Festivale İz Bırakan Filmler
Barış Saydam - Yorum April 15, 2016

Bu yıl gösterilen filmler arasında gelecek vaat eden yönetmenlerin işleri de klişe festival filmleri de ölçüsüz ve fazlasıyla amatör kalan ilk filmler de kendisine yer buldu. Türk sinemasının panoramasını görmek adına faydalı bir seçki olduğunu söyleyebiliriz.

35. İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma bölümünde, bu yıl gösterilen filmler arasında gelecek vaat eden yönetmenlerin işleri de klişe festival filmleri de ölçüsüz ve fazlasıyla amatör kalan ilk filmler de kendisine yer buldu. Türk sinemasının panoramasını görmek adına faydalı bir seçki olduğunu söyleyebiliriz.

 

Benim Kendi Hayatım

Adnan Akdağ’ın ilk uzun metrajlı filmi, ağabeyinin ölümünden sonra babasına bakmak üzere köye gitmek zorunda kalan bir adamın hikâyesini konu alıyor. Akdağ kendi film çekme hikâyesini bir kurmaca filme dönüştürerek gerçeklik ile kurmaca arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Film çekme sürecinde yaşadıklarını anlatmanın yanı sıra, hayatın kurmacayı, kurmacanın da hayatı tamamladığı noktalara dokunuyor. Bu açıdan bakıldığında Akdağ’ın amacı sadece film çekme sürecinin hikâyesini paylaşmak değil; aynı zamanda sinemanın doğası, hikâye anlatma, temsiliyet ve gerçeklik meselelerini de sorgulamak. Film, bütün bunları maalesef başarıyla gerçekleştiremiyor. Süresinin uzunluğu ve ritim sorunu filmin en büyük problemleri. Akdağ’ın yapmaya çalıştığı şey, kendi hayatı üzerine düşünen bir bireyin yaşamıyla paralel bir biçimde sinemanın da üzerine düşünen, kurmacanın gerçeklikle arasındaki ilişkiyi tartışmaya açacak bir yapı ortaya çıkarmak… Benim Kendi Hayatım filmine böylesi bir pencereden baktığımızda cesur bir deneme. Ancak bu deneme katmanlı bir anlatımla meselesini açan, sorgulayan ve düşündüren bir yapıya evrilmediği için sinema okuyan öğrencilerin yaptığı denemeler gibi fazlasıyla çiğ ve öznel kalıyor.

 

Siyah Karga

Tayfur Aydın ilk uzun metrajlı filmi İz’de (Reç), askerin tarumar ettiği bir köyden İstanbul’a göç etmek zorunda bırakılmış bir aileyi merkezine alıyordu. Ailenin en yaşlısı olan ninenin geriye dönüş yolculuğunda çözülen aile üzerinden Türkiye’nin yakın tarihindeki yıkıma da tanıklık ediyorduk. Yönetmenin ikinci filmi Siyah Karga’nın da İz’in bir çeşitlemesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu sefer Fransa’da yaşayan İranlı bir aktris gençliğinde terk ettiği köyüne, Türkiye-İran sınırı üzerinden illegal bir şekilde geçmeye çalışıyor. Aydın, yol/yolculuk teması üzerinden büyük harflerle altını çizmeden devletin ve askerin politikalarının yöre halkı üzerindeki etkisini, aynı kültürel iklimin içinde yaşayan farklı ulustan insanları ayıran sınırları ve geçmişle yüzleşmeyi ele alıyor. Titizlikle hazırlanmış kartpostal estetiğindeki manzara resimleri, belirgin bir ritim algısı oluşturan başarılı kurgusu ve filmin önüne geçmeyen müzikleriyle Siyah Karga, yarışmanın standart üzerine çıkabilen filmlerinden. Tek derdi belki de, fazlasıyla “garantili” bir film oluşu. Festivallerde fazlasıyla izlediğimiz, artistik yanı kuvvetli ama içeriği fazlasıyla hesapladığından ve köşeleri düzleştirildiğinden net bir sözü olmayan, tarafını belli etmemeye gayret gösteren bir yapım.

 

Mavi Bisiklet

Ümit Köreken’in ilk filmi Mavi Bisiklet, babası öldüğü için annesi ve kız kardeşiyle birlikte hayata tutunmaya çalışan ilkokula giden Ali’nin gözünden hikâyesini anlatıyor. Ali bir yandan annesine destek olmak için çalışıyor diğer yandan da okulda âşık olduğu kıza kendisini göstermek için başına olmadık işler açıyor. Yönetmen Ali’nin hikâyesini merkeze alarak onun çevresinde bir dünya yaratırken, bu dünyanın bir türlü derinleşememesi ve filmdeki belirgin ritim ve tempo sorunu Mavi Bisiklet’in en göze batan unsuru. İtalyan Yeni Gerçekçiliği bundan yaklaşık altmış yıl önce bu tür hikâyeleri çok daha estetik ve görsel dilin ötesinde insanın içsel çelişkilerini de ele alarak anlatırken, Türk sinemasında bu tür hikâyelerin hâlâ sinemanın temel unsurlarından yoksun bir biçimde perdeye taşınması üzücü. Mavi Bisiklet bu açıdan değerlendirildiğinde, son dönemde festivallerde sıkça izlediğimiz minimalist filmlerden biri. Evet, meselesini hiçbir biçimde sömürmüyor. Başkarakterini ve ailenin içinde bulunduğu durumu acınası bir şekilde resmederek ondan bir dramaturji yaratmıyor. Ancak sinemanın gereklerini yerine getirerek de hikâyesini aktaramıyor.

 

Rauf

Dünya prömiyerini Berlin’de yapan Rauf, üç çocuğun gözünden Kars’ın bir köyünde yaşananları aktarıyor. Geçtiğimiz yılın başarılı filmlerinden Kar Korsanları’na benzer biçimde hayatı çocukların algıladığı şekilde yansıtmaya çalışan filmde, yanı başlarında bir savaş süren köyde gündelik hayatta yaşananlar yansıtılıyor. Savaş tüm acımasızlığıyla bölgede hüküm sürüyor. Sürekli yeni ölümler, yetiştirilmeye çalışılan tabutlar, mezarlara gömülen genç bedenler, akılları ve yürekleri dağda kalan anneleri görüyoruz. Diğer yandan ise gündelik hayatın ve iklim şartlarının ağırlığına karşın kendi dünyalarında dışarının katı gerçekliğine karşı koyan çocukların masum yaşamlarına ortak oluyoruz. Rauf’un en büyük başarısı, iki yetişkin yönetmenin gözünden bölgenin durumuyla ilgili bir söz söyleme kaygısından uzak, sadece çocukların dünyasından köyde yaşananlara odaklanması. Son derece yalın, samimi ve acısıyla tatlısıyla sahici bir dünya yaratıyor. Film, yetişkinlerin siyah-beyaz dünyasını da çocukların yaşadıkları gri dünyayı da aynı incelikle ekrana taşıyor. Finalinde seyirciyi fazlasıyla ezen abartılı bölüm haricinde, Rauf yılın en güçlü filmlerinden biri olmaya aday. Özellikle ilk film ve seyirci ödülleri için de ismi rahatlıkla anılabilir.

 

Toz Bezi

İki gündelikçi kadının hikâyesine odaklanan Toz Bezi, temelde İstanbul’a göç eden Kürtlerin kentin çeperlerinde tutunma çabasını konu alıyor. Biri kendi karakterinden ödün vererek kente tutunmayı başarmış, ancak gündeliğe gittiği ev sahiplerinin yaşadıkları yerlerde bir hayat kurmaya çabalayan bir kadın, diğeri ise kente yeni gelmiş ve çocuğuyla birlikte ayakta kalma mücadelesi veren bir kadının hikâyesi… Toz Bezi, geçtiğimiz sene izlediğimiz Nefesim Kesilene Kadar, daha önceki senelerde izlediğimiz Zerre ve hatta gündelik hayatın içine sirayet eden faşizmi, sınıfsal çatışmayı ve beyaz Türklerin bilinçdışını yansıtan Çoğunluk ile pek çok açıdan benzerliği olan, aynı yolda ilerleyen bir çalışma. Minimalist bir üslupla çok fazla konuşmayan, göstermeyen; bunun yerine olabildiğince örtük bir anlatım ve çağrışımla meselelerini aktarmaya çalışan, yer yer yarı belgesel bir anlatımla gündelik hayattan bir kesiti yakalamanın peşinde koşan bir sinemanın ürünü. Nefesim Kesilene Kadar’ın fazlasıyla Dardenne Kardeşler etkisinde kalan sinemasına göre daha özgün bir anlatımın peşinde. Ancak yine de bahsi geçen ve yurt dışında da fazlasıyla muadilleri olan “festival filmi” klişelerini aşan, yaratıcı ve güçlü sineması olan bir yapım değil. Ele aldığı konu, bakış açısı ve karakterleri çok değerli olmasına karşın, sinema dili festivaller için bir tür “formül sinemasına” dönüştüğü için beklenilen etkiyi yaratmıyor. Günümüzdeki seyirciler için artık hareketli el kamerası da kesit sineması da etki bırakmaktan uzak. Toz Bezi zayıf bir film değil, ama fazlasıyla formülize…

 

Ana Yurdu

Ana Yurdu kısa süre önce boşanan, işinden istifa edip anneannesinin köy evine dönerek bir roman yazmaya çalışan bir kadın ile onu ziyarete gelen annesinin hikâyesini anlatıyor. Aslına bakılırsa film, 1990’lardan beri Türk sinemasında sıklıkla örneklerini gördüğümüz şehirli alt/orta sınıf erkeklerin varoluşsal bunalımlarını çözmek için taşraya kaçtıkları tipik “taşraya dönüş” filmlerinin bir devamı niteliğinde. Tek bir farkla; bu filmin başrolünde erkekler yok kadınlar var. Ancak Ana Yurdu, taşrada karakterlerin kendileriyle yüzleşmelerinin ötesinde kadın olma durumuyla da ilgili. Kadın olarak şehirde ayakta kalma, özgürce yaşayabilme, yapılan tercihlerin sorumluluklarını üstlenme ve toplumsal cinsiyet rollerinin bilinçaltına işleyen kodları da filmin tartışmaya açtığı meseleler. Ana Yurdu iki kadının hesaplaştıkları bir taşra filmi olmanın ötesinde; kadın olma durumu üzerine de psikanalatik bir yüzleşme seansı gibi… Bireysel hikâyelerin etrafında örülen toplumsal katmanlarla seyirciyi yüzleştirerek başkarakterlerinin yaşadığı psikolojik travmaları da ifşa ediyor. Ana Yurdu, Ulusal Yarışma’nın en büyük favorilerinden biri olmakla beraber, Senem Tüzen gibi geleceği parlak bir kadın yönetmeni de sinemamıza armağan ediyor.

 

Kasap Havası

Çiğdem Sezgin’in ilk uzun metrajlı çalışması, bir ilk filmin tüm dezavantajlarını taşıyor. Tipik bir televizyon dizisi konusuna sahip olan filmin anlatım tercihleri de televizyon dizilerindeki estetiğe uygun bir şekilde ilerliyor. Belki de iyi bir televizyon dizisine malzeme olabilecek kadar çok konu tek bir filme, sinemanın gereklerinden uzak bir şekilde taşınınca, ortaya yer yer arabesk ama çoğunlukla da kitsch bir atmosferde ilerleyen bir pilot bölüm çıkıyor. Birbirinin içine geçmeyen paralel öyküler, karaktere dönüşemeyen tipler, kırık aşklar, yarım kalmış hesaplaşmalar ve tutkularının sürüklediği yitip giden hayatlardan bir sarmal izliyoruz. Çiğdem Sezgin Kasap Havası ile sinema için olmasa da dizi sektörü için gelecek vaat eden bir yönetmen olabileceğini kanıtlıyor.

 

Rüzgârda Salınan Nilüfer

Çoğunluk filminden sonra Türk sinemasının en başarılı genç yönetmenlerinden biri kabul edilen Seren Yüce’nin ikinci filmi büyük bir merak konusuydu. Yüce, Çoğunluk’tan sonra Rüzgârda Salınan Nilüfer filminde de ilk filmindeki anlatım üslubunu koruyor. İstanbul’da lüks bir hayat süren iki ailenin yaşadıkları üzerinden yönetmen burjuva hayatının ikiyüzlülüğünü, bireylerin yalnızlığını, yabancılaşmayı ve gündelik hayata sinen faşizmi aktarıyor. Çoğunluk’ta olduğu gibi yönetmenin yeni filminde de pek çok detay ana temaları ortaya çıkaran yapbozlar gibi filmin yüzeyinde birleştirilmeyi bekliyor. Çiftlerin eşleriyle, çocuklarıyla ve hizmetçiyle kurdukları iletişimdeki efendi-köle ilişkisine dair gözlemler filmin esas meselesini de yavaş yavaş su yüzüne çıkarıyor. Seren Yüce’nin sineması detayların, anların ve küçük değişimlerin büyük resme göndermede bulunduğu, somut şeyler üzerinden soyut bir gerçekliğin oluştuğu bir sinema… Ancak festivalin Uluslararası Yarışma bölümünde gösterilen Aslı Özge’nin Ansızın filmini izledikten sonra, Rüzgârda Salınan Nilüfer’in fazlasıyla dışa kapalı ve temposuz bir şekilde meselesini anlattığını da fark etmemek mümkün değil. Bu tür konuların sadece festivallerde gösterilen “sanat sineması” geleneğiyle değil, aynı zamanda sinema dili üzerine düşünerek seyri ve temposu daha yüksek bir şekilde de anlatılabileceğinin güzel bir örneği Ansızın. Rüzgârda Salınan Nilüfer de zayıf bir film olmamasına karşın, kendisini fazlasıyla kalıpların içerisine hapsediyor ve yurt dışındaki festival fonlarının ürettiği ve neredeyse fordist bir zincire dönüşen tekdüze anlatım kalıplarının ötesine geçemiyor.

Kalandar Soğuğu

Mustafa Kara’nın Kalandar Soğuğu filmi, Karadeniz’in bir köyünde, bir ailenin hayatı çevresinde gündelik olayların konu edildiği iki buçuk saatlik zorlayıcı bir film. Filmin temposu düşük, olay örgüsü çok sınırlı ve neredeyse olay örgüsü anlamında seyircinin seyir zevkini yükseltecek herhangi bir numara yok. Bunları peşinen söylememin nedeni, filmin içerikle ve klasik anlamda hikâye anlatmakla bir derdi olmaması. Kalandar Soğuğu, aslında Türkiye’nin pek çok yerinde doğayla iç içe yaşayan ve hayatını doğayla kurduğu yakın ilişki üzerinden devam ettiren bir ailenin yaşamını şaşırtıcı derecede güçlü bir biçimsellikle anlatıyor. Filmi büyük yapan unsur, Kara’nın karakteriyle doğa arasındaki ilişkiyi üzerine uzun uzun düşünülmüş çerçeveler ve kompozisyonlarla beyazperdeye taşıması. Filmin her karesi neredeyse Alman romantiklerinin resimleri gibi… İnsanın doğa içinde, doğayla birlikte var olan hayatı, modern filmlerdeki doğayı tahakkümü altına alan ve onu dönüştüren insan odaklı bakış açısından oldukça uzakta. Kara, doğayı yaratıcının bir yansıması olarak görüyor ve doğayı da tıpkı insan gibi yaşayan, yeri geldiğinde öfkeli yeri geldiğinde ise bereket sunan bir biçimde yansıtıyor. Filmin finalindeki tercihiyle kaderciliğin altını fazla kalın bir biçimde çizdiğini düşünsem de, biçim ve üslup olarak yarışmanın en iyi filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

Rüzgârın Hatıraları

Özcan Alper yeni filminde, Aram isimli çevirmenlik yapan bir Ermeni ressamın İkinci Dünya Savaşı zamanında siyasi sebeplerle sürgün edilme hikâyesini bir yüzleşme çabası üzerinden kuruyor. Alper’in yapmaya çalıştığı şey, geçmişi yeniden yaratarak tarihyazımına yeni bir çentik atma çabasından uzak. Alper daha çok Felaket’i kavrama ve onunla yüzleşmekle ilgileniyor. Geride kalanların, Felaket’i yaşayan tanıkların psikolojilerini açığa çıkarmaya çalışıyor. Bunun için de İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak 1915’e kadar giden, geriye doğru akan bir tarih aralığı içerisinden hikâyesini anlatıyor. Aram’ın yolculuğunda, Ermeni şair Aram Pehlivanyan’dan Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Walter Benjamin ve Stefan Zweig gibi kendi dönemlerinde benzer sürgün deneyimleri yaşamış ve dönemine tanıklık etmiş önemli isimlere de referans veriliyor. Alper bu isimlere referans vererek Aram’ın travmasını seyircinin anlamasını kolaylaştırırken, öte yanıyla da anlatısını bireysel hafızadan kolektif hafızaya uzanan bir noktaya taşıyor. Filmin görkemli sahneleri, güçlü oyunculukları ve kişisel hafızadan kolektif hafızaya uzanan süreçte bilinçdışına yönelik bir anlatım biçiminin tercih edilmesi Rüzgârın Hatıraları’nı etkileyici kılıyor. Ancak filmdeki dönem atmosferiyle kulübede geçen sahnelerin birbiriyle anlatım olarak tezat oluşturması, geriye yapılan dönüşlerin uzun tutulması ve yönetmenin Aram’ın hikâyesi aracılığıyla kolektif bir tarihin anlatıcılığına soyunması filme zarar veriyor. Film, Gelecek Uzun Sürer’de olduğu gibi kaldırabileceğinden fazla bir yük taşıyor ve bunun altında eziliyor.