Ayşecik
İsmet Yenisey - Söyleşi 23 Nisan 2016

Küçük Zeynep’i yakından tanımayanlar filmdeki konuşmalarını ve davranışlarını beş yaşındaki bu çocuğa yakıştırmaz ve fazla ciddi bulurlar. Fakat, onu tanıdıktan sonra bu fikirlerini değiştireceklerdir.

Artist, 1960

Türk beyaz perdesi “Ayşecik” filmiyle yepyeni bir yıldız kazanmış oldu. Boyuna ve yaşına göre filmde gösterdiği harikulade başarı ile haklı bir şöhret ve alaka topladı. Ablaları ve Ağabeyleri onun bu muvaffakiyetini hem kıskanıyor ve hem de onu takdir etmekten kendilerini alamıyorlar. Küçük Zeynep’i (Değirmencioğlu)  yakından tanımayanlar filmdeki konuşmalarını ve davranışlarını beş yaşındaki bu çocuğa yakıştırmaz ve fazla ciddi bulurlar. Fakat, onu tanıdıktan sonra bu fikirlerini değiştireceklerdir. İşte onunla arkadaşımız İsmet Yenisey’in yapmış olduğu röportaj, Size küçük Zeynep’in bir harika çocuk olduğunu gösterecektir.

-Buyurun efendim, hoşgeldiniz. Ben de sizi bekliyordum. Size babamı tanıtayım. Hamdi Değirmencioğlu... Olmaz vallahi, şuraya oturun, şu koltuğa... Daha rahat edersiniz...

-Teşekkür ederim Ayşe.. Pardon Zeynep...

-Yooo, Ayşe de diyebilirsiniz bana. Bu isim de hoşuma gidiyor benim. Hem biliyor musunuz, sokakta görenler de Ayşe diye çağırıyor artık beni.

Bu sırada, unutulmaz Ayşecik filminin kahramanı Zeynep Demircioğlu’nun babası söze karışmıştı:

-Sizi bir yerden tanıyor gibiyim İsmet Bey dedi. Durun, durun, geçen haftaki Akademi balosunda siz de vardınız galiba. Cazın solundaki sütunun yanında oturuyordunuz. Öyle değil mi?

-Evet Hamdi Bey, demek...

-Efendim, babam çok zekidir. Her şey aklında kalır. Bakın sizi de nasıl hatırladı.

Bu sözleri söyleyen küçük Zeynep’e:

-Peki Zeynep, dedim. Ya sen? Sen hatırlamaz mısın?

Bacak bacak üstüne atarak oturduğu divanda biraz toparlandı ve kıkır kıkır güldü:

-Tabii ben de hatırlarım. Ama bir insanın kendi kendini methetmesi yakışık almaz da.

-Şimdiye kadar kaç filmde oynadın Zeynep?

Bu suali Zeynep’in babası cevaplandırdı.

-Altı filmde oynadı Zeynep. Papatya, Duvaklı Göl, Funda, Ölümden de Acı, Ömrüm Böyle Geçti ve nihayet Ayşecik.

-Ayşecik filminin senaryosu da sizin değil mi Hamdi Bey?

-Evet. Konservatuardaki hocalığımızdan kalan zamanı senaryo hazırlamaya ayırıyorum.

-Ayşecik filmine ait, senaryo ile ilgili bir tenkit noktası var Hamdi Bey. Ayşe’nin bazı sözlerini ve davranışlarını beş yaşındaki çocuğa yakıştıramayıp fazla ciddi bulanlar var.

-Seyircinin böyle bir kanaate varması mümkündür. Fakat Zeynep’i tanıdıktan sonra bu kanaatin yanlış olduğu meydana çıkar. Zira ben Ayşecik filminde daha ziyade Zeynep’i, onun sözlerini ve davranışlarını işledim. Meselâ bir gün Zeynep boynuma sarıldı, burnumu yakaladı ve “Baba şunu bil ki, bir gün sana burunsuz Hamdi diyecekler. Çünkü ben bu burunu yiyeceğim.” dedi. Filmde de aynı muhavere kulak üzerine geçer, “Bir gün bir kulak hâdisesi olacak, sana keçi kız değil, kulaksız kız diyecekler.” denir.

Filmde Ayşe, annesinin süslenmesine takılır, “Babam gelecek diye süsleniyorsun değil mi? Hıh... der. Zeynep’in evdeki davranışı da hemen hemen aynıdır. Gece odasına gidip yatmasını isteyen annesine döner ve “Kıskanç kadın, yine beni kıskandın. Babamla baş başa kalmak için yatağa gönderiyorsun değil mi? diye söylenir. Filmin senaristi olarak şunu belirtmek istiyorum ki, perdedeki hayalî Ayşe, hayattaki Zeynep’in hemen hemen kopyasıdır. Bu bakımdan...

Zeynep nihayet dayanamamış, babasının sözünü kesmişti. Yarı ciddi, yarı alaylı:

-Oh, oh, maşallah babacığım, dedi, bakıyorum röportaj benimle değil, seninle yapılıyor. Çok iyi vallahi. Benim yüzümden sen de röportaja giriyorsun...

-Fakat Zeynep...

-Yok canım, bir şey dediğim yok. Fakat müsaade etseniz de biraz da ben anlatsam. (Bana dönerek) Babamın dedikleri cidden doğrudur efendim.. Meselâ bir gececik olsun babamla beraber yatmak istesem, kıskanır annem. Hemen itiraz eder ve razı olmaz... Niye işaret ediyorsun anneciğim?.. Doğruyu söylemiyor muyum?..

-Fakat kızım...

-Haydi haydi, anlaşıldı. Sen de babam gibi röportaja girmek istiyorsun öyleyse. Konuş istersen... Konuşmayacak mısın?.. Nasıl isterseniz. Ben anlatmaya devam edeyim mi? İsterseniz siz sual sorun da ben cevap vereyim.

-Peki Zeynep. Filmde seyircinin işittiği ses senin sesin değil galiba.. Niye dublajı sen yapmadın?

-Dublaj mı?.. Uvvvv... O iş zor işte..

-Niye Zeynep?

— Düşünün bir kere.. Ufacık, karanlık bir oda. Karşıda bir perde. İçerisi tıklım tıklım dolu. Bir âlem yani sizin anlayacağınız. Bir defa gittim, sıkıntıdan patlıyordum vallahi. Buram buram terledim. Kimler yoktu ki, kimler. Herkes dolmuş içeri. Muzaffer Aslan'ın karısı bile oradaydı. Ama yanlış anlamayın ha... Onu çok severim ben. Beni kucağına alır, sever. Evimize gelir, sokağa çıkarır. Ne diyorduk? Vallahi çekilir iş değil dublaj. Filmdeki Ayşe’yi de bu yüzden başkası seslendirdi.

-Mahallede arkadaşların var mı Zeynep?

-Var tabii. Cancan, Sabahat, İnci, Semra.

-Sık sık görüşüp oynar mısınız?

-Vallahi pek sık sayılmaz. Sebebine gelince, biz de artık kendi aramızda ziyaret günü yapıyoruz. Mesela her onbeş günde bir pazarları benim günüm.. Öbür arkadaşların da günleri var.. Fakat bakın, hava da ne berbat değil mi? Halbuki yarın Cancan’ın günü. Evi de yakın değil ki kızın? İnşallah yağmur diner de giderim. Yarın kısmet olur da gidersem, beni gelin yapacaklar orada... Damat mı? Canım sizin de sorduğunuz şeye bakın. Sahiden gelin olmuyorum ya. Yalancıktan gelin işte. Oyun bu. Damadı, büyüyünce düşünürüz. Günlerce masallar hikâyeler anlatırım onlara.

Hay Allah iyiliğimi versin benim. Çocukların yemek saati geçti konuşurken. Bir dakika lütfen. Odama gidip getireyim. İşte efendim, bu ikisi benim çocuğum. Birinin adı Yaprak, diğerininki Çiçek. Yaprak daha büyük tabii. Usludur o. Fakat Çiçek çok yaramazdır. Zırlayıp durur. Babası burada olsa korkup dırlanmayı keser ama, yok işte. Kim mi? Efendim babaları... Neredeydi... Şey Akademide Müdürdür babası Çiçeğin. Tabii şimdi dairede iş zamanı. Akşama gelir ancak. Fakat bir şey söyleyeyim mi size, Çiçek de tıpkı benim gibi kıskançtır ha. Annesini kıskanmadan yapamaz.        

İşte yemekleri de bitti çocukların. Gelin size odamı göstereyim şimdi. Hayır babacığım, rica ederim gelmeyin siz... İşte efendim. Bu esansım, düğüne filân giderken sürerim. Bu bileziğim, bu küpelerim. Bir dakika takayım. Nasıl, yakışıyor mu bana küpeler?

Teşekkür ederim beğendiğiniz için. .Kitaplarım da var ama, vakit bulup okuyamıyorum ki. Daha ziyade resim yapıyorum. Kuru boyalarım var, şu kitaptaki resimleri boyuyorum.

Size bir şey sorsam. Bizim kıza, Çiçeğe bir jüpon dikmek istiyorum.. Acaba ne renk diksem dersiniz? Beyaz mı, pembe mi?.. Fakat pembe çocuğa gitmez değil mi?.. Ben de beyaz yapıveririm canım. Şöyle kat kat, kabarık bir jüpon. Bakın şurası da benim gardrobum. Elbiselerim de işte bunlar. Sizi sıkmıyorum ya. İsterseniz içeriye gidelim mi yine.

En çok hangi yemeği mi seviyorum. Söyleyeyim. Kıymalı mercimeğe bayılırım. Babam da çok sever. Zaten ben neyi seversem, babam da onu sever.

-Kızım, yanlış söylüyorsun galiba.. Baban neyi severse, sen de onu sevmiyor musun.?

-Aman anne, öyle değil işte. Ben neyi seversem, babam da onu sever. Yoksa yine bir kıskançlık mı çıkacak ortaya? Kusura bakmayın efendim.Yine bir karışıklık oldu röportajda. Başka ne mi istiyorum? Güzel bir evimiz olsun istiyorum. Ama şöyle genişçe, bahçeli bir ev. Bir de otomobil. Şoför otomobili kullanır, ben ön tarafa otururum, babamla annem de arka tarafa. Ama, evlenince durum değişir haa... O zaman biz arkada otururuz, babamla annem de önde şoförün yanında. Maamafih babam o zamana kadar direksiyon öğrenir, arabayı o kullanır ve onlar da ön tarafta sıkışmazlar.

Film çevirmeye de devam edeceğim şüphesiz.. Fakat okula başlayınca ikisini bir arada yürütmek niyetindeyim. Okumadan olmaz ki. Cahil kalır insan sonra. Cahil, kültürsüz bir kızı kim beğenip alır ki...

Bir de ne hoşuma gidiyor biliyor musunuz? Sokakta beni annemin yanında görünce hemen etrafımı çeviriyorlar ve “Ayşecik, Ayşecik” diye bağırıyorlar. Güzel bir şey değil mi bu? Gerçi ben de onlar gibi, hatta onlardan daha küçük bir kızım ama, ne de olsa daha çok tanınıyorum tabii. Bazen etrafımı iyice çevirip yolumu kesiyorlar. “Ben de sizin gibi bir kardeşim işte. Sevginize teşekkürler. Artık bırakın da gideyim” diye yalvarıyorum.. Fakat yine de dinlemiyorlar ve Ayşecik Ayşecik diye tutturuyorlar.

Ayşecik filminden kazandığım para mı? İşte bu bahiste söz babamın efendim. Para işlerine babam karışır. Sorun, o cevap versin size...

Ve nihayet, Hamdi Değirmencioğlu konuşmaya fırsat bulabiliyor:

-Ayşecik filmini çevirmezden önce. Film şirketiyle üç film için anlaşma yapmıştık. Şirket her film için yedi bin lira ödeyecekti. Ayşecik filminin, Avare dahil Türkiye’deki film hasılat rekorunu kırması üzerine, şirket ikramiye olarak on bin lira daha vereceğini söyledi. Fakat henüz bu parayı alamadık. Anlaşmaya dahil diğer iki filmden biri için de elli bin lira teklif ettiler. Biz, bozulduğu takdirde yüz bin lira tazminat ödemeyi gerektiren üç filmlik anlaşmanın yeni bir şekle sokulmasını şirketten istedik. İkinci filme elli bin lira teklif ettiler. Biz, bozulduğu takdirde yüz bin lira tazminat ödemeyi gerektiren üç filmlik anlaşmanın yeni bir şekle sokulmasını şirketten istedik. İkinci filme elli bin lira ödedikleri takdirde, üçüncü film angajmanının kaldırılmasını ileri sürdük. Halen müzakere halindeyiz. Bu arada başka şirketlerden de teklifler var. Herhalde iyi bir neticeye varacağımızı sanıyoruz. Türkiye film hasılat rekoru kıran Ayşecik filmiyle azımsanmayacak bir kâr sağlayan şirket idarecilerini gerekli anlayışı göstereceğinden eminim.

Beşiktaş Vade Çeşmesi civarında ahşap bir evde oturan ve İstanbul Konservatuarı’nda öğretmenlik yaparak mütevazi bir hayat yaşayan Hamdi Değirmencioğlu, gerek beş yaşındaki harika kızı Zeynep’in film yıldızlığı, gerekse kendi senaryo yazarlığı konusunda iyimserdi, ümitvardı ki, bunda yüzde yüz haklıydı. Değirmencioğlu ailesinin hayat akışındaki hızlı gelişmenin kısa zamanda gerçekleşeceği muhakkaktı. Baba-kız buna fazlasıyla lâyıktı.

Ve bu suretle, röportajımızı da tamamlamış oluyorduk. Artık gidebilirdik.

-Çok teşekkür ederim Zeynep, dedim. Müsaade edersen gidelim. Seni çok yorduk...

-Yoooo, bu olmaz işte..

-Niye Zeynep?

-İki saattir siz röportaj yaptınız. Şimdi rolleri değişelim. Biraz da ben size sorayım. Verin lütfen o kalem kâğıdı bana. Geçin şu divana. Ben de şu sizin oturduğunuz koltuğa yerleşeyim.. Şimdi ben gazeteciyim. Siz cevap vereceksiniz bana. Okuyup yazma bilmediğime bakmayın ama. Kâğıda bir şeyler karalarım. Matbaadakiler anlar ne demek istediğimi... Başlayalım mi?..

Kaç yıldır gazetecilik yapıyorsunuz?.. Ooooo. Epey eskiymişsiniz öyleyse. Hiç hapse girdiniz mi? Niye ama?... Neyse, şeytan kulağına kurşun. Siz de girmeyiverin. Kaç çocuğunuz var? Tek mi?.. Fakat Sevgin de hoşuma gitti benim... Müsaade ederseniz onunla da arkadaşlık edelim...

Çeyrek saat sonra Zeynep de röportajını tamamlamış ve bize izin çıkmıştı.

Vedalaştık.

Ayşecik filminin kahramanı, yanımda bulunca kızım Sevgin‘e el sallayarak:

Uzatma Sevginciğim emi? diye sesleniyordu. Bu pazar değil, gelecek pazara günüm benim. Günümde mutlaka bekliyorum seni. Biraz dertleşir, dedikodu yaparız, olmaz mı?

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.