Yaşar Kemal: 20 Yıllık Yılan Hikâyesi Sona Erdi
Alpay Kabacalı - Söyleşi 02 Nisan 2016

Fox, İnce Memed’i satın aldığı zaman Elmo Williams, bana üç yönetmen önermişti: Elia Kazan, Kurosavva, Joseph Losey. Bunlar­dan birini seçmemi istiyorlardı. Williams, o zamanın en tanınmış, büyük yönetmenlerinden biriydi.

Milliyet Sanat, 1983

Milliyet Sanat Dergisi’nin bu sayısında İnce Memed filminin yönetmeni Peter Ustinov ve ya­pımcısı Fuad Kavur, filmin öy­küsünü kendi açılarından anlatı­yorlar. Bu öyküyü bir de sizden dinlesek...

1964 yılında 20th Century Fox şirketi “İnce Memed”in film çekme hakkını benden istedi. Anlaştık. Anlaşmamıza göre film 1965 yılında Çukurova ve Toroslarda çekilecekti. Senaryoyu Stanley Mann yazdı. Mann, o dönemde çok ünlü bir film senaris­tiydi. Ülkemizde “Korkunç Ko­leksiyoncu” adıyla oynayan filmin senaryosunu da o yazmıştı. Bu, o günlerde çok tutmuş, sanat değeri üzerinde durulmuş bir filmdi. Se­naryo yazılırken Stanley Mann’le roman üzerinde epeyce konuştuk. Mann, bana birçok sorular sordu. Daha sonra senaryonun Türkçesini bana gönderdiler. Takıldığım birtakım yerler oldu, düşünce­lerimi Fox’a yazdım. Fox, bu senaryoyla Çukurova’da filmi çek­mek üzere bizim hükümete baş­vurdu. Başvuru kabul edilmedi. Bunun üzerine Fox’un o zamanki sahiplerinden biri Türkiye’ye gel­di, zamanın başbakanıyla görüş­tü. Gene filmin Türkiye’de çekile­meyeceği yanıtını aldı... Fox, Henry Lucas’ın yeni bir senaryo­suyla 1965’te ikinci kez hükümete başvurdu ve gene “çevrilemez” yanıtını aldı.

Sonra iş yılan hikâyesine dön­dü... Gel, git, 20th Century Fox sonuç alamıyordu. Hükümetleri­miz, bu filmi Türkiye’de çevirtmemeyi millî bir ödev sayıyorlardı. Ben de bunun nedenini anlayamıyordum. Türkiye’de yüzbinlerce, dünyada milyonlarca satmış bir kitabın ülkesinde çevrilememesi garibime gidiyordu... Süleyman Demirel’in başbakanlığı dönemin­de de yapımcılar birkaç kez baş­vuruda bulundular, gene bir sonuç alınamadı. En son başvuru, anım­sadığıma göre, Bülent Ecevit’in başbakanlığı zamanında oldu. Ve sansür kurulu başvuruyu bir kez daha geri çevirdi. Bu, bir romanın yirmi yıllık macerası... Kendisini demokratik bir ülke sayan Tür­kiye’de oluyor bu! Bu kitabın ma­cerası bile gösterir ki, Türkiye’de demokrasi dediğimiz şey kısıtlı, özgürlüksüz, uydurma bir demok­rasi idi. İnce Memed filminin Yu­goslavya’da çekilmesi, elbetteki benim için acı oldu. Ama gene de bu iş sonuçlandığı için, yani bu yılan hikâyesi bittiği için memnu­num. Çok kötü bir film olmuşsa, gene memnunum. Yirmi yıldır bi­zim demokrasisever yönetimlerle uğraşmaktan bıkmıştım.

Bu sözlerinizden, filmi görme­diğiniz sonucunu çıkarıyorum.

Görmedim.

Peter Ustinov’la ne ölçüde iş­birliği yaptınız? Senaryo üzerinde ortak çalışmanız oldu mu? Bu iliş­kinin sizde bıraktığı izlenim nedir?

Peter Ustinov’u birkaç kez gör­düm. Senaryosunda benim açım­dan aksaklıklar vardı. Bunları kendisine anlattım. Aşağı yukarı hepsini kabul etti ve düzelteceğini söyledi. Filmi görmediğime göre, bunları düzeltip düzeltmediğini bilemeyeceğim. Senaryosunu oku­duğumda, genellikle beğenmiş­tim. Usta bir insan. Her telden çalıyor... Yaptığı birkaç filmi gördüm, bazılarını sevdim. İnce Memed’i nasıl anladı, ne kadar anladı, senaryodan çıkaramadım doğrusu.

Fox, İnce Memed’i satın aldığı zaman Elmo Williams, bana üç yönetmen önermişti: Elia Kazan, Kurosavva, Joseph Losey. Bunlar­dan birini seçmemi istiyorlardı. Williams, o zamanın en tanınmış, büyük yönetmenlerinden biriydi. O da çok tutulmuş, sanat değer­leri alkışlanmış bir sürü film yapmış bir kimseydi. Önerilen üç kişiden birini seçmek gerçekten zordu. Ama gönlüm Kurosawa’daydı. Sanıyorum onunla uzun bir süre mektuplaşıldı ve sonunda Joseph Losey’de karar kılındı. Losey, yapıtı çok sevmişti. Ama, yukarıda anlattığım nedenlerden dolayı, onlar filmi çeviremediler. Sonra film Ustinov’a geçti. Bu, benim seçimim dışında gerçekle­şen bir olaydı. Ustinov, büyük zekâ parıltıları olan bir sanatçı. Gene de, İnce Memed’in ona düş­mekle talihi var, derim. Ancak ben, yapıtlarımın Türk yönetmen­ler tarafından Türkiye’nin ola­naklarıyla çevrilmesini isterim. Bu da bugünlerde gerçekleşeceğe hiç benzemiyor. Belki çok yaşlan­dığımda, belki de ölümümden sonra gerçekleşir.

Şu günlerde Türkiye’deki ya­pımcılardan herhangi birine hiçbir yapıtımı vermem, demek istiyor­sunuz...

Türkiye’deki yapımcı ve yönet­menleri çok denedim. Yapıtlarım­dan istediğim gibi bir sonuç ala­madım hiçbir zaman. Gene de senaryolarını yazdığım yapıtlardan iyi filmler çıktı. Lütfi Akad'ın “Beyaz Mendil”i, Atıf Yılmaz’ın “Ölüm Tarlası’’ ve son olarak Türkan Şoray’ın “Yılanı Öldürseler”i... Bence her şeye karşın, Yı­lanı Öldürseler, Türkiye’de çevril­miş en iyi filmlerden biri. Yalnız, tüm bu deneylerden sonra bile, herhangi bir yapıtımı şu sıradaki yönetmenlere teslim edebilme yü­rekliliğini gösteremiyorum. Şu anda çalışabileceğim bir tek yö­netmen düşünebiliyorum, o da Lütfi Akad... Elbette iyi yönet­menler var ülkemizde. Ama benim yapıtlarımı özümleyebilecek bir yönetmenin bulunduğunu sanmı­yorum. Örneğin, geçen yıl “De­mirciler Çarşısı Cinayeti”ni istedi­ler. Bu yapıtı eğer Türkiye koşul­larında doğru dürüst çekecek ol­salar, buna Türkiye’deki hiçbir film şirketinin gücü yetmez. İnce Memed gibi yalın bir kitap altı milyon dolara çevrilmişse, Demir­ciler Çarşısı’nın çevrilmesi için en aşağı on beş milyon dolar gerekir, öteki bütün kitaplarım da filmleri çok pahalıya mal olacak hikâyeler­dir. Her nedense, film bakımından bir talihsizliğim var. Buradaki en büyük talihsizlik de, yönetimin Demokles’in kılıcı gibi kitapları­mın başı üstünde durması. Çok ciddi düşünüyorum, yönetimle film ilişkilerini bir gün yazacağım.

Sizin “Menekşe istasyonu” adlı bir senaryo yazdığınız bilini­yor. Bu senaryo neden bir türlü filme çekilmedi?

O senaryoyu benden 1970’Ierde bir Amerikan firması istemişti. Onlar için yazmıştım; firmanın buradaki adamı da senaryoyu sansürden çıkarmıştı. Ancak, fil­min yönetmeni Türkiye’ye gele­mediğinden dolayı çekime geçilemedi. Çok zor bir film, çok zen­gin... Türkiye’nin bugünkü koşul­larıyla çok zor çekilir.

Ustinov, Nuri Çolakoğlu ile ko­nuşurken ilginç şeyler söylüyor. Özellikle şu sözleri ilginç: “Çu­kurova’da insanlar bir öykü duy­duklarında önce buna inanmak gerekir mi, gerekmez mi, pek bile­miyorlar. Çünkü olaylar ağızdan ağıza yayılırken değişiyor, abartı­lıyor, saptırılıyor.” Biz, Çukurova köylülerinin İnce Memed’i gerçek­ten yaşamış bir kişi olarak görüp, onunla ilgili anılar anlattıklarını da biliyoruz...

Olay yalnız Çukurova insanına has değil, bütün insanlara hastır. Çarpıtmayı, saptırmayı kabul  edemiyorum. İnsanlar bir olayı özümlerken, bir hikayeyi okurken dinlerken onu yeniden kendilerine has bir biçimde yaratırlar. İnce Memed tipi, yazarın gözüyle anlatılmış bir tip değil, daha çok romandaki halkın görüşünden anlatılmış bir tiptir. Ve bu da saptırma, değiştirme olamaz, o neyse odur. Çukurova insanının İnce Memed’i bir roman kahrama­nı değil de, bir yaşamış halk kah­ramanı sayması, onun gördüklerini, onu evlerinde konukladıklarını, ona yardım ettiklerini, onunla karşılaştıklarını söylemeleri bile yukarıda belirttiğim gerçeğin açıklanmasıdır. Eğer İnce Memed onların yarattıklarına benzer bir kahraman olmasaydı, onu sonra­dan alıp kendi aralarına katma gereksinimi duymazlardı. Yukarıda da söylediğim gibi, tarih bo­yunca bütün halklar, ustalar ya da usta olmayanlar, büyük anlatıcı­lar ya da çok büyük özelliği olma­yan anlatıcılar, anlattıkları hikâ­yeleri, destanları, olayları yarata­rak almışlardır. Dinleyenler de ya­ratarak ona katılırlar. Bu çarpıt­ma değil, insanlığın bir özelliğidir. Boyuna söylerim: Dilden dile gelen türküler, destanlar, hikaye­ler, masallar, efsaneler, kırk bin yıl su altında cilalanmış çakıltaşları gibi bize yalın, olgunlaşarak gelirler. Okuduğumuz romandaki insanlara yürekten katıldığımız­da yaratma eylemi başlamış de­mektir. Yani, çağımızda da...

Ustinov, “tipleme güçlüğü”n­den söz ediyor. Filmi gerçekleşti­rirken, bir sinemacı olarak “gö­rüntü öğesi”ni ön plana alma ge­reksinimi duyduğunu söylüyor. Ayrıca romandaki evrenselliği vurgulamak istediğini, romana bir “edebiyat olayı” olarak yaklaştı­ğını da belirtiyor. Bütün bunların sonucu olarak, “Benim senaryom­daki kişiler, kitaptaki kadar net bir biçimde ak ya da kara değiller. Hemen hepsi gri. Yaşar Kemal bunu onayladı, çünkü sanırım bu kitabı yazdığı günden bu yana o da değişmişti” diyor. Siz ne di­yorsunuz?

Romanın özelliği ve başarısı, bence bütün tiplerin net olmasın­dan ve aralarında keskin hatlar bulunmasından ileri gelir. Ben, bu roman için Peter Ustinov gibi dü­şünmüyorum. Senaryoda da, onun söylediği gibi bir grileşme görmedim.

Filmin yapımcısı Fuad Kavur’la tanıştınız mı?

Tanıştım. İyi niyetli bir insan. İnce Memed’in gerçekleşmesi için olağanüstü çaba harcadı. Eğer Fuad Kavur bu işin içinde olmasaydı, sanıyorum İnce Memed filmi gerçekleşmezdi.

Son olarak sinema sanatı ve sinema-edebiiyat ilişkileri üzerine görüşlerinizi sormak istiyorum.

İnce Memed’i konu alan dört senaryo okudum. Yazarlarının üçü yabancı, biri Türk’tü. Aşağı yukarı hiçbir senaryo birbirine benzemiyordu. Bir olayı beş kişiye versek, ya yazdırsak, ya anlattırsak, sonuçlar apayrı olur; bu de­nenmiştir. Sinemacı, bir olayı, bir insanı, bir doğa parçasını yorum­ladığı gibi, bir romanı da yorum­lar. Film ayrı şeydir, roman ayrı şey... Bir romanı tıpatıp filme çekmek mümkün değildir; bu mümkün olmayan şey de filmciden istenmemeli. Filmci film diliy­le o romanı ne kadar özümlemiş, ona bakmalı. Bence bir roman, bütün detaylarıyla filme aktarılır­sa, ortaya çıkan şey film olmaz, başka bir şey olur.      

Edebiyat-sinema ilişkileri git­tikçe artıyor, yoğunlaşıyor. Altık her romancının yüreğinde bir ya da birkaç film aslanı yatıyor. Fil­min yayılma olanakları romandan daha çok. En kabadayı romanın dünyada okuyucusu üç-beş milyo­nu geçmez. Oysa bir filmin seyir­cisi on milyonları bulabilir. Baş­langıçta romanlardan iyi filmler çıkaramıyorlardı yönetmenler. Çoğu bütünüyle romana bağlı kalmak istiyordu, bu da başa­rısızlığa neden oluyordu. Bir kısmı da romandan değişik yollara sapıyor, romanla ilişkisi olmayan birtakım öğeler katıyordu filmine; bu da başarısızlığa neden oluyor­du. Bugün bir romandan nasıl ya­rarlanılır, artık film yönetmenleri bunu çok iyi biliyorlar. Ve mü­kemmel filmler ortaya çıkarıyor­lar. Geçenlerde Paris’te bir film gördüm, adı “Ragtime”dı. Roma­nını daha önce okumuştum, orta başarıda bir romandı. Film ise bir başyapıt olmuştu. Dedim ya, artık dünyada yönetmenlerin bü­yük bir kısmı romanlardan çok iyi filmler çıkarmayı öğrendiler. Bu, edebiyat için de, sinema sanatı için de yararlı oluyor. Bir kere, bir tek yapıtı filme çekilmiş bir yazar, ömrünün büyük bir kısmında, belki de bütün ömrünce yoksul­luktan kurtuluyor. Sinema, hem kitapların geniş kitlelere ulaşma­sını sağlıyor, hem de yazara para kazandırıyor.

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.