Bir Zamanlar Erman Han’da…
Ayşe Adlı - Dosya April 12, 2016

Erman Han, Yeşilçam’ın en muktedir günlerinde açıyor kapılarını sektöre. Her katında 2 – 3 yapım şirketi. Kapılar sonuna kadar açık. Oyuncudan yönetmene, validen hamala herkese rastlamak mümkün koridorlarında.

Gelin birlikte internetin, cep telefonlarının, hadi biraz daha geriye; televizyon yayınlarının ve hatta bir dönemi kasıp kavuran gazino yıllarının bile geleceğinden habersiz zamanlara uzanalım. Türkiye’nin yegâne eğlencesinin sinema olduğu günler. Yeşilçam filmleri piyasayı kasıp kavuruyor. Melodramların figüranları, Anadolu’da jön muamelesi görüyor. Taşra bu kadar hareketliyken sinemanın kalbinin attığı Beyoğlu’nda hayat nasıl bir seyir izliyor tahmin etmek kolay değil…

 

O günleri yaşayanlara kulak kabarttığımızda sokaklarını, kahvehanelerini, hanlarını sinema dünyasından isimlerin 24 saat mesken tuttuğu bir Beyoğlu canlanıyor zihnimizde. Yeşilçam, önceleri tek bir sokak ismiyken sektörün genişlemesiyle birlikte çapı genişliyor. Yapım şirketleri, figüran kahveleri, prodüksiyon ofisleri İstiklal Caddesi’nin sokaklarını hakimiyeti altına alıyor.  O günlerde şimdiki adı Gazeteci Erol Dernek olan Alyon sokağa doğru yöneliyoruz. Sağda bir kahvehane; içeride yönetmenler, başrol oyuncuları, teknik personel ve ‘kavgacılar’ yani figüranlar birlikte kağıt oynuyor. Yüzleri ayırt etmek kolay değil, zira sigara dumanı sebebiyle göz gözü görmüyor. Oyalanmadan karşı kapıya doğru ilerliyoruz. Demir kapısının üzerinde Erman Han yazan ihtişamlı binaya.

 

Bugün binanın girişinde, handaki ofislerin isminin yazılı olduğu ışıklı bir pano bulunuyor. O günlerde de öyleyse ve hiç olmazsa bir kare fotoğrafı çekilmiş olsa neden buraya geldiğimizi anlatmak ne kadar da kolay olacak… Zira her katında Yeşilçam’a film üreten 2 – 3 yapım şirketinin bulunduğu han, sinema piyasasının küçük bir prototipi gibi. Fakat o imkândan mahrumuz. Tek yapabileceğimiz anıların rehberliğine sığınmak…

 

Erman Han’ın sahibi Hürrem Erman, Ağa Camii’nin çapraz sokağında bulunan hanı 1960’lı yılların ortalarında satın alıyor. 6 – 7 Eylül olayları, Rum asıllı vatandaşları ürkütmüş. Artık Türkiye’de bir gelecek görmedikleri için son mülklerini de satıp ayrılmak telaşındalar. Erman Han da o sıkıntılı ortamda el değiştiriyor. Hürrem Bey’in 1940’ların ortalarında kurduğu, dönemin önemli firmalarından Erman Film’in yönetimi, o yıllarda Havva sokakta. Diğer birimleri dağınık halde.  

 

Bina, el değiştirene kadar mesken olarak kullanılmış. Fakat Hürrem Bey’in düşüncesi iş hanına çevirmek. Bu sebeple önce Aydın Boysan ve Cahit Güneri’nin hünerli ellerine bırakıyor. Daireler ofise uygun hale getirilip 4 katlı yapının üzerine bir de çekme kat ilave edilerek tamamlanıyor inşaat. Hikâyenin bizi ilgilendiren kısmı da o tarihten sonra başlıyor.

 

Buradan sonrasını yıllarca Erman Film’in ikinci adamı olan Şeref Gür’den dinleyelim; “Biz en üst kata yerleştik. Hürrem Bey çok düzenli, titiz, ileri görüşlü bir adamdı. Küçük bir sineması, pazarlama birimi, muhasebesi, senaryo, toplantı ve sekreter odası, hukuk müşaviriyle tam, entegre bir ofis kuruldu buraya.”

Sinema sektörünün göz kamaştırıcı bir hızla büyüdüğü yıllardan söz ettiğimiz için Hürrem Erman’ın bu yatırımı filmlerden kazandığı parayla yaptığını düşünüyoruz. Ancak kariyerine Hürrem Erman’ın muhasebecisi olarak başlayan Şeref Gür giriyor araya; “Ailesi varlıklıydı, onların desteğiyle alındı han. Sektör ondan sonra kazandırdı ama ne kadar kazandırmış olabilir!”

Şeref Gür

Erman Film yeni yerine taşındıktan sonra sıra boş katları kiraya vermeye geliyor. O yılların en yakın şahidine dönüyoruz yine. “Hürrem Bey bana dedi ki, ‘Şeref, senden bir şey istiyorum. Bu hana, mecbur kalmadıkça film şirketi almayalım kiracı olarak. Hepsi meslektaşımız. Kirayı geç öder, icraya veremezsin. Başka sorunlar çıkar, hiç yoktan kötü olmayalım.’ ‘Abi ne yapacağız?’ dedim. Boş yer var ama vermiyoruz. ‘Ben karışmam o zaman!’ ‘Düşünelim, bir çaresini bulalım.’ dedi. Tadilattan sonra iskan almak lazımmış bir yandan da o işlerle uğraşıyoruz. Ama ilk kendisi mecbur oldu Acar Film’e vermeye. Murat Bey çok eski arkadaşı, sevdiği bir insandı. Onu Muzaffer Arslan (Arslan Film) takip etti. Muzaffer Abi’ye de birinci katı verdik.”

 

İlk adımlar atıldıktan sonra gerisi geliyor. Berker İnanoğlu (Er Film), Enver Özer (Özer Film), Abdurrahman Keskiner (Umut Film), Şahan ve Kaçuni Haki (İnci Sineması’nın sahipleri, Melek Film) peşpeşe yerleşiyor Erman Han’a. Sadece iki katı sektör dışından bir reklam ajansına kiralayabiliyor Hürrem Bey. Ancak Şeref Bey’in hafızasında patronunun korkularını haklı çıkaracak herhangi bir olayın izi yok. Önemli bir sorun yaşanmıyor. Mesele olabilecek nadir hadiseler de görmezden geliniyor. “Çok kibar bir adamdı zaten. Para meselelerini hiç gündeme getirmezdi.”

 

Fuat Erman

Hürrem Bey’in büyük oğlu Fuat Erman’ın çocukluk yıllarına denk geliyor Erman Han’ın o hareketli günleri. Her katında iki yapım firması var. Konuşulan yegâne mevzu filmler. İlk orada telaffuz edilen fikirler, beyaz perde aracılığıyla dalga dalga Anadolu’ya yayılıyor. Tüm ofislerin kapısı açık. Sürekli bir ziyaretçi trafiği yaşanıyor. Saint Benoit Lisesi’nde ortaokul öğrencisi olan Fuat Erman, okul çıkışı sık sık tünelle İstiklal Caddesi’ne çıkıyor. Oradan da Han’a.

 

“O zamanlar kullanılan asansörle sadece yukarı çıkılıyor, inilmiyordu. Belli bir kilonun üstünü çekmiyordu. Merdivenleri kullanıyorduk. Tuhaftır, film şirketlerinin kapısı hep açık dururdu. Babam inip çıkarken diğer filmcilerle konuşurdu. ‘Ne yaptınız? Türkan Şoray’a fazla para verdiniz nasıl çıkaracaksınız bunu?’ falan. Aralarında böyle diyaloglar oluyordu.”

 

Büro sahipleri dışında da çok giren çıkan oluyor Han’a. Anadolu’daki sinema işletmecileri dönemlik programlarını yapmak için İstanbul’a geldiklerinde yakın otellere yerleşiyorlar. Kaldıkları süre boyunca da bürodan büroya gezerek kendi gösterim takvimini oluşturuyorlar. Alacakları filmlere karar vermek, afişleri seçmek günlerce sürebiliyor. Fuat Bey, her firmanın duvarında bir pano olduğunu hatırlıyor. Afişler oraya asılıyor. İşletmeciler hangi filmi seçtiklerine karar verdikten sonra iki makaraya dağıtılan film büyük, kaba kutulara konuyor ve yola çıkmaya hazırlanıyor. “Bayağı ağır çekerdi bu kutular. Bizde çalışan bir Mehmet vardı. Kutuyu omzuna alır, Topkapı’ya otobüse götürürdü. Kargo falan yok o zamanlar. O ağır kutuları nasıl taşıdığına hep şaşırırdım.”

 

Bu trafiğin çocuklarda yetişkinlerden çok farklı bir karşılık bulduğu muhakkak. Birilerinin iş ilişkileri, diğerlerinin hayal dünyası genişliyor zamanla. “Sinemayı sevdiğim için çok önemliydi benim burayla temasım.” diyor Fuat Erman.  “Yönetmenlerle tanışıyordum. Kimse telefon edip ben geliyorum diye randevu almazdı. Burası piyasa, piyasaya çıkıyorsunuz. Kapıyı açıyorsunuz kimi bulursanız onunla oturuyorsunuz. Ayhan Işık’ı, Ahmet Mekin’i, İzzet Günay’ı, Hülya Koçyiğit’i öyle tanıdım. Lise yıllarımdı. Oyunculardan çok yönetmenler ve görüntü yönetmenleri heyecanlandırıyordu beni. Görüntüye, yönetmenliğe çok merakım vardı. Lütfi Akad’la daha çok hayatının sonuna doğru yakınlaştım ama tanışıklığım o yıllara dayanır. Görüntü Yönetmeni İlhan Arakon’dan çok şeyler öğrendim. Kapı her açıldığında bir sürpriz giriyordu içeri. İlhan Amca geliyor ‘Delikanlı nedir senin elindeki o makine bakayım!’ diyor. Nasıl kullanacağımı, nasıl fotoğraf çekeceğimi falan anlatıyordu.”

 

Beyoğlu hala ‘caddeye takım elbiseyle çıkılan’ yıllarını yaşıyor. Salı günleri Melek Sineması’nda düzenlenen suarelere insanlar baloya gelir gibi geliyor. ‘Sinemanın sahibi Hikmet Bey’in Vali’den fazla forsu var!’

 

Erman Film, kendi filmleri için üst katındaki sinemada 30 – 40 kişilik özel gösterimler düzenliyor. Vali, Belediye Reisi, basın ve Hürrem Bey’in özel misafirleri davet ediliyor bu programlara. Davetli ve ziyaretçi profilini yapımcıların ilişkileri belirliyor. Hürrem Erman alaturka müziği çok sevdiği için aralarında Münir Nurettin Selçuk’un da bulunduğu devrin mühim ses sanatkarları yer alıyor protokol listelerinde. Ve elbette Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi edebiyatçılar. Hatta üniversiteden arkadaşı Necip Fazıl da görülüyor bazen Erman Han’ın koridorlarında.

 

Han’a 1974’de taşınan Umut Film, aynı ofiste 30 yıl kaldıktan sonra 2004’te Şişli’ye taşınıyor. Kariyerinin en önemli işlerine o çatı altında imza atan Abdurrahman Keskiner’in anlattıkları da destekliyor çizilen bu tabloyu. “Kapılarımız açıktı, herkes girer çıkardı, birbirimizin ne iş yaptığını bilirdik. Aramızdaki insani ilişkiler çok iyiydi. Bugünkü gibi menfaat üzerine kurulu değildi. Sorunlar da olurdu elbette ama işle ilgili meseleleri ayrı tutar hukukumuzu sürdürürdük.”

Abdurrahman Keskiner

Umut Film’in kapısından daha çok basın mensupları giriyor. Ancak emniyet mensupları, gazino sanatçıları ve hatta mafya üyeleri de var gelip gidenler arasında. Daimi ziyaretçiler ise sinema işletmecileri. Ancak bu kez film almaya değil, sipariş vermeye geliyorlar: “Sadece film almaya gelmezlerdi, yapımcıların yapacağı filmleri de büyük ölçüde işletmecilerin talepleri belirlerdi. İzleyicinin nabzını onlar tuttuğu için hangi tür filmin daha çok talep gördüğünü bilir ve o yönde film isterlerdi bizden. Küçük Emrah filminin kapısında kuyruk oluyor diyelim. Ama bir tane film var piyasada. Her şehirde ise en az 2 – 3 tane sinema var. Adam kendisi de Emrah filmi göstermek istiyorsa filmin parasını peşin verir, yeni bir film çektirirdi.” Benzer senaryoda pek çok film olmasının bir sebebi senaristlerin aynı hikâyeyi birden fazla firmaya satması ise bir diğeri de bu, Keskiner’e göre.

 

Senede birkaç yüz filmin çekildiği yıllardan söz ediyoruz. Bu yoğunluğun kendi içinde bir rekabeti de getirceği ilk tahminler arasında. Aynı sokaklarda faaliyet gösteren pek çok yapım şirketi var ancak Erman Han’daki yakınlığın benzerinin yaşandığı ikinci bir adresi hatırlamıyor kimse. Acar, Er, Sinefilm, Melek, Aslan, Özer, Umut ve Erman Film bir arada. Senaryo, yönetmen, oyuncu sayısı sınırlı! Her biri en iyisini yapmaya şartlanmış film yapımcıları o şartlar altında ne tür gerilimler yaşıyor acaba?

 

“Ayak denen bir sistem vardı. Piyasanın en güçlü yapım şirketleri sinema işletmecileriyle anlaşır, her biri 5 ya da 6 film çeker ve senenin 36 haftasını kendi filmleri için kapatırdı.” diye anlatıyor Abdurrahman Keskiner. “İyi yönetmenler, oyuncular onlarla çalışmayı tercih ederlerdi. Biz, ikinci grup diyebileceğim firmalara ise yazlık sinemalar, izleyicinin az olduğu saat ve dönemlerle ikinci sınıf oyuncu ve yönetmenler kalırdı. Onlarla aramızda bir rekabet olması söz konusu değildi.”

Hürrem Erman

Zaman zaman problemler de yaşanıyor elbette. Ancak profesyonellik sınırları aşılmıyor, işle arkadaşlık birbirine karıştırılmıyor anlatılanlara göre. Hürrem Erman ile Vedat Türkali arasında yaşanan gerginlik bunun örneklerinden sadece biri. “70’li yıllarda ailece Bodrum’a gittik, geziyoruz. Karşıdan Vedat Türkali geliyor eşiyle. Sohbet ederken babama ne yaptığını sordu. O da Kuşadası’nda bir çekim olduğunu, oradan döndüğümüzü söyledi. Konudan da biraz söz etti. Vedat Bey bir anda sinirlendi, küfretmeye başladı. Kime kızdığını anlayamadık tabii. Meğer bir yerde bu konuyu anlatmış. Dedim ya çat kapı geliyorlar, her konudan sohbet ediliyor. Kafamda şöyle bir şey var diye anlatıyor adamlar. Vedat Bey de anlatmış, bize getiren senarist de kendine göre ayarlamış o hikâyeyi. Sonra Vedat Bey, ­o filmi çekti diye Erman filmi mahkemeye verdi. Normalde Erman Filmin de senaristi mahkeme vermesi gerekirmiş. Ama Şeref Bey’den duyduğuma göre babam Vedat Bey’in tazminatını ödeyip konuyu kapatmış.”

 

Türk sinemasının unutulmazları arasına giren pek çok isim, o yıllarda gazete ve dergilerin düzenlediği yarışmalar sayesinde giriyor sektöre. Mühim yapımcıların jüride görev aldığı bu yarışmalarda kazananlara film yapma garantisi de veriliyor. Ve finaller yapım firmalarının ofislerinde düzenleniyor. Erman Film’in bürosunda ya da Acar Film’de düzenlenen yarışmalara Erman Han ev sahipliği yapıyor.  Pek çok oyuncu çıkıyor bu yarışmalardan. Şeref Gür, Tarık Akan’ın birinci olduğu oylamayı hatırlıyor söz gelimi; “Eleme, Acar Film’de yapılıyordu. Finale 10 kız, 10 erkek kalmış. Herkesin bir favorisi var. Mesela Ajda Pekkan’ın birinci seçildiği sene Hürrem Bey Hülya Koçyiğit’i seçmişti. İkinci olduğu halde biz Hülya ile film yaptık. Ajda’yla da çalıştık tabii ama tercih Hülya’dan yanaydı. O yarışmada da ben Tarık’ı destekliyorum. Nasıl zayıf, ip ince sivri bir genç. Basketçi mi seçiyoruz diyorlar bana. Atatürk’ün manevi kızı Ülkü’nün oğlu da var yarışmacılar arasında. Diğerleri onu seçmek istiyor. O çocuğu da tanıyorum, Kadıköy’de aynı apartmanda oturuyoruz. Bu işe hiç uygun değil. Dedim ki ‘Finalist kızlara kimi tercih ettiklerini soralım!’ ‘Kaç oy alırsa kazanmış sayacağız?’ dediler. 6 – 7. Teklifimi uyguladılar, 10 kız da Tarık dedi.’

 

Çekimlerde 100 İSO film kullanılıyor. Gün ışığına ihtiyaç var haliyle. Bu yüzden dış çekimler için yaz günleri tercih ediliyor. Minibüsler Han’ın karşısındaki kahvehanenin önüne sıralanıyor. Tüm ekip ve malzeme bir minibüse konuluyor ve yola çıkılıyor.

 

Hala Abdurrahman Keskiner’le çalışan Gül Hanım, Umut filmin Erman Han’daki bürosunda büyümüş. Koridorlarda koştururken Yeşilçam’ın Türkiye’ye mal ettiği isimler girer çıkar, onu kucağına alır severmiş. Cüneyt Arkın’ı sık ziyaretlerinden, Tarık Akan’ı yakışıklılığından hatırlıyor. Zaman geçip ortam ve Beyoğlu değiştikçe o günlerin farkını anlamaya başlıyor Gül Hanım. “Bizim için sıradandı o günlerde yaşananlar. Ama bugün düşündüğümde sadece handa yaşananlar değil, sokağın ve Beyoğlu’nun genel havası da çok değişti. Herkes geliyordu ofise. Hamal, oyuncu, yoldan geçen sıradan biri... Kapı hep açıktı. İbrahim Tatlıses ilk gördüklerim arasında. Daha yeni başlamıştı film çekmeye. Türkan Şoray’ı da hatırlıyorum. 90’dan sonra artık benim çocukluğumdaki Yeşilçam kalmamıştı. Sokak bitmişti.”

 

O günlerin hatırasını diri tutmaya çalışıyor sanki han hala. Girişteki ışıklı panoda eski günlerin anısını temsil eden isimler yazıyor yine. Arzu Film, Varlık Film, Şeref Film, Erman Film... Ancak herkes farkında. Ne o eski günler gelecek geriye ne de o insanlar…