arcan’dan aldığı mektup, Ertuğrul’da büyük bir üzüntüye sebep olur. Arcan mektubunda, Darülbedayi’de tiyatro yapma imkânı kalmadığını, o yüzden Paris’e geçerek orada oyunculuk yapacağını bildirir. Ertuğrul canını sıkan bu mektuba hiç bekletmeden cevap yazar:“Ben de istesem burada yerleşebilirim; hem de iyi tiyatrolardan birinde rejisör olarak. Aynı zamanda filmden de para kazanırım. Fakat ya Rabbi! Biz bunun için mi kafa patlattık? Bunun için mi çalıştık? O kadar sefalete, meşakkate, dudak bükerek alay edenlere bunun için mi katlandık? Sahnede heyecan duymadıktan sonra neme lazım para, neme lazım rejisörlük? Bir rejisörlük ki, denize tohum eker gibi, bende ve memleketimde hiçbir izi gözükmeyecek…”[7]

 

İstanbul’a Dönüş

Mektubundan sonra 1921 yılında Muhsin Ertuğrul yeniden memlekete dönmeye karar verir ve İstanbul’a gelir. Darülbedayi, giderken bıraktığı yerden çok daha kötü durumdadır. Kurucu kadro dağılmış, fakirlik ve ümitsizlik artmış, oynanan temsillerin seviyesi düşmüş, ilgi gittikçe azalmıştır. Bu yüzden de Darülbedayi temsillerini oynadığı Tepebaşı Tiyatrosu’nu kiralayamayacak duruma gelmiş, onun yerine Varyete Tiyatrosu’na taşınmıştır. Darülbedayi, Ertuğrul’un dönüşüyle birlikte vakit kaybetmeden ona yönetmenlik teklifi yapar. Gördüğü korkunç manzaradan etkilenen Ertuğrul, düşünmeden görevi kabul eder ve arkadaşlarını yeniden toplayarak hızla işe koyulur. Behzat Butak, Muvahhit, Raşit Rıza ve İ. Galip Arcan Ertuğrul’un peşinden Darülbedayi’ye geri döner. Yapılan toplantılar sonrasında Ertuğrul krizden kurtulmak için bir reçete hazırlar. Reçete çok keskindir. Tiyatro yönetiminin sanatçılara bırakılmasını ve Edebi Heyet üyelerinin de sanatçılardan seçilmesini istediklerini bildiren bir mektubu Yönetmen Kurulu’na iletir. Yönetimin ise buna tepkisi çok sert olur. Başta Muhsin Ertuğrul olmak üzere tüm arkadaşları Darülbedayi’den çıkartılır. Bu gelişmelerden sonra Ertuğrul önce Almanya’ya, sonra da Avusturya’ya gider. Sonrasında da yeniden ülkeye dönerek Bozkurt Film adında bir şirket kurmak ister. Ancak bunu başaramaz. Daha sonra ise, Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin kurduğu Kemal Film’de çalışır. Böylece sinemamızın sonraki yirmi yılına damgasını vuracak olan Muhsin Ertuğrul’un “tek adamlık” dönemi, Nijat Özön’ün ifadesiyle söyleyecek olursak, Tiyatrocular Dönemi de başlamış olur.

 

 

 

Kaynakça:

  • Akçura, Gökhan. Doğumunun Yüzüncü Yılına Armağan: Muhsin Ertuğrul. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi Başkanlığı Yayınları, 1992.
  • Akçura, Gökhan. ''Muhsin Ertuğrul'un Sineması.'' Antrakt 12 (1992): 70-84.
  • Çelik, Ayşegül. Ölmeyi Bilen Adam Muhsin Ertuğrul. İstanbul: Can Yayınları, 2013.
  • Ertuğrul, Muhsin. Benden Sonra Tufan Olmasın!. İstanbul: Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1989.
  • Ertuğrul, Muhsin. Gerçeklerin Düşleri. İstanbul: Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1993.
  • Ertuğrul, Muhsin. "Büyük Türk Sanatkârı Ertuğrul Muhsin Bey." Antoine Paul. Artistik Sine 15 (1927): 3-4.
  • Nutku, Özdemir. Darülbedayi’nin Elli Yılı. Ankara: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yayınları, 1969.
  • Onaran, Âlim Şerif. Muhsin Ertuğrul'un Sineması. İstanbul: Agora Kitaplığı, 2013.
  • Özön, Nijat. Türk Sineması Tarihi 1896-1960. İstanbul: Doruk Yayımcılık, 2010.
  • Özuyar, Ali. Sessiz Dönem Türk Sinema Antolojisi (1895-1928). İstanbul: Küre Yayınları, 2015.
  • Scognamillo, Giovanni. Türk Sinema Tarihi. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2003.
  • Sevinçli, Efdal. Görüşleriyle Uygulamalarıyla Muhsin Ertuğrul. İstanbul: Arba Yayınları, 1990.
  • Sevinçli, Efdal. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Sinema’dan Tiyatro’ya Muhsin Ertuğrul. İstanbul: Broy Yayınları, 1987.

 

 

 

 

[1] Ayşegül Çelik, Ölmeyi Bilen Adam Muhsin Ertuğrul. İstanbul: Can Yayınları, 2013, s. 63.

[2] Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan Olmasın!. İstanbul: Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1989, s. 272.

[3] N. D. (Mustafa Nihat Özön), Dergâh, Sayı: 25, 5 Haziran 1338 (1922). Aktaran: Ali Özuyar, Sessiz Dönem Türk Sinema Antolojisi (1895-1928), İstanbul: Küre Yayınları, 2014, s. 81.

[4] Ertuğrul, a.g.e., s. 274.

* Kitabın ismi Türkçe’ye Siyah Lale olarak çevrilse de, Muhsin Ertuğrul anılarını yazdığı kitabında filmin ismini Kara Lale Bayramı olarak yazmaktadır. O yüzden biz de filmin ismini Kara Lale Bayramı olarak aldık.

[5] Ertuğrul, a.g.e., s. 280.

[6] Ertuğrul, a.g.e., s. 286.

[7] Çelik, a.g.e., s. 94.