Muhsin Ertuğrul Sineması
Giovanni Scognamillo - Makale May 21, 2014

Muhsin'in 1922’den 1953’e kadar yönettiği 30 filmin en azından üçte ikisinin yabancı kaynaklardan alındığı ya da bu dönemde Avrupa'da en geçerli olan kalıplara uyduğu bir gerçektir.

 

Yıl 1908, Erenköy’de bir açık hava tiyatrosunda on yedi yaşında bir delikanlı ilk kez sahneye çıkıyor, Burhanettin Tepsi’nin topluluğunda ve Sherlock Holmes oyunundaki uşak Bob rolünde. Bu delikanlı, hariciye veznedarı Hüseyin Hüsnü Bey'in oğlu Muhsin Ertuğrul.

 

Yıl 1911, genç bir tiyatrosever Şehbal dergisine Paris'ten yazılar gönderiyor. Quartier Latin'de kalan bu genç tiyatrosever Muhsin Ertuğrul.


Yıl 1913, Behzat Butak, İ. Galip Arcan, Kemal Emin Bara ve Muhsin, Ertuğrul Tiyatrosu’nu kuruyorlar.

Yıl 1917, Darülbedayi'den ayrılan Muhsin Almanya'ya gidiyor ve ilk kez sinema ile yakından ilgilenmeye başlıyor.

 

Muhsin Ertuğrul’un sinema tutkusu, sinema serüveni bu yolda başlıyor: İlkin Maria Carmi-Hans Albers ikilisinin filmlerinde ufak roller, sonradan yönetmenlik teklifleri, arkadan Beraniyen Prensesi’nde (Fürstin von Beranien, 1918) önemli bir rol, nihayet ilk yönetmenlik çalışmaları Kara Lale Bayramı (Das Fest der Schwarzer Tulpe, 1919) ve Şeytana Tapanlar (Die Teufelsanbeter, 1919).

 

Almanya'da 1920’de Samson'u çevirdikten sonra 50 lira maaşla oyuncu ve yönetmen olarak İstanbul’a ve Darülbedayi'ye dönüyor. Oysa kısa bir süre sonra Darülbedayi'den ayrılmak zorunda kalıyor ve yapıma başlamayı tasarlıyor. Kurduğu Bozkurt Film sonuç vermeyince Seden Kardeşler’i teşvik edip Kemal Film için Türkiye'de ilk filmini yönetiyor. Muhsin'in 1922’den 1953’e kadar yönettiği 30 filmin en azından üçte ikisinin yabancı kaynaklardan alındığı ya da bu dönemde Avrupa'da en geçerli olan kalıplara uyduğu bir gerçektir. Şu var ki ilk sessiz denemelerinde ulusal kaynakları kullanmak ve gerçek olaylardan hareket etmek niyetinde olduğu bellidir. Böylece Kemal Film için çevirdiği İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk-Şişli Güzeli Mediha Hanımın Facia-ı Katli (1922) gerçek bir olaya dayanıp mütareke yıllarında dostu tarafından öldürülen anlı şanlı bir genelev kadınının hikâyesini anlatıyor. Sonradan “mesele” getiren romanlar kullanıyor filmleri için: Yakup Kadri’den (Boğaziçi Esrarı-Nur Baba, 1922), Halide Edip’ten (Ateşten Gömlek, 1923), Peyami Safa'dan (Sözde Kızlar, 1924). Araya bir operet giriyor: Çuhancıyan-Nalyan ikilisinin ünlü Leblebici Horhor’u (1923). Ve de ilk sahne oyunu uygulaması: Kız Kulesinde Bir Facia (1923).

 

Paul Autier ile Clocqumin’in, grand-guignol tarzındaki (Les Gardiens de Phare, 1915) sahne oyunu 1918’de Temaşa dergisinde yayınlandıktan ve 1927’de Darülbedayi’de sahneye konulduktan sonra Muhsin’in senaryosu için temel teşkil ediyor, mekanı “Giresun sahilindeki Gedik Kapı Feneri’nin dahili”ne uygulayarak.

 

1924’te İsveç’te bulunuyor. Stiller ve Gabro ile tanışıp onları İstanbul’da misafir ettikten sonra 1925’te Rusya’ya gidiyor. Ertuğrul üç film yönetiyor Rusya’da (Tamilla, Beş Dakika, Spartaküs) ve İstanbul’a dönüşünde bu kez İpek Film için Ankara Postası’nı (1928) çekiyor.

 

Filmin konusu, aslında 1924 yılında Darülbedayi’de sahneye konulan, Reşat Nuri’nin “Bir Gece Savaşı” adıyla uyguladığı, François de Curel’in Birinci Dünya Savaşı’nda, Alsace-Lorraine’de cereyan eden “Terre in humaine”nden alınmıştı.

 

1929’da başlayan Kaçakçılar, çekim esnasında cereyan eden bir araba kazası yüzünden yarıda kalınca, Ertuğrul İstanbul Sokaklarında (1933) ile ilk Türk sesli filmini yönetiyor ve sonraki yıllarda birçok kez kullanılacak “burjuva melodramı”nın bir örneğini veriyor; biri ticaret, diğeri bankacılıkla uğraşan iki kardeşle, meşum şarkıcı kadınla, Bursa’daki zengin dayı ile. Örnek tüm klişeleri bir araya getiriyor: barlar, konsomatrisler, bar sahipleri, kazalar, körler, ameliyatlar ve mutlu son.

 

Bir yıl sonra yönettiği Bir Millet Uyanıyor ile durum değişiyor. Eser Nizameddin Nazif’indir ve Rus sinemasının belirli bir etkisiyle, Muhsin ayrı bir heyecanla bağlanıyor filme. Öyle ki Bir Millet Uyanıyor, “Ertuğrul’un öbür filmlerinde rastlanmayan canlılık ve hareketliliği, montajındaki rahatlığı, oyunun biraz daha az ‘théatrale’ oluşuyla dikkat çekiyordu” (Nijat Özön, Türk Sineması Tarihi).

 

Bir Millet Uyanıyor’dan Aysel, Bataklı Damın Kızı’na (1934) kadar, üç yıl boyunca sesli film furyasını sürdürüyor, duygusal güldürüler, operetler, vodviller yönetiyor, bir çeşit “tiyatro konservesi” yapıyor sinemada. Kullandığı kaynaklar da çeşitli: Karım Beni Aldatırsa’dan (1933) sonra, Mahmut Yesari’nin Pierre Weber ve Maurice Hennequin’in “Er moi j’te dit qu’elle t’fait d’l’oeil” sahne oyunundan “Kudret Helvası” adıyla uyarladığı – 1932’de Darülbedayi’de sahneye konulan – oyun Söz Bir Allah Bir’dir (1933). Nazım Hikmet Ran’la birlikte yönettiği Cici Berber’de (1933) o yılların ünlü Yunan operetçisi Zozo Dalma’sı oynatıyor. Araya bir Türk-Yunan ortak yapımı giriyor: Kötü Yol (O Kakos Dromos, 1933). Sonra Rene Clair’den esinlenerek Milyon Avcıları (1934) ve bir yeni-çevirim Leblebici Horhor Ağa (1934).

 

Kendi hesabına çevirdiği Aysel, Bataklı Damın Kızı ile güldürü dizisini kesiyor birden ve köy yaşantısına eğiliyor; Selma Lagerlöf’ün bir öyküsünü izleyerek, melodramatik bir çerçevenin içinde. Aysel’den sonra üç yıl boyunca sinemadan ve dönüşünde ardı ardına Musahipzade Celal’in iki oyununu beyazperdeye uyarlıyor: Aynaroz Kadısı (1938) ve Bir Kavuk Devrildi (1939). Dönemin sinema magazinine göre:

 

İpek Film stüdyoları, bu film için altı aya yakın bir zaman uğraştı. Sahnelerin mühim bir kısmı Yunanistan’da vak’anın geçtiği yerlerde çevrildi… Aynaroz Kadısı’nı sahnede olduğundan biraz daha değişik seyredeceğiz… Komedinin mevzunda da, filmin icap ettirdiği bazı değişiklikler yapılmıştır. Bu haliyle, Aynaroz Kadısı, sahnedekinden çok daha hareketli bir eser olmuştur. (Yıldız, sayı 1, 1938)

 

Musahipzade’nin iki oyunundan sonra Allah’ın Cenneti (1939) ve Toşun Paşa (1939) ile tekrar vodvile dönüş kaydediyor. Jean de Letraz’ın Bichon’undan uyarlanan Tosun Paşa’nın da bir “tiyatro konservesi” oluşunu magazin yazıları bile saklamamaktadır:

 

(…) Rollerde fazla değişiklik yapılmamış, komedinin İstanbul Şehir Tiyatrosu (Darülbedayi) sahnesinde oynanmış olan şekil muhafaza edilmekle beraber sinema tekniği bakımından senaryosunda bazı ufak değişikler yapılmıştır… (Yıldız, sayı 15, 1939)

 

1939-42 yılları arasında yönettiği Kıskanç ve özellikle Şehvet Kurbanı ile on yıl boyunca sürdüreceği yapım politikasının iki örneğini daha veriyor, bu kez Alman sinemasına, Jannings, Krauss gibi oyuncuların tipik filmlerine uyarak. Kıskanç’tan Halıcı Kız’a kadar melodramı, vodvili, koy filmini tekrarlayacak, ancak uyarlamalardan kopup ulusal temalara yönelecektir. Şöyle ki Ferdi Tayfur’un tamamladığı ve sonuçta bir skeç filmi halini alan Nasreddin Hoca Düğünde’yi (1940-43) bir yana bırakırsak, George Feydeau’dan uyarlanan Akasya Palas’tan (1940) sonra ya Nazım Hikmet’in konularından (Kahveci Güzeli, 1941; Kızılırmak –Karakoyun, 1947) yararlanacak, ya yerli tiyatro repertuarına (Yayla Kartalı, 1945; Harman Sonu, 1946) ya da piyasa romanlarına (Halıcı Kız, 1953) dönecektir.

 

İlk renkli filmi olan Halıcı Kız’dan sonra, 30 yıllık bir çalışmanın ardından sinemadan ayrılıyor. Çevirdiği filmler tartışma konusu olabilir ve olmalı, Türk sinemasında kurduğu egemenlik eleştirilir; oysa günahları ve sevaplarıyla Muhsin’in yaklaşık yirmi yıl boyunca “yalnız adam” oluşu çok daha etraflıca üzerinde durulması gereken bir olaydır.

 

Not: Bu yazı ilk defa Yeni Sinema Dergisi’nin 30. sayısında (1970) yayımlanmıştır. Yazarının izni ile sitede yayınlanmaktadır.