Halit Refiğ: “Yeşilçam Bir Mucizeydi”
Söyleşi 05 Mart 2016

Sinemayı meslek olarak seçmiş olmaktan dolayı şu gün itibarıyla en küçük bir pişmanlık duygum yok. Tam tersine iyi ki inat etmişim, iyi ki bu işin sırrını kapmaya çalışmışım. Çünkü ben sinema sayesinde kendi toplumumun birçok temel özelliklerini öğrenme imkânı buldum.

Bilim ve Sanat Vakfı’nda düzenlenen, 2008 tarihli Sinema Sohbetleri programının konuklarından biri de 2009’da vefat eden usta yönetmen Halit Refiğ idi. İhsan Kabil’in moderatörlüğünde gerçekleştirilen, “Yeşilçam’a Yeniden Bakmak” başlıklı programda Halit Refiğ ile Yeşilçam’ın doğuşu, sinemaya önce yazar daha sonra yönetmen olarak dahil oluşu ve sinemaya yüklediği anlam üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirmiştik. TSA okurları için arşivimizden çıkardığımız bu metnin bir bölümünü paylaşıyoruz.

 

İhsan Kabil: Değerli misafirler Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi’nin yapmış olduğu mutad sinema toplantılarından birindeyiz. Bu akşam konuğumuz Türk sinemasıyla adeta bütünleşmiş çok önemli sütunlardan biri. Sayın Halit Refiğ. 

 

Halit Bey, hakikaten hayatı sinemayla bütünleşmiş sinema adamlarından biri diyebiliriz. Sadece film yönetmenliği anlamında değil sinema üzerine düşünmek, kafa yormak, belli biçim denemeleri geliştirmek, bu coğrafyaya ait bir sinema yapma gayreti içinde olmak gibi bazı çalışmaları da bizatihi yürüten bir şahsiyet olarak kendisini gördük. Sinema yazarlığıyla başlayan bir serüven, 1960’lı yıllarda da sinemamızda ulusal sinema akımını ortaya koyan, belli bir düşünce etrafında birleşen bir grup ve bir açılımın üyesi. 60’lı yıllardan sonra 70’li yıllarda o çizgiyi daha geliştirerek devam eden bir isim. Sadece Türkiye’de değil yurt dışında, Amerika’da da bazı üniversitelerde verdiği derslerle, seminerlerle ve film atölyeleriyle yine sinemada bir şekilde varlık gösteren biri. 70’li yılların sonlarında Milliyet Gazetesi’nde çok ciddi sinema yazıları ortaya koyan, Türk sineması ya da Yeşilçam dediğimizde olmazsa olmaz yönetmenlerden bir tanesi bu akşam konuğumuz. İsterseniz Yeşilçam dediğimiz o olguyu Halit Bey bir de sizin ağzınızdan dinleyelim.

 

Halit Refiğ: Efendim önce İhsan Kabil Bey dostuma teşekkür ederim. Beni onurlandırıcı bir şekilde takdim etti arkadaşlarımıza. Şimdi tabii Türkiye’de sinema meselesi geniş kapsamlı bir konu, mümkün olduğu kadar onu belli kavramlar etrafında toplamaya çalışalım. Burada bana yardımcı olacak bir kelime kullanıldı. Türk sineması konusunda bana göre epey açıklama imkânları veren bir kelime: Yeşilçam. Şimdi Yeşilçam sözünün ilk kullanılmaya başlandığı zamanlar ile bugünkü çağrışımları birbirinden oldukça farklı. Bugün Yeşilçam dendiği zaman genelde televizyon öncesi Türk sinemasının bütünü düşünülüyor. Türkiye’de sinemanın 1950’li yıllarda gelişmesi ve 60’lı yıllarda kişiliğini bulmasında çok önemli bir durum, televizyon rekabeti olmamasıydı. Türkiye’ye televizyon çok geç geldi. Yani TRT kanununun çıkması, deneme yayınlarının başlaması itibarıyla 1968 ama tam bir televizyon yayıncılığının başlaması tarihi ise 1974. İsmail Cem’in genel müdürlüğü zamanında haftanın her günü yayın yapılabilir hale gelmesi. Ondan önce haftanın bazı günlerinde deneme yayını yapılmaktaydı. Televizyon çıktıktan sonra tabii ki sinema üstünde etkileri oldu. Radyo ve televizyon yayınları uzun yıllar devlet tekelindeydi ancak uydu yayınların çoğalması bu durumu değiştirdi. 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de özel televizyon yayıncılığı başladı. Özel televizyon yayıncılığının yaygınlaşmasıyla birlikte 50’li yıllarda oluşan, 60’lı yıllarda kendi kişiliğini bulan Türk sineması 90’lı yıllarda tarihe karıştı.

 

Bugün Yeşilçam sineması dendiği zaman esas itibarıyla işte o 50’li yıllarda başlayıp 90’lı yıllarda son bulan, aşağı yukarı 40 yıllık bir sinema serüveni oluşumu kastedilmektedir. Yeşilçam tabirinin nasıl ortaya çıktığına bakalım. Yeşilçam esas itibarıyla Beyoğlu’nda küçük bir ara sokakçıktır. Burada 1950’li yıllarda bazı küçük film yapımcıları, film ithalatçıları maddi imkânları sınırlı olan şirketler vardır. Onlardan önce de Türkiye’de filmcilik faaliyetleri vardı. Türkiye’de sinemacılığı ilk başlatan, ilk filmleri yapan Kemal Film ve onlardan sonra devreye giren İpek Film ve daha sonra bunların arasına katılan başka kuruluşlar Turgut Demirağ’ın ya da Erman Film’in varlıkları gibi. Bunların Yeşilçam sokağıyla da bir ilgileri yoktu, o sokağın dışında kuruluşlardı. Kendilerine göre Hollywood stüdyolarıyla kıyaslanmasa bile stüdyoları vardı. Fakat Yeşilçam sokağındaki küçük dar imkânlı müteşebbisler, Türkiye’de diyebiliriz ki en düşük bütçeyle yapılan filmleri kotarabilmekteydiler ve bu filmlerin bütün teknik imkânsızlıklarına rağmen seyirci karşısına çıktıklarında belli bir başarıları olmaktaydı. O sokağın dışında, adını daha önce zikrettiğimiz veya zikretmediğimiz, film yapım kuruluşları da seyirci açısından gayet başarılı filmler yapmaktaydılar. Ve bu filmlerin sayıca 1950’li yıllardan itibaren artması özellikle yabancı film ithalatçıları ve batı kültürüne bağımlı olan, bugün entel diye adlandırılmakta olan çevreleri rahatsız etmekteydi. Ve bu rahatsızlık sonucu Türk sinemasının geneli, küçümseyici bir yaklaşım içinde, Yeşilçam sineması diye adlandırılır oldu. Yani Türk sinemasına hasmane davranış içinde olan gruplar bu sinemaya küçültücü bir yaklaşımla, o Yeşilçam sokağındaki apartman daireciklerine indirgeyecek şekilde toptan Yeşilçam diye adlandırmaya başladılar.

 

O tarihlerde ben Türk sinemasının bir ferdi olarak bu Yeşilçam tabirine şiddetle karşı çıkıyordum. Benim çalıştığım şirketler Erman Film, Uğur Film hepsi o sokağın dışında faaliyet göstermekteydiler ama o sokakta üretilen filmleri bütün Türk sinemasının bir prototipi olarak gösteren ve bütün Türk sinemasını küçümsemek için Yeşilçam kavramını kullananlara şiddetle karşı çıktım. Bugün ise Yeşilçam tabirini ilk kullanan kim ise kendisini şükranla anıyorum. Çünkü bir özel sinema anlayışına isim konmuş oldu. İsim koyarken niyetler hiç de olumlu değildi ama aradan geçen zaman bu tabiri bence son derecede olumlu bir hale getirdi. Ben bugün her yerde Yeşilçam rejisörüyüm diye övünerek dolaşıyorum. Yaptığım en önemli işin Yeşilçam rejisörlüğü olduğu inancındayım.

 

Şimdi bu ismin çıktığı şartlara geri dönelim. İlginç bir tarihi dönemeç 1950’li yıllar. 1940’lı yılların sonu, 50’li yılların başı itibarıyla Türkiye’de yapılan film sayısı 10’lu rakamları geçmemekte. 1950’li yılların sonuna, 60’lı yılların başına gelindiğinde ise yapılan film sayısı 100’lü rakamları geçmiş durumda. Peki ne oldu da bunlar meydana geldi? Tabii her şeyden önce şunu ifade etmek gerekir ki, talep karşılığında bu rakam arttı. Bu oluşum nasıl oldu? Şöyle ifade edelim. 1950’li yıllara kadar Türkiye’de elektrik sadece büyük kent merkezlerinde vardı. Ülkenin büyük bir kısmı elektriksizdi ve tabii ki elektriğin yokluğunda sinemanın olması da beklenemez. 1950’li yıllarda Türkiye’de bir tarımı geliştirme süreci yaşandı. Tarım için su lazım ve sulama için de barajlar... Anadolu’da hangi yerleşim birimine elektrik girdiyse orada sinema açıldı. Ve nerede sinema açılmışsa orada sinema seyircileri kısa bir süre içinde, en derme çatma yapılmış Türk filmlerini bile en gösterişli Amerikan filmlerine tercih eder hale geldiler.

 

Ben tam da bu değişim süreci içinde sinemaya nasıl girilirin çarelerini aramaktaydım ve benim sinemacı olmaya karar verdiğim tarihlerde, yani 40’lı yılların sonu 50’li yılların başı, Türkiye’de sinema eğitimi yoktu. Yalnız Türkiye’de değil sosyalist ülkelerin dışında Avrupa’da da ciddi sinema eğitimi yoktu. Ben kendimi yetiştirmeye çalıştım. Sinema teorisi, sinema tarihi kitaplarıyla ki o yıllarda bunların hiç birisinin Türkçe çevirileri yoktu. Bir süre kolejde okumamın faydaları olmuştu, İngilizce sayesinde bu kitapları edinmek ve yararlanmak için. Tabii bu çerçeve içinde benim yetişmem tam manasıyla Batı sineması esaslarına göre oldu. Lütfü Akad öncesinde gördüğüm bilâ-istisna bütün Türk filmleri benim üstümde itiraf etmeliyim ki son derecede olumsuz etkiler bırakmıştı. Hatta Lütfü Akad’ın Kanun Namına, Altı Ölü Var gibi filmlerini seyrettiğimde, Türkiye’de böyle işler nasıl yapılır diye hayretler içinde kalmıştım. Fakat o hayret benim mesleğe girme isteğimi destekledi.

 

Türk sinemasına benim girişim basın yoluyla oldu. Tamamen tesadüf ve şans eseri... Akis dergisi bir haftalık siyasi dergiydi, 1956 yılında bir sinema yazarı arıyorlar. Bir dostum da beni tavsiye etmiş, Akis dergisinde ukalalık derecesinde yazılar yazmaya başladım. Lütfü Akad, Metin Erksan ve Atıf Yılmaz’ın bazı filmlerine olumlu yaklaşımların dışında genelde öbür Türk filmlerine keskin bir kılıç halinde idi yazılarım. Fakat o zamanın ustaları, bugün kendilerini şükranla anarım, bana ilgi gösterdiler. Sinemadaki ilk dostum Metin Erksan’dı. Onun da hoşuna gidiyordu benim biraz keskin kılıç olmam. Atıf Yılmaz ve Lütfü Akad’la daha sonra tanıştık ve kısa zamanda onlar bana iş teklif ettiler. Böylece profesyonel sinemadan içeri adım attım.

 

Profesyonel sinemaya adım attım fakat ikilem içindeydim. Neydi bu ikilem? Yetişme tarzım tamamen Batı sinema anlayışı çerçevesindeydi. Diğer taraftan ise bir gerçek vardı ki Batı sineması kriterlerine, kıstaslarına uymayan ve o tarihlerde artık Yeşilçam diye kötülenen bir sinema. Benim mesela ilk filmlerim kaçınılmaz bir şekilde daha çok Batı sineması etkileri taşır, mesela ilk filmim Yasak Aşk. O günden bugüne hiçbir filmim Yasak Aşk kadar eleştirmenler tarafından göklere çıkartılmadı. Büyük bir fiyasko oldu seyirci karşısında.

 

Niçin seyirci o muhteşem Amerikan filmlerini bir tarafa bırakıp bu derme çatma yapılmış Türk filmlerini seyrediyordu? Bu konuda gerçekten dikkatle davranmaya çalıştım ve o zaman şunu gördüm. Genellikle Batı filmleri ve tabii özelde Amerikan filmlerinde, bireyin mutluluğunun maddi güç ile karşılandığı, maddi güce de erişmenin tek yolunun para olduğunu. Paran olursa en güzel kız senin oluyor, en güçlü sen oluyorsun... Buna karşılık Türk filmlerini seyrettiğimde bireyin mutluluğu değil de birey ile cemaatin dayanışması, kaynaşması aileden başlıyordu. Aileden mahalleye, mahalleden ülkeye genişleyen bir toplumsal dayanışma, bireysel çıkarların geri plana itildiği... Bireyin mutluluğu ancak belli bir toplumsal ortamda, bir cemaatin içinde bulabildiği meselesi ki tamamen Batı anlayışından farklı. Türk filmlerini artık farklı bir gözle seyretmeye başladım ve bu süreç içinde dikkatimi çeken bir şey oldu, bizim filmlerimizde genellikle filmin ana kahramanı bir ikilemde kalıyordu. Aşk mı para mı? Ve bizim kahramanımız tabii ki aşkı tercih ediyordu. Zaten bizim sinemamız bütünüyle aşk üstüne kurulmuştur.

 

Sinemayı meslek olarak seçmiş olmaktan dolayı şu gün itibarıyla en küçük bir pişmanlık duygum yok. Tam tersine iyi ki inat etmişim, iyi ki bu işin sırrını kapmaya çalışmışım. Çünkü ben sinema sayesinde kendi toplumumun birçok temel özelliklerini öğrenme imkânı buldum. Bizim toplumumuz için önemli olan, bizim geleneksel kültürümüzde önemli olan manevi değerler. Batı toplumuna baktığımız zaman bizden çok farklı olarak maddi çıkar, maddi güç...  Ben bu farklılığı sinemam sayesinde öğrendim.

 

Tabii bugüne gelirsek Türkiye’deki şartlar, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren değişmiş durumda. Yani bugün artık Türkiye’de manevi değerlerin 90’lı yıllar öncesinde olduğu kadar keskin bir ayrıcalık içinde olduğunu sanmıyorum. Bugün Türkiye’de, gene çok ilginçtir 90’lı yıllarda başlayan özel televizyon yayıncılığıyla, büyük ölçüde toplumumuza paranın temel değer olduğu fikri sürekli aşılanmaktadır. Tabii ki bu aşılanmadan toplumumuzun bir kesiminin, özellikle daha genç insanların etkilenmemeleri mümkün değil.

 

Türk toplumundaki oluşumları değişimleri mümkün olabildiği kadar özet halinde ifade etmeye çalıştım. Ben sözü daha fazla uzatmayayım. Sanıyorum ki monologdan diyaloğa geçersek genelin detaylarına, ilgilere göre gitmek daha yararlı olabilir. Ne dersiniz İhsan Bey?

 

İhsan Kabil: Gayet iyi olabilir. Evet arkadaşlar.

 

 

- Bir süredir film yapmıyorsunuz, kaç yıl oldu?

 

Halit Refiğ: En son filmimi 2000 yılında yaptım Gelinlik Kız ama en son filmimi 2007 yılında yaptığım da söylenebilir. Bilmiyorum aranızda tesadüf eden, rastlayan oldu mu? Nebil Özgentürk’ün Türkiye’nin Hatıra Defteri diye bir belgesel dizisi var. O dizinin ikinci bölümünde Zoraki Diplomat diye Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Tiran’a büyükelçi olarak yollanması, Ankara’dan uzaklaştırılması konusunu ele alan 10 dakikalık bir film yapmıştım. Yani o da film sayılırsa ki benim için mana açısından önemi, değeri olan bir çalışmadır.

 

-Bunu şunun için soruyorum, büyük filmler yapacak olgun noktadasınız. Türkiye’de sizin gibi insanlar olgunlaştığı zaman mesleği icra edecek şartları bulamıyor mu? Neden on yıldır film yapmıyorsunuz?

 

Halit Refiğ: Şimdi efendim kendi adıma ifade edeyim. Gençlik yıllarımda, sinemaya başladığım zamanlar meslekte tutunabilme gayreti içinde mümkün olduğu kadar meslek içinde kalmamı sağlayacak çalışmalar yaptım. Sık sık tekrarlıyorum bunu, Yeşilçam bir mucizeydi. Neden? Çünkü ifade etmeye çalıştığım gibi dışarıdan bakıldığında Türk sinemasının ne teknik imkânları ne de sinema teknolojisi, maddi imkânları Batılı ülkelerle kıyaslanabilecek gibi değildi. Şimdi sinema tarihine baktığımızda biz neyi görüyoruz? Sinema büyük sanayi ülkelerinde ortaya çıkmış. Yani sanayide öncü olan ülkeler İngiltere, Amerika, Fransa... Buralarda pazarlanacak endüstriyel bir ürün araştırması içinde ortaya çıkmış ve bu ülkeler sinema tarihinde öncü ülkeler olmuşlar. 1920’li yıllardan itibaren yeni bir sinema türü ortaya çıkıyor Sovyetler Birliği’nde. Sinema uzun yıllar ciddi bir sanat ve kültür alanı olarak kabul edilmiyor, ucuz bir halk eğlencesi olarak görülüyor. 1919 yılında Lenin, ilk defa dünya tarihinde bir devlet başkanı diyor ki: “Sinema bizim için sanatların en önemlisidir.” Böylece ikinci tarz ortaya çıkıyor: Devlet sineması. Türkiye’ye baktığımızda ise burada büyük bir sermaye yok, devlet de televizyon yayıncılığı başlayana kadar sinemaya uzak durmuş vaziyette. Peki nasıl oluyor da böyle bir sinema ortaya çıkıyor? Dünya sinema tarihinde bir ikinci örneği, benzeri olmayan bir durum.

 

Türkiye’deki sinema alanında var olan sermaye miktarı yılda ancak 20-25 film yapmaya yeterli iken nasıl oluyor da 200-250 filme yükseliyor bu rakam? Şimdi işte burada dünya sinema tarihinde olmayan bir mucize gerçekleşiyor, bono kağıt parçalarıyla yapılıyor. Yani filmi yapacak sermaye yok, dediğim gibi sermaye ile yılda en fazla 20 tane 25 tane film yapabiliyorsunuz ama talep daha fazla. O zaman bir işletme sistemi ortaya çıkıyor. Yani film gösteren sinemalar ile film yapan firmalar arasında aracılık yapan bir işletme sistemi. O işletmeciler her sinemacıya soruyorlar: “Senin seyircin nasıl bir film istiyor?” O diyor ki Ayhan Işık’lı ya da Türkan Şoray’lı film istiyor. Şöyle bir komedi, böyle şarkılı bir film istiyor. Bir yıl önceki gösterilen filmlerin gördüğü ilgiye dayanarak. İşletmeciler geliyorlar sinema piyasasına, yapımcılara diyorlar ki senden beş tane film istiyorum bir tane Türkan Şoray’lı bir tane Ayhan Işık’lı bir tane Zeki Müren’li, bir tane şöyle, bir de kendi düşündüğün gibi bir film yap. Ve işte benim de aralarında bulunduğum bazı sinemacılar ki bunların içinde tabii ki ilk akla gelebilecekler Lütfü Akad, Atıf Yılmaz, Metin Erksan diğer başka arkadaşlar da hiç şüphesiz bizler en iddialı filmlerimizi, o beşte birlik, senede 10-15 filmlik kontenjanda yaptık. Türk sinema tarihine adı geçen, dikkate değer filmlerin büyük bir kısmı bu kontenjan içinde yapıldı.

 

Film ekibi bir yere gittiği zaman orada yenilecek, içilecek, figürasyon, gündelik işçiler vs. onların parası nakit ödeniyordu. Ama negatif pozitif stüdyo işlemleri, önemli oyuncular, yönetmen, kameraman gibi elemanlara kağıtlar veriliyordu, film tamamlandıktan sonra ödenmek üzere.Yani buradaki hesap ne? Film sinemaya girdiği zaman sermayesi o zaman çıkacak. Dünya sinema tarihinde bir örneği yok.

 

-Çıkmazsa ne olacak? Diyelim ki film zarar etti.

 

Halit Refiğ: Zarar eden film de alıyor parasını. Hiç ödenmeyen bono olmadı mı? Evet, oldu ama çok az. Mesela benim hiç ödenmeyen bonom olmadı. Ayrıca sistemin içinde kendine göre doğurduğu bir mali unsur var. Bono kıranlar mesela, meşhur Manukyan ailesinin geliri sadece bazı sokaklar, evler değildi bu bonolardı. Yani bu bonolar verildiğinde illa ki sizin üç aydan dokuz aya kadar beklemeniz gerekmiyordu. Bu işi yapanlara, tabiri caizse bono kırıcıdan başka kelime ancak tefeci denilebilir, gittiğinizde bononuzu veriyordunuz tabii ki.

 

Bu sistem içinde 90’lı yıllara kadar gelindi, daha sonra ortadan kalktı. Ve bu oluşum sırasında tabii benim yaşım da ilerledi ve artık illa film yaparak hayatımı kazanmak zorundayım düşüncesi de ortadan kalktı. Genç kardeşlerimiz yanlış anlamasınlar, sinema genelde bütün dünyada, Amerika’da da bizde de 15-25 yaş ortalama seyirciye hitap ediyor. Amerikan sinemasının fantezilerine baktığımız zaman o filmler genç insanlara heyecan verecek, onların ilgisini çekecek hayal oyunlarıyla dolu. Ben kardeşlerim kusuruma bakmasınlar 15-25 yaşındaki genç arkadaşlarımızı nasıl eğlendirebiliriz düşüncesinde değilim. Bu kardeşlerimiz benim hayat tecrübelerimden, dünya görüşlerimden bir şeyler merak ediyorsa onu paylaşmak isterim. Ama zil takıp beraberce oynayalım, kalbim buna müsait değil.

 

-  Sizi film çekmeye yönelten neydi?

 

Halit Refiğ: Belli bir idrak, bilince vardığım andan itibaren gerçeği aramak fikri benim temel ilgim oldu. Gerçeği merak etmek, gerçeği aramak... Ülkemin gerçeklerini ben geç anladım. Çünkü benim ailem nispeten varlıklıydı. Çocukluğumda bir sıkıntı çekmedim. Alafranga kültürü içinde yetiştim ama mesleğe girme anından itibaren benim yetiştiğim ortam ile ülke genelinin farklarını görmeye başladım.

 

-Türk sinemasının klasikleri arasında hangi filmleri sayarsınız?

 

Halit Refiğ: Kanun Namına en başta, bir dönemeçtir. Yılanların Öcü çok önemli, sansür açısından çok önemli bir dönemeçtir. Ve tabii ki Susuz Yaz. Tabii bunlardan ibaret değildir ama tarihsel etkileri açısından öncelikle aklıma gelenler bunlar.