Jak Şalom: “Sinema Büyük Perdede İzlenir”
Barış Saydam - Söyleşi March 21, 2016

Sinematek’in yaklaşımında belki psikolojik bir hata oldu. O psikolojik yaklaşım da külliyen Yeşilçam’ın reddedilmesiydi. Bozuk bir düzenden iyi bir şey çıkmaz diye bir tavır takınıldı. 

 

25 Ağustos 1965 tarihinde Onat Kutlar tarafından İstanbul’da kurulan Sinematek Derneği’nin ilk üyesi olan Jak Şalom, gençliğini derneğe adayan, Türkiye’de sinemanın geniş kitlelere yayılması için önemli çaba harcayan biri. Türkiye’den ayrılana kadar Sinematek’te Onat Kutlar’ın yardımcılığını yapan Şalom, bir dönem Fransız Sinematek’inde Henri Langlois’la da çalışma fırsatı bulur. Gerek yurt içinde gerekse de yurt dışında edindiği tecrübeler sonrasında Sinematek’in 50. Yılında 50 Film etkinliğiyle Şalom yeniden eski sinema kültürünü yaşatmaya devam ediyor. Bizler de yeni gösterimleri fırsat bilerek Jak Şalom’la Sinematek’in kuruluş günlerini, o dönemki şartları ve Sinematek’in önemini konuştuk.

 

Sinematek’e üye olmadan önce sinemayla ne kadar ilgileniyordunuz?

 

1946’da, İstanbul’da doğdum. Sinematek kurulduğu zaman, 1965’te on dokuz yaşında bir delikanlıydım. Bir rastlantı sonucu ya da ailemin sinemasever oluşu nedeniyle küçük yaşlarımdan beri sinemaya çok sık giderdim. Bunu kolaylaştıran bir şey de Beyoğlu’nda, Asmalımescit’te oturuyor oluşumuzdu. Dolayısıyla bütün sinemaların olduğu Beyoğlu’na çıkmak çok kolay bir şeydi. Sinema da boldu, filmler de… Çok küçük yaşımda bir sinemasever olma şansına eriştim. Biliyorsunuz alan ne olursa olsun, çok çeşitli yemekler yerseniz, çok çeşitli ülkelerin mutfaklarından tat alırsanız, sonunda bir gurme olabilirsiniz. Ama ben bundan başkasını yemem derseniz, hiçbir şansınız olmaz. Filmler için de öyle oldu. Çok sayıda film izlediğim için sonunda bir çeşit sinefil olabildiğimi sanıyorum. Sinematek kurulduğu zaman benim de o kurucu ekibin içinde yer almam kadar doğal bir şey olamazdı. Bunu da gerçekleştirdim.

 

Hatta Sinematek’in ilk üyesisiniz.

 

Bana verilen üyelik kartının arkasına baktığımda bir numarayı görünce çok şaşırmıştım. Ama ben çok çabuk davranmıştım. O gün bütün işlerimi bırakıp Sinematek’e gitmiştim. O zaman Yeşilköy’de oturuyordum. Galatasaray’da Balık Pazarı’na giden yolun başında, Ali Han’da iki büro vardı. O vesileyle Onat Kutlar’la tanıştım ve Sinematek denen olayın içinde buldum kendimi.

 

Siz üye olduğunuzda daha gösterimler başlamamıştı, değil mi?

 

Tabii. Bu, 1965 yılının Ağustos ayında oluyor. Film gösterimleri galiba 9 Kasım’da başladı. Her hafta gösterimler ne zaman başlayacak diye giderdik. Bize yakında başlayacak denirdi. O zaman çok güçlük vardı. Salon bulma, para bulma, film bulma güçlüğü… Dolayısıyla gösterimler birkaç ay gecikti. Aynı şey Yeni Sinema dergisi için de oldu. Dergi hemen çıkmalıydı ama çıkamadı. Mart 1966’da ilk sayı çıktı.

 

Şakir Eczacıbaşı’nın Sinematek’in kuruluşunda nasıl bir etkisi oldu?

 

Şakir Eczacıbaşı eğer zengin bir ailenin çocuğu olmasaydı, bugün Türkiye’nin yetenekli ve tanınmış bir fotoğrafçısı, bir sanat adamı olarak adı geçecekti. Ne yapalım ki insan doğduğunda ne adını ne ailesini seçiyor. Dolayısıyla Şakir Eczacıbaşı da kendisini Eczacıbaşı şirketi içinde önemli bir pozisyonda buldu. Ondan önce Vatan gazetesinin kültür-sanat ekini yapıyordu. İngiltere’de okurken, oradaki British Film Institute’ye gider, orada eski filmler izlermiş. Bir de Paris’teki Sinematek’in kurucusu Henri Langlois’la yazışıyorlardı. Onun İzmir doğumlu olduğunu ve Türkiye’ye yakınlık duyduğunu biliyordu. Bir Sinematek kuralım, siz bize yardımcı olur musunuz demişti. Aynı sırada Onat Kutlar ve Hüseyin Baş da Paris’te. Hüseyin Baş, Onat Kutlar’ı Sinematek’e götürüyor. Birlikte Yaban Çilekleri filmini izliyorlar. Onat ondan sonra Sinematek’ten kopmamış. O da Langlois’a gidip Türkiye’de bir Sinematek kuralım diyor. Langlois da hepiniz sıra sıra geliyorsunuz, bir araya gelin de şu işi ciddi ciddi konuşun, ondan sonra bana gelin, ben size yardım ederim şeklinde bir söz vererek meseleyi yönlendirmişti. Tabii Eczacıbaşı sanayici olduğu için sistemli ve metodik bir insandı. Kimse Onat Kutlar için sistemli bir insandı demez, çünkü öyle değildi. Bu bir kusur değil, karakter özelliği. Eczacıbaşı, Onat’la beraber kurucular listesini oluşturdu. Dengeli bir liste yapmaya çalıştılar. Hem akademisyenler hem Tuncan Okan, Semih Tuğrul gibi sinema eleştirmenleri, tiyatrodan Muhsin Ertuğrul, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Cevat Çapan gibi isimleri aldılar. Onların bir çeşit moral desteğiyle Sinematek kuruldu.

 

Sinematek’te çalışmaya nasıl başladınız?

 

Sinematek’teki gösterimlerle birlikte, 1966 yılında, önce yarı zamanlı sonra da tam zamanlı çalışmaya başladım. Onat Kutlar’ın yönetmen yardımcısıydım, çünkü orada dil bilen kişi yoktu. Yönetimdekiler biliyordu ama onların bize pratikte bir faydası yoktu. Yazışmaları ben yürütüyordum. Yeni Sinema dergisini fiilen ben çıkarmaya başladım. Yazı kurulumuz vardı. Ama yazı istedikten sonra takibini yapmak, insanların peşinden koşmak bize düşüyordu. Bugünkü iletişim imkânlarının hiçbirinin olmadığı bir dönemdi.

 

Sinematek sözcüğü peki nasıl yerleşti?

 

O tarihlerde kimse sinematek sözcüğünün ne olduğunu bilmiyordu. Çünkü yabancı bir kelimeydi. Yabancı dil bilmek biraz yardımcı oluyordu ama yeterli değildi. Anglosakson ülkelerde daha çok Film Archive kullanılıyor, Latin ülkelerinde Sinematek. Bazı ülkelerde ikisi birden var. Böyle bir ayrım yok.

 

Yıllar içinde film arşivleri daha çok filmleri saklayan, Sinematek ise sakladığı filmlerin gösterilmesine de aynı önemi veren, programlar ve yayınlar hazırlayan bir yapıya da evrilmiş değil mi?

 

Türkiye’deki durumu bir an için dünyadaki durumdan ayıralım. Dünyada böyle bir ayrım yok. Dünyanın en büyük Sinematek’i sayılan Fransız Sinematek’inin adı Sinematek ve elli bini aşkın filmi var. Dolayısıyla Sinematek adıyla da filmleri korumak mümkün. İngilizler ve Amerikalılar bu adı benimsemediler, çünkü onlar kurulduğu zaman kendi ülkelerinde Sinematek adını anlayacak kimse yoktu. Ellerinde bir tek film yokken bile adını Film Arşivi olarak koydular. Sinematek’lerin ve Film Arşiv’lerinin iki asli görevi vardır. Birincisi, filmleri korumaktır. Bir filmin ömrü, yangın ve infilak tehlikelerini bir yana koyalım, kısıtlıdır. Ama korumanın dışında, filmleri göstermek de asli bir görevdir. Louvre Müzesi’ni düşünün. Pek çok eseri orada herkesin koruduğunu, harıl harıl çalıştığını ama kimseye göstermediğini düşünün. Böyle bir saçmalık düşünülemeyeceğine göre, filmler için de aynı şey geçerli. Bulunan filmler aynı zamanda gösterilmelidir. Bu, Sinematek’ler için bir görevdir.

 

FIAF’ın kendi tüzüğünde öyle bir madde var sanıyorum. Ama onu her ülkede aynı şekilde işletmek zor tabii. Bir de korunan orijinalden göstermek yerine, eserin dijital kaydını gösterme eğilimi artıyor.

 

Asıl önemlisi 1980’lerde UNESCO’nun o zamanki Yugoslavya’da yaptığı bir toplantıda aldığı ve bütün dünya için geçerli olan bir karar var. Filmler niçin korunmalı sorusuna cevap veren bir metin hazırlıyorlar. Daha CD ve DVD ortada yokken. Türkiye’de Sinematek böyle bir ortamda kuruldu. Tabii ki amacı filmleri korumak ve göstermekti. Türkiye’deki depo yangınları çok filmin yok olmasına neden oldu. Atilla Dorsay’ın Türk sinemasının yüzüncü yılında 100 Türk Filmi diye bir kitabı var. O kitapta 1965 yılına kadar on beş film bulabilmiş, sonraki elli yılda ise 85 film. Demek ki o döneme kadarki filmlerin çoğu yok. Film koruma son derece zor, pahalı bir olay. Uzman gerektirir, para gerektirir, yer gerektirir. O yüzden Sinematek bunları yapamadı.

 

Sinematek’te gösterilen filmler nerede saklanıyordu?

 

Sinematek’in Sıraselviler’de gösterimlerinin yapıldığı merkezinde korundu bir süre. Sonra Eczacıbaşı fabrikasında ilaçların korunduğu yere taşındı. Daha iyisini o tarihte kimse sağlayamazdı. Tabii filmlerin sayısı azdı ve o filmlerin üzerinde tamirat ya da onarım olmadı. Sonra 1980 darbesinde, hiç kimse bunun hikâyesini doğru dürüst anlatmadı ve her kafadan bir ses çıkıyor, Sinematek’in bütün arşivi ve filmleri kayboldu. Bunlar nerede, başkası tarafından korunuyor mu, nereye gitti bilmiyoruz.

 

Sinematek’te ilk yıllarda program oluşturulurken neye dikkat edilirdi?

 

O zaman Sinematek’in parası da olmadığı için gümrükten gümrük vergisi, harcı vererek bir filmi çekmek gibi şeyleri yapacak durumda değildik. Bizim muhataplarımız yabancı kültür merkezleriydi. Sonuçta İngiliz, Amerikan, Alman, Fransız, Japon, Sovyet, Bulgar ve Romen kültür merkezlerinden film istiyorduk. Bu konuda bize yardımcı oldular ve kendi ülkelerinin iyi yapımlarını gönderdiler. Zaman zaman filmler vaktinde gelmiyordu. Onları değiştirmek gerekiyordu. Altyazı konusu vardı. O zaman 35mm. filmlerdeki altyazı, bir baskı makinesi ile pelikülü ezerek dişi olarak basılan, yani beyaz gözüken altyazılardı. Siz o altyazıyı yaptıktan sonra o kopya başka ülkede gösterilemezdi. Bize gelen kopyalar altyazısız ya da İngilizce altyazılı olarak gelir, öyle izlenirdi. O yüzden de sayfalar dolusu özetler verilirdi izleyicilere. O tarihte kitap da çok az var. Dolayısıyla bu uğraş bir öncü uğraş oldu ama siz sıfırdan yola çıkınca bir metre bile ilerleseniz, yol aldım dersiniz. Sinematek de öyle yol aldı. Üstelik bundan biraz da fazla yol aldı ve dönemine damgasını vurdu.

 

Bunda sanıyorum dönemin kendine özgü koşullarının da etkisi var.

 

Bunun tabii birtakım yapısal nedenleri de vardı. 1961 Anayasası ile daha demokratik, daha özgürlüklere yer veren bir yaşam ortamı oluştu. Bugün beğenilmeyen 61 Anayasası o gün önemli bir ortamın doğmasına yol açtı. Yön ve Ant dergisi gibi tartışma ortamları açıldı. Sinematek de bunlardan bir tanesi oldu. Sinematek’ten önce sinemayla uğraşan Kulüp Sinema 7 vardı. O, Sinematek’ten eskidir. Onu kuran Sami Şekeroğlu’ydu. O da film meraklısı, film sevdalısıydı. Filmler gösteriyordu. Sonradan orası da Film Arşivi oldu. Sinematek’le Film Arşivi arasında bir rekabet oluştu. O dönemlerde herkes kendi olduğu yeri sert bir şekilde koruma içgüdüsü taşıyordu. Yazı yoluyla sataşmalar oldu.

 

Sinematek’te kendi içinizde belirgin bir sanatsal eğilimden söz etmek mümkün müydü?

 

Onat Kutlar, Hüseyin Baş, Şakir Eczacıbaşı, Tuncan Okan gibi kişiler sinemayı çok iyi takip ediyordu. Hepimizin bir film kültürü vardı. O yıllarda Avrupa’da yapılan sinema da Genç Sinema adını taşıyan, sosyal konulara eğilen çok sayıda film yapıldı. O dönemde kültür merkezleri de film gösterimleri yapıyorlardı. Dolayısıyla Fransız, İtalyan, İngiliz filmleri izlemek mümkündü.

 

Bu merkezler kendi salonlarında mı yoksa kiraladıkları salonlarda mı gösterim yapıyordu?

 

Önce kendi salonlarında yapıyorlardı. Kendi salonları yeterince büyük değildi. Ondan sonra, Fransızlar özellikle, Saray Sineması’nı kiralamaya başladılar. Saray Sineması çok büyük bir sinemaydı. Oraya kavga dövüşle giriliyordu. Benim yaşım da yetmiyordu. On sekiz yaşını doldurmuş olmak gerekiyordu. Ben on beş yaşındaydım. Kargaşadan yararlanıp içeriye kaçak giriyorduk. Öyle sinema kültürü oluşmaya başladı. Yabancı dil bilenler için Fransız Kültür Merkezi’nin kütüphanesinde çok değerli sinema dergileri vardı. İngiliz merkezinde de yine öyle. Ayrıca Sinematek kurulduktan sonra yazışmalarla bazılarından ücretsiz almayı başardık. Geldiği gün kapışılıyordu tabii. Filmleri okuyarak öğrenme gibi bir alışkanlığımız vardı. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, sinema tarihinin sosyal içerikli filmlerini daha çok gösterdik. Japon sineması da çok önemli bir sinemaydı. Diğerlerinden olduğu gibi Japonlardan da film istiyorduk. Onat’la kaç defa onların yanına gittik. Bize sürekli olarak “filmlerimizi ne zaman satın alacaksınız” diye soruyorlardı. Biz filmlerinizi gösterip iade edeceğiz, Japon kültürünü tanıtacağız, diyorduk. Sonuçta Japon filmlerini Fransız Sinematek’i yoluyla edindik. Onat Kutlar’ın yaptığı hesaba göre Sinematek üç bin film gösterdi.

 

Bunların içinde ama mükerrer gösterimler de var tabii.

 

Tabii. Sıraselviler’deyken günde dört seansımız vardı, daha önce haftada bir. Yani o kadar çok gösterim yapmamız zordu. Ama dünya sinemasının önemli filmlerini gösterdik. Eski Amerikan filmleri az gösterildi. Çünkü büyük firmalar vermiyorlardı. Ama Amerikan Kültür Merkezi bize hiç beklemediğimiz hâlde Amerikan Underground Sineması’nın önemli filmlerinin 16mm. kopyalarını verdi. Onları gösterdik. Bugün benim ısrarla savunduğum bir şeyi gerçekleştiriyorduk. Sinema, beyazperdede, salonda, büyük perdede izlenir. Yanınızdaki kişiyle beraber ağlayarak, beraber gülerek, beraber kızarak birlikte yapılır. Tek başına cep telefonunda seyredilmez. Seyredilir ama bu bir sanat etkinliği olmaz. Dijital imkânlarla yeni çekilen filmler bugün nerede gösteriliyor? Bir sinemada, bir perdede yansıtılarak gösteriliyor. İşte onu kaybetmemek, korumak lazım. O da bizde vardı. Beyoğlu’nda, Kadıköy’de, Şehzadebaşı’ndaki sinemalar büyük perdeli ve büyük kapasiteli sinemalardı. Sinematek yaşadığı sürece bir kuşağı sinema konusunda eğitti denilebilir.

 

Sinematek’in genel olarak hedef kitlesi kimlerden oluşuyordu?

 

Bu konuda da çok eleştiriler oldu. Birçok dergi yazı yazdı, söyleşiler yapıldı. Sert eleştirilerde bulunuldu. Şimdi aradan zaman geçti. Zaman bildiğiniz gibi pek çok yarayı örter, tedavi eder. Sinematek olayı bir küçük burjuva hareketiydi. Az çok kültürlü, yabancı dil bilen, doktor, mühendis, gazeteci, öğretmen… Bu tür kişilerden oluşan bir kitleydi. Buna bir iki yıl sonra gençler ve öğrenciler eklendi. Bu durum Sinematek’in Anadolu’da film gönderdiği film kulüplerinde de görüldü. Bursa’da, İzmir’de, Antalya’da da aynı kitle oluştu. Fransız Sinematek’ine giderseniz, kırk yaşın üzerinde birini bulamazsınız. Oradaki sinemaseverler genç insanlardan oluşur. İngiltere’de de öyle. Sinematek’in hedef kitlesi buydu. Pahalı bir olay değildi. Üyelik ya da dergiye abonelik pahalı değildi. Bunun da bir ayıbı yok. O günkü koşullar buydu. 68 olayları sırasında Potemkin Zırhlısı’nı Hukuk Fakültesi’nin büyük amfisinde gösterdik. Hiç yer yoktu. İnsanlar perdelere sarılmış izliyordu. Sendikaların da birtakım özel toplantılarında filmler gösterildi. Ama bunlar özel gösterimlerdi. Sinematek’in kendi yerinde daha çok sinema kültürünün sağlam filmleri gösterildi. Potemkin’i ilk defa gösterdiğimizde, büyük bir kuyruk oldu. Salon dolup taşıyordu. Bu adamların yarısı, yahu bu nasıl film, ses yok, nereye gelmişiz diye hayretler içinde ayrıldılar. Bugünkü durum bence elli öncesindeki duruma göre daha iyi değil. Hatta daha kötü denilebilir. Eskiler bir şekilde yine geliyor. 45-50 yaşlarındakiler geliyor, gençlerin sayısı az. Boğaziçi’nde de sadece gençler var.

 

Sinematek’in en iyi dönemi hangi yıllar arasındaydı?

 

1966-1972 arasıydı. Çünkü 71’deki darbe Sinematek’e gelen kişileri korkuttu. Sinematek kapatılmadı o dönemde ama insanlar korktu. Şakir Eczacıbaşı’nın anılarını anlattığı kitapta bir hikâye var: 12 Mart sırasında sıkıyönetim komutanlığından bir hâkim albay onu çağırıyor. Selimiye’ye gidiyor. Orada Sinematek’i kapatacağız diyorlar. Eczacıbaşı da hayırdır, biz ne yaptık ki, diyor. Çok tuhaf şeyler oluyor Şakir Bey, yakaladığımız her gencin üzerinden bir Sinematek üyeliği kartı çıkıyor, diyor albay. O tarihlerde insanlar çekinmeye ve daha az gelmeye başladılar. Ama en iyi dönemi 66-72 yılları arası demek mümkün.

 

Sinematek’in zayıflamasına hangi koşullar neden oldu? Eczacıbaşı ve Onat Kutlar’ın ayrılmasının bunda tabii önemli etkisi var ama diğer sebepler nelerdi?

 

Şakir Eczacıbaşı başkanlıktan ayrıldı. Mengü Ertel başkanlığa geldi. Ondan sonra da Onat Kutlar ayrıldı. Bunun nedenlerinin başlıcası, Sinematek’e gelen üyelerin ilgisinin azalması, Sıraselviler’deki mekânın kirasının yüksekliği, Sinematek’te çalışanların aldığı ücretlerdi. Ücretler son derece gülünçtü, geçinmek kolay değildi. Nitekim Onat Kutlar ayrıldıktan sonra ASA isminde bir ajans kurdu. Tabii yavaş yavaş etkisi azalmaya başladı. Çünkü 76-77’de ikinci bir Sinematek yoktu ama Türkiye’de film arşivciliği konusunda sonradan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dönüşen Film Arşivi’nin etkisi vardı. Film izlemek isteyen ama oraya değil, bize geliyordu. Onlar koruyordu ama göstermeden yapıyorlardı bunu.

 

Sinematek’in Yılmaz Güney’le ilişkisi nasıl başladı?

 

Yeşilçam’la olan kavgalardan sonra başladı. Yeşilçam’ın içinde Halit Refiğ ve Metin Erksan gibi sinemacılar Sinematek kurulduktan kısa süre sonra cephe aldılar. Önce Sinematek’in CIA Başkanı tarafından kurulduğunu öne sürdüler. O tutmayınca, bu sefer Sinematek’i komünistlikle suçladılar. İkisi arasındaki uçurum çok büyük olduğu için ikisi de inandırıcı gelmedi. Fakat Yeşilçam’la Sinematek arasında bir kavga koptu. Bunu bence en iyi Nijat Özön Karagözden Sinemaya adlı kitabında anlatıyor. Hatta sizin sitenizde yer alan Halit Refiğ söyleşisinde kendisi de bunu kabul ediyor. Bunlar aslında Yeşilçam’a aykırı kişilerdi. Yazar, çevirmen, eleştirmen, iyi ailelerden gelen, iyi okullarda okumuş insanlardı. En başta iki üç yıl film yaptılar. Sonra baktılar işsiz kalacağız korkusuyla Sinematek’i parmakla gösterdiler. Biraz çocuksu bir tavırdı. Sinematek’in yaklaşımında belki psikolojik bir hata oldu. O psikolojik yaklaşım da külliyen Yeşilçam’ın reddedilmesiydi. Bozuk bir düzenden iyi bir şey çıkmaz diye bir tavır takınıldı. Yeşilçam kavgasının içinde Yılmaz Güney çıktı. Seyyit Han diye bir film yaptı. Bu film Sinematek’te gösterildi. Ondan önce de Yılmaz Güney gelip gidiyordu. Lütfi Akad’ın Hudutların Kanunu filmi Yeni Sinema dergisine kapak oldu. Kızılırmak Karakoyun’la ilgili Ali Gevgilili’nin nefis bir yazısı yayınlandı. Biz iyi filmler savunulur diyorduk. Arkasından Yılmaz Güney kendi filmi olan Seyyit Han’ı getirdi. Sonra Umut filminin ilk ön gösterimi Sinematek’te yapıldı. İzledikten sonra büyük bir film gördüğümüzün farkına vardık. Bir şey oldu dedik. Ama Yılmaz Güney kendi sinemasını kendisi yaptı. Onun gibi film yapanlar olmadı. Belki de o tavır benimsenmedi. Ama uzun yıllar sadece Yılmaz Güney’le kalındı demek mümkün. Yeşilçam’ın bünyesinden çıkıp değişik bir şeyler yapmaya çalışan bir tek o oldu. Onun dışında da biz gösterimler yaptık. Türk film haftası düzenledik. Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol filmini gösterdik.

 

Günümüzde ana akım dışında kalan filmlerin gösterim alanındaki daralmayı nasıl yorumluyorsunuz?

 

Bugüne geldiğimizde geçmişten daha iyi bir yerdeyiz. Tabii sorunlar çok büyük. Özellikle ticari sinema ile sanat sineması arasındaki uçurum çok önemli. Ona bir çare bulmak lazım. Doktor değilim reçete yazayım ama bence sanat ve deneme sinemaları alanını mutlaka kurmak lazım. Abluka filmi on tane daha ödül alsa Recep İvedik’ten daha çok iş yapamaz. Bu böyle. Ama bu, onu kötü bir film yapmaz. O zaman yüz ya da yüz elli kişilik teneke binalarda salonlar yapılabilir, Türkiye’nin her ilinde. Bazı illerde belediyeler tarafından da yapılabilir. Böyle bir ağ oluşturulabilir. Sanat ve deneme filmleri buralarda gösterilebilir. Yerli filmler de yabancı filmler de buralarda gösterilebilir ama yerli filmlere alan açılmış olur. Son derece önemli bir şey bu.

 

Biraz da isterseniz geçtiğimiz aylarda gösterimlerine başladığınız 50. yıl programından bahsedelim.

 

50. yılda 50 film etkinliği yapıyoruz. Bunun nedeni Sinematek’i yeniden canlandırmak ya da nostaljik bir kulüp oluşturmak değil. Geçen yıl olması gerekiyordu aslında, Onat Kutlar’ın ölümünün yirminci yılında yani. Bu yıla yetiştirebildik. Bugün bence önemli olan bir şey bir filmin beyazperdede mümkün olduğu kadar kalabalık bir salonda izlenmesi ama o filmle ilgili bir görüşün, bazen bir sinemacı bazen de sinemacı olmayan biri tarafından verilmesi. Örneğin 400 Darbe’nin sunumunu bir psikiyatrist olan Prof. Dr. Bengi Semerci’den rica ettik, o da sundu. Kalkıp da her yerde bulabileceğiniz bir filmi, bu film çok iyidir arkadaşlar deyip sunmanın hiçbir faydası yok. O filmi estetik değeriyle, başka bir alandan uzmanın bakışını karşı karşıya getirmek ve bundan küçük de olsa bir kıvılcımın çıkmasını, genç izleyicilerin bir şeyler edinmesini sağlamak önemliydi.

 

Film ve sunum listesini kim hazırladı?

 

O eşleştirmeyi doğrudan doğruya ben ve kendilerine danıştığım birkaç arkadaşım hazırladı. O konuda da her zaman her yerde olduğu gibi bazen hayırlı bir şey çıkıyor bazen de çıkmıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi sunum yapanlara ne söylemesi gerektiği söylenmez, onlara yirmi dakika süre veriyoruz, onlar da istediği gibi sunuyor. Örneğin Tarkovski’nin Andrei Rublev filmini ressam Mehmet Güleryüz sundu. Bu filmi Mehmet Güleryüz yapar, onu hisseder diye düşündük. O da kabul etti, sağolsun. Sonradan öğrendim ki, 2006 yılında, Rus resim sanatı ile ilgili bir kitabın kapağını yapmış. Kapağı da Andrei Rublev’le… Öyle bir şeyi bilmiyorduk ama kokuyu demek doğru almışız. Bu eşleştirmeleri yapmak çok da keyifli bir şey. Visconti’nin Leopar filmini İlber Ortaylı sunacak. Filmi on kere de görmüş olsam da ben İlber Ortaylı’nın bu konuda neler söyleyeceğini merak ediyorum. Bu, sinema kültürünü yaymaya devam etme etkinliğidir.

 

Bunun devamı gelecek mi peki?

Şimdi Mayıs ayına kadar 18 film gösterimi yapacağız. Kalan 32 filmin gösterimi ise yazdan sonra diğer sezonda da devam edecek. 50 filme tamamlanacak. Gösterimler iki yerde yapılıyor. Kadıköy Belediyesi’ne bağlı Caddebostan Kültür Merkezi ve Boğaziçi Mithat Alam Film Merkezi’nde. Yola çıkarken Caddebostan’da bir salonla başladık. Gösterimler şimdi iki salonda oluyor. Son derece ilgi var. Bir boşluğu dolduruyor. Eski filmleri böyle bir bakış açısıyla izlemek güzel bir şey. Bu etkinlik, okyanusa atılan bir şişe. 50 film bitince de bakacağız. Ankara’dan İzmir’den mesajlar alıyoruz. Burada ne zaman başlayacaksınız diye… Bu, son derece iyi bir şey.

 

Bu sunumların kitaplaştırılması da güzel olur.

 

Evet, olacak. Hepsi kaydediliyor. Bir kitap olarak çıkacak. Az değil tabii. Hepsi farklı, sinemayı seven insanlar. Ama benim için asıl amaç bunu gençlere devretmek. Bunu benim yapmam doğal görülebilir ama benim yapmaya devam etmem doğal görülmeyebilir. Olacak diye ümit ediyorum.

 

Son olarak 1980’lerin başında, darbeden sonra İstanbul Sinema Günleri daha sonra da İstanbul Film Festivali düzenleniyor. Yine Onat Kutlar ekibin başında. Sinematek’in bu şekilde evrildiğini söyleyebilir miyiz?

 

Sinematek 1980’den sonra yok ama 1983’e kadar giden İstanbul Sinema Günleri var. 1983’te İstanbul Film Festivali başlıyor. Dikkat edilirse, Onat Kutlar bunların hepsinde var. Öldürüldüğü zaman İKSV’nin üç kişilik İcra Kurulu üyelerindendi. Bir ağırlığı vardı. Yaklaşık otuz yıllık süre içinde Onat Kutlar hep ön saftaydı. İstanbul Film Festivali 150.000 bilet kesiyor, 167.000’e kadar çıkmıştı. Sinematek’in en iyi dönemlerinde üye sayısı 6.000’di. Gösterilen filmlerin büyük bir kısmı tabii yeni filmler. Sinematek ortamında gösterilen filmler değil. Dolayısıyla Sinematek görevini tamamladı tezine ben inanmıyorum. Sadece iki ezeli rakip Sinematek ile Sinema-TV Enstitüsü çatıştı. Sinematek kapandı. Diğeri devam etti. Resmi bir kuruluş oldu. Başka ülkelerde olduğu gibi farklı kurumların olması zararlı değil, yararlı. Türkiye’de de böyle kurumların olması, festivallerin düzenlenmesi birbirlerine zarar getirmez. Ama hiçbirinin işlevi Sinematek gibi değil. Bunu dernekler yapamaz. Buna ya belediyenin ya devletin bir kültür hizmeti olarak sahip çıkması lazım. Bunun yapılması yararlı olur.

 

Fotoğraf: Cemil Akgül