Ben, Köyden Gelen Sinemacı
Ayşe Adlı - İnceleme 19 Nisan 2016

Ahmet Uluçay, ilk uzun metraj filmi Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak’ı çekene kadar sadece köyünde ve sinema camiası içindeki küçük bir grup tarafından tanınıyordu. Kısa kabul edilebilecek ömrüne, tek bir uzun metraj film sığdı. Ve Uluçay, bu filmle ismini Türk sinema tarihinin ilk sıralarına yazdırmayı başardı.

Sinema seyircisi, Ahmet Uluçay ismini 2004 yılında çektiği Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmiyle duydu. Oysa Uluçay daha çocukluk yıllarında koymuştu sinemayı hayatının merkezine. Kütahya’nın küçük bir köyünde doğmuş, tüm ömrünü orada geçirmişti. İki kader ortağı dışında kimseyi ikna edemese de içine düşen ateş son nefesine kadar varlığını hissettirmiş, Uluçay film çekmek için yaşamıştı adeta…

 

Tamamı ödüllü 11 kısa filmi ve tek uzun metraj yapımıyla ismini Türk sinema tarihinin üst sıralarına yazdırdı Ahmet Uluçay. Heybesi doluydu, ömrü vefa etse arkası gelecekti filmlerinin. Bu mümkün olmadı ancak Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak iddiasını ispata yetti. Kurduğu sade, samimi ve yerli sinema hayali, bu filmle gerçek oldu. Uluçay, Anadolu’nun hikâyesini yeni bir dille anlatmayı seçmiş ve seyirci ne demek istediğini çok iyi anlamıştı.

 

Barış Saydam’ın Küre Yayınları’ndan çıkan Karanlıkta Işığı Yakalamak, Bir Ahmet Uluçay Derlemesi kitabı, yönetmenin hayal ve düşünce dünyasına doğru bir sefere çıkarıyor okurlarını. Ahmet Uluçay sinemasını anlamak için öncelikle o filmlere imza atan kişiye birkaç adım yaklaşmak gerekiyor zira. Ne yapmıştı Uluçay? Ve bunu neden ve nasıl yapmıştı?.. Saydam kitapta; Uluçay’ın kaleme aldığı yazıları, filmleri hakkında yapılan değerlendirmeleri, kendisiyle yapılmış söyleşileri, hakkında yazılmış eleştiri ve makaleleri ve ardından yazılanları bir araya getiriyor. Bu derleme sayesinde yönetmenin yapmak istedikleri, yaptıkları ve bunların Türk sineması açısından ifade ettiği mana, bütünlüklü bir şekilde gözler önüne seriliyor.

 

Sinemacılar İsrail’in oğullarıdır Uluçay’a göre. İsra’ya çıkmışlardır, gece yolculuğuna… Nasiplerine “Körler ve Filler” hikâyesini oynamak düşmüştür ve bu oyunda ona filin yüreğini kucaklamak düşer. Samimi olmak dışında seçeneği yoktur…

 

Sinema dünyası Ahmet Uluçay adını 90’lı yıllarda çekmeye başladığı kısa filmlerle duyar. İlk filmini çektikten az bir süre sonra, şöhretli meslektaşlarıyla birlikte sinemanın konu edildiği bir televizyon programına davet edilir. Kitapta yer alan ilk yazısını işte o programın ardından kaleme alır. Yusuf Kurçenli’ye hitap ettiği yazı, Antrakt dergisinin Mart 1995 sayısında yayımlanır.

 

Sinema sektörünün köşe başlarını tutmuş isimlerin sebep olduğu hayal kırıklığından söz eder Uluçay, “Sanki Türkiye’de yapılan sinemanın hiçbir yaratıcı, hiçbir dil sorunu yoktu. Devlet yeterince el uzatmıyordu, sorun buydu. Sanki devlet yardım ediverse başyapıtlar arka arkaya sökün edecekti. … Amerikan filmleri anakaraları, okyanusları aşıp gelmiş, Türk sinema salonlarını işgal etmiş, seyircisiyle buluşmuştu. Oysa onlarla aynı coğrafyada yaşıyor, aynı kültürün içinde yoğruluyor, aynı dili konuşuyordunuz. Onlar sizin öz insanlarınızdı. Oysa siz, onlara ışık yılı uzaktınız. Haklıydınız. Çünkü siz, entelektüeldiniz. Kavramların hercümerç olduğu Türkiye’de entelektüel olmak biraz ukalalık, biraz halka tepeden bakmak, biraz da anlaşılmaz olmaktı…”

 

Katıldığı her festivalden ödülle dönen Uluçay ‘köylü yönetmen’ sıfatıyla tanınmaya başlamıştır. Başarısı görmezden gelinemez ancak sektörün ‘monşerleri’ küçümseyici tavrını gizleme gereği de duymaz. Kurçenli’ye hitap ederken bu tavra itiraz etmektedir aslında. “Sayın Kurçenli ben sizin gibi ağzı gümüş kaşıklı doğmadım. Bu toplum bana her yıl bir film yapma olanağı tanımadı sizin gibi. Eğer kazara bu şansa sahip olursam sözlerimin ne anlama geldiğini öğreneceksiniz. Şimdilik “delikli demirin vurmazı olmaz” deyip video çalışıyorum. O güne hazırlıyorum kendimi. Yüreğimin zembereğini kuruyorum. Bu şizofren, bu kapalı devre, bu Altın Portakal jürisi için yapılan sinemaya olan öfkemi bileyliyorum…”

 

“Yazmasam ölürüm” diyen yazarlar gibidir Ahmet Uluçay. O da film yapmasa ölecektir. Zira daha 10’lu yaşlardan itibaren kendini sinemayla ifade etmeyi seçmiştir. “Ben Sayın Kurçenli, antik Yunan’dan beri sinemanın içindeyim… Olympos’ta tanrıların ışığını çalan küçük bir Prometheus’tum.”

 

Köy, dezavantaj olmaktan çıkıp sunduğu imkân(sızlık)larla avantaja dönüşür Uluçay’ın dünyasında. Elektrik yoktur o yıllarda. Gaz lambası vardır. Ve gölgeler hayal gücü sınır tanımayan bu çocuğun tek oyuncağıdır. Köy duvarları ise gölgelerin oynaştığı mistik, fantastik bir sinema… Sabah gazetesine verdiği bir röportajda; “İstanbul’da sinema yapmak gibi bir endişe taşımıyorum.” der. “Şehirde yaşasaydım belki de sinemam bu kadar dış etkilerden korunmuş, bu kadar kendine has olmazdı.”

 

Sinema bir sanattır ve sanatın vasata asla tahammülü yoktur. Bu şuurla imza atar tüm işlerine. Ve samimiyeti asla karşılıksız kalmaz… 2002 yılında, Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak tamamlanıp hayalleri gerçek olduktan sonra, Bilim ve Sanat Vakfı’nda katıldığı bir söyleşide neden sinema yaptığını şu sözlerle anlatır; “Şu ânı bir daha geri döndüremeyeceğiz, geçip gidecek. Bu, benim için inanılmaz bir kayıp. Fakat insan olarak o kadar aciziz ki… Her şey gidiyor ve geriye dönmüyor. Bir takım sevdiklerimiz ölüyor, zaman akıyor, dünya akıyor ve hiçbir şey geri dönmüyor… Acaba onları bir şekilde böyle konserve yapabilir miyiz? Ben çocukluğuna ağlayan birisiyim hala. Kendimi hem zamansal hem de mekânsal gurbette hissediyorum.”

 

2009 yılında sona erer bu gurbeti. Hayata karşı kırgındır. Ancak geride ispat edilmiş bir iddia ve tamamlanmış bir dava bırakmıştır. Karanlıkta Işığı Yakalamak, vazifesini hakkıyla yerine getirdiğine dair şahitlikler olarak da kabul edilebilir…

 

Karanlıkta Işığı Yakalamak

Derleyen: Barış Saydam

Küre Yayınları

208 sayfa