Beyaz Perdenin Mugannisi Münir Nurettin
Ayşe Adlı - Makale April 27, 2016

Münir Nurettin Selçuk, Cumhuriyet’in ilk yıllarında unutulmaya terk edilmiş Türk Müziği’ne yeni bir üslup kazandırır. Ancak Üstad’ın Türk sinemasının ilk örneklerinde de emek sahibi olduğu pek bilinmez. Münir Bey, rol aldığı her filmde, adeta mini bir konser zevki yaşatmaktadır seyircisine…

Tarih, 22 Şubat 1930. Yer, Beyoğlu. Sonradan sırasıyla Ses, Dormen ve Orta Oyuncular Tiyatrosu olacak Fransız Tiyatrosu. İstanbullular tarihî bir âna şahitlik etmek için yerlerini almış. Tamburi Cemil Bey’in başlattığı biletli konser geleneğinden sonra ilk kez bir ses sanatkârı solo konser verecek. İzleyiciler nefesini tutmuş, Fransa’daki eğitiminden yeni dönmüş Münir Bey’in sahneye çıkmasını bekliyor. Arkasında dönemin en meşhur sazları var; tamburda Mes’ud Cemil, kemençede Ruşen Kam, kemanda Nubar Tekyay, kanunda Artaki Candan, piyanoda Vasiliyef…[1]

 

Münir Nurettin Selçuk, 1981’deki vefatına kadar ve hatta sonrasında da sahibi olacağı ‘Türk Müziğini Ayağa Kaldıran Adam’ sıfatını o gün o sahnede alıyor. Türk halkı o büyük sesi sadece sahnede görmekle yetinmeyecek bundan sonra. Bin 500 civarında taş plağı, radyo kayıtları, konserleri ve elbette rol aldığı, şarkılarını seslendirdiği sinema filmleri bu teveccühün neticesi.

 

Modernleşme hareketleriyle birlikte yerleşen komplekslerden biri de Türk musikisinin şarklı ve ‘demode’ olduğu fikriydi. Evlerde dinlenen müzik de, merak salınan enstrümanlar da batılılaşmıştı. İşte böyle bir dönemde dünyaya gelmişti Münir Bey. 1900’lerin başlarında annesinin piyano, babasının tambur çaldığı bir evde büyüdü. Musikiye merakı küçük yaşlarda kendini göstermişti. Sînekemanî Nûri Bey aracılığı ile Kadıköy’de Dârülfeyz-i Mûsikī Cemiyeti’ne girdi. Sahneyle de orada tanıştı. Dr. Osman Şevki’nin naklettiğine göre Selçuk’un kabiliyeti daha o yıllarda, 10’lu yaşlarındayken fark edilmeye başlanmıştı. “Münir daha çocuk yaşında iken sesinin dinlenmesinden zevk duyulan büyük bir insandı. Hançeresinin dokusu en ince ve pürüzsüz ipeklerden vücut bulmuştu… Konser heyetinin ön sırasında, sağ başta oturan bu delikanlı, yalnız başına İsmail Dede’nin Rast Kâr-ı Nev’ini okudu. Henüz erkekleşmiş fakat kartlaşmamış bir ses ‘gözümde daim…’ diye okumaya başladığı vakit, o dakikaya kadar çehresinde normal olarak görülen çizgiler değişmedi, çehre kırışmadı, üst oktava çıkmak için kendini zorlamadı. Bu zorlanmayan hançere, değişmemiş bir bahar tabiatının nefis renklerini kucak kucak etrafa ulaştırıyordu. Hududu oktav ile çizilmiş insan sesinin bütün perdelerini aynı rahatlıkla dolaşıyordu.”[2]

 

Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru müzisyen arkadaşları ve bazı hocalarıyla birlikte kuruluşunda vazife aldığı Şark Mûsikisi Cemiyeti’nde hânende olarak adını duyurmaya başladı. Divan-ı Hümayun muavini, Darülfünun İlahiyat Fakültesi Fars Edebiyatı müderrisi ve Kadıköy Sultanisi Fransızca muallimi baba Mehmed Avni Nureddin Bey, Münir’in müzikle ilgilenmesine karşı değildi. Ancak esas olarak ziraat tahsil etmesini istiyordu. Bu sebeple Selçuk, Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci yılında babasının isteğiyle ziraat tahsili için Macaristan’a gitti.

 

Yıllar sonra, 8 Temmuz 1959 tarihli Radyo Haftası dergisine o günleri şöyle anlatıyor Münir Bey: “Hayatımda başka hiçbir meslek seçmeyi aklıma getirmedim. Düşününüz, beni Macaristan’a ziraat tahsiline göndermişlerdi. Bu tahsilde iken Türk musikisi yüzünden kitabın kapağını açmadım.”[3] Bu kararlılığı ailesi tarafından da görülmüş olacak ki, 8 ay sonra yine gittiği gibi trenle İstanbul’a geri döndü.

 

Hocası Zekâidedezâde Ahmed Irsoy’un delaletiyle Dârülelhân’a alınan Münir Bey’in hayatında artık müzik dışında bir şey olmayacağı kesinleşmişti. İlerleyen yıllarda Muzıka-i Hümâyun’da üçüncü sınıf mülâzım-ı sânî ve müezzin-i şehriyârî olarak görürüz Selçuk’u.

 

Cumhuriyet’in ilânının ardından Muzıka-i Hümâyun kadroları Ankara’ya nakledilir. Münir Nurettin Selçuk, burada Riyâset-i Cumhur İncesaz Heyeti kadrosunda mülâzım-ı evvel olur. Atatürk’le ilişkisi de o yıllarda başlar. Sanatının zirvesindedir. Yüksek kalitede bir dinleyici kitlesi vardır. Yakın arkadaşları Refik Fersan ve Hafız Yaşar Okur’la birlikte pek çok seyahatinde de Paşa’ya eşlik etmektedirler. Bu prestije rağmen Münir Bey, 1926’da Mustafa Kemal’den izin alarak heyetten ayrılır ve İstanbul’a döner. Müzik hayatının en parlak dönemi bundan sonra başlayacaktır.

 

Sahibinin Sesi firmasının ortaklarından Kanuni Artaki Candan, Selçuk’a taş plak doldurmak istemektedir. İlk anlaşmanın ardından yine aynı firmanın sağladığı imkânlarla müzik tahsili için Paris’e gider. 1929’da geri döndüğünde Münir Bey’in icrası da, sahne üzerindeki duruşu da değişmiştir. İlk konserinin devamı gelir. Doldurduğu plaklar şöhretini İstanbul sınırları dışına taşımaktadır.

 

Sinema kültürünün yeni yeni yerleştiği o yıllarda sektör batı filmleriyle ayakta durmaktadır. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması işleri zora sokmuştur. Bu mahrumiyet Türk seyircisini Mısır filmleriyle tanıştırır. “Avrupa’dan film gelmesi zorlaşmış, gelen filmler Mısır yoluyla getirilmek zorunda kalınmış ve Mısır bu durumdan yararlanarak kendi filmlerini de Türkiye’de daha geniş ölçüde seyrettirme olanağı bulmuştur. Böylece Mısır filmleri Anadolu’da popüler hale gelmiş ve Türk yapımcılar bunları taklide başlamıştır.”[4]

 

Münir Bey’in sinema dünyası ile ilişkisi de bu yıllarda başlar. Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün Mısır filmlerinin müziklerinin Arapça söylenmesini yasaklaması, Türkiye’de film musikisi adaptasyonu sanayisinin doğmasına sebep olur. Ülkenin en meşhur ses sanatkârları, Mısır filmlerinde şarkı ve gazel okumaya başlamıştır. “Meşhur Hafız Burhan Aşkın Gözyaşları’nın Türkçeye çevrilmiş güftesini plağa okudu; ki bu plak Türkiye’de en fazla satılan plaklardan birisi oldu. Arapça yasağının ardından Mısır filmlerinin 1948’de yasaklanmasına kadar Türkiye’de 130 Mısır filmi oynatıldı. … Bu filmler, Türkçe dublajlı olarak Saadettin Kaynak’ın besteleri, Münir Nurettin Selçuk’un ve Müzeyyen Senar’ın sesleri ile seyirci tarafından tutulur hale getirilmiştir.”[5]

 

1930’lu, 40’lı yıllarda sinema seyircisi zevkle dinlediği sesleri filmlerde duymaya alışmıştı. Bu şartlar, Muhsin Ertuğrul’un öncülüğünde ilk örneklerini veren yerli sinemacılara yeni bir fırsat sunuyordu. “Bir süre sonra seyirciler, Arapça şarkılardan çok Türk bestecilerinin yaptığı filmleri tutunca işletmeci ve yapımcılar bu besteci ve ses sanatçılarımıza hiçbir artistik koşul aramaksızın filmler yaptılar. Örneğin, Münir Nurettin Selçuk, Perihan Altındağ Sözeri, Suzan Yakar Rutkay gibi sanatçıların oynadığı filmler böyleydi. Seyirci oyun aramıyordu, bu değerli ses sanatçılarını görmekten ve dinlemekten mutlu oluyordu.”[6]

 

Muhsin Ertuğrul imzalı 1939 yapımı Allah’ın Cenneti, Münir Bey’in ilk oyunculuk tecrübesiydi. Âlim Şerif Onaran’a göre o vakitler Türkiye’nin bir numaralı sesi olan Münir Nurettin’i filmde oynatmak düşüncesi ticaret bakımından tutarlı bir düşünceydi. Ancak bir sorun vardı; “… Münir Nurettin sesinin güzelliğine rağmen rol yapma yeteneği olmayan bir sanatçıydı. Yardımcı olarak Feriha Tevfik, Behzat Butak, Halide Pişkin ve Hazım Körmükçü’nün desteği sağlandıysa da film başarılı bir çıkış sayılmadı.”[7]

 

İzleyici; Feriha Tevfik’in güzelliği, Boğaziçi’nin perdeye yansıyan aksi ve Münir Bey’in sesinin oluşturduğu bütünlükten memnun olacak ki, Allah’ın Cenneti, kısa sürede aranan filmler arasına girmişti. “Nitekim Münir Nurettin şarkı söylemeye başlayınca filmin sinema açısından yetersizliği kayboluyor, bunun yerini bir konser salonunda dinlenen büyük bir ses sanatçısının musiki dünyası alıyordu.”[8]

 

Gerçekten bir konser edasında geçen filmde Münir Bey; Sadettin Kaynak ve Vecdi Bingöl ikilisinin eseri olan Aşkın Istırabı, Aşkın İnleyişi, Aşkın Sesi, Deli Gönül ve Saçlarıma Ak Düştü gibi şarkıların yanında Akşam Yine Gölgen, Yine Kalbim Coşar Ağlar Bu Gece’yi ve Yürü Leyla ki Ben Mevla’yı Buldum gazelini okuyordu.  

 

Necdet Mahfi Ayral çalışma notlarında bu şarkıların geçtiği sahnelerde Selçuk’a eşlik eden sazları sıralarken Artaki Candan, Nubar, Fevzi, Selahattin (Pınar), Muhittin ve Sadık’ın isimlerini sıralıyor. Ayrıca yukarıda saydığımız şarkılara ilaveler de yapıyor. Notlara göre Münir Nurettin diğer parçaların yanında, Kalmadı Sabra Mecalim Bak Ne Perişan Halim, Dertliyim Ruhuma Hicranı Sardım da Yine şarkılarını da okuyor aynı filmde.[9]

 

Allah’ın Cenneti Türk sineması açısından pek de olumlu bulunmayan bir başlangıç olarak kabul ediliyor. Nijat Özön Türk Sineması Tarihi kitabında bu genel kabulü şu sözlerle ifade ediyor; “Nitekim bu filmden sonra diğer yapımcılar, Malatyalı Fahri, Adnan Pekak, Zeki Müren, Nuri Sesigüzel, Yıldıray Çınar; daha sonra: Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses gibi erkek şarkıcılar da deneyecek, bunların birkaçı dışında çoğunun çevirdiği filmler, sanat değeri taşımaktan uzak olacaktır.”[10]

 

Münir Nurettin Selçuk, Allah’ın Cenneti’nin ardından Kahveci Güzeli, Hasret, Çoban Kızı, Yavru Kuş, Seven Ne Yapmaz ve Üçüncü Selim’in Gözdesi filmlerinde rol alır. Bu yapımların ortak özelliği bol müzikli olmalarıdır. Senaryolar adeta Münir Bey’e şarkı okutmak için yazılmıştır. Onaran’ın aktardığına göre Kahveci Güzeli’nde söylediği, Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber, Aşığım Baharın Yeşil Gözüne, Zeynebim Uçtu Gitti, Garibiz Gurbet Bize Artık Bir Sıla Oldu, Çoban Kızı ve Yâd Eller Aldı Beni şarkıları filmin ağırlığını gideriyordu.[11]

 

Yine o yıllarda Osman Nihad’ın sorularına cevap veren Münir Nurettin, Üçüncü Selim’in Gözdesi filminde canlandırdığı Sadullah Ağa’ya dair sorularına şöyle cevap veriyordu:

 

“- Sadullah Ağa'nın devrine ait hangi eserleri seçtiniz?

Üçüncü Selim'in Mihriban ile olan muaşakasına ait ve filme uygun eserleri seçtim. Üçüncü Selim'in huzurunda “Suzidilara” besteyi söyleyecekler, Tamburi İshak Efendi'nin peşrevi, yine huzurda çalınacak, ne bileyim ben, Sadullah Ağa'nın Mihriban için bestelediği “Bülbül-i dil, ey gül-i rana senindir, sen benim” ile yine Mihriban için bestelediği “Nideyim sahn-ı çemen seyrini, cananım yok” gibi şarkılar mevzua göre yerlerine konacak... Bundan başka yine o stilde ve o devire ait bazı saz eserleri ve korolar da yapıyorum, yani garp ve şark musikisi karışık bir şekilde başlıyor ve sonunda şark musikisi ile bitiyor. Bu filmde orkestrasyon da yapacağız, öyle ümit ediyorum ki, filmi önümüzdeki kış sezonunda görebileceksiniz.”[12]

 

Selçuk, çok da ısınmadığı oyunculuğu 1950’lerin başlarında bırakır. Artık tek gündemi müzik çalışmaları ve konserler olacaktır. 1954’te İstanbul Belediye Konservatuvarı İcra Heyeti Şefliği’ne getirilir ve 1976’da emekli olana kadar burada görev yapar. Heyetin Şan Sineması’nda on beş günde bir pazar sabahları verdiği konserler İstanbul Radyosu’ndan naklen yayımlanmaktadır.

 

Sahneye 1915’te çıkan sanatçı, sanat hayatında 60 yılı geride bıraktıktan sonra, 1976’da Şan Sineması’nda son bir konser verdikten sonra köşesine çekilme kararı alır. Hayatının son yıllarında Gayrettepe’den Nişantaşı’nda yaşayan kızı Meral’in yanına taşınır ve vefatına kadar orada sakin bir hayat sürer. ‘Kafasının içinde yine melodiler uçmaktadır.’ Ancak onları kâğıda aktaracak mecali kalmamıştır.

 

28 Nisan 1981 tarihli gazeteler ‘Üstad’ın aramızdan ayrıldığı haberi ile çıkar. Hürriyet Gazetesi ‘Musikimizin Üstad’ı Öldü’ başlığıyla duyurur vefat haberini. Sanatçı arkadaşlarının Münir Bey’le ilgili görüşleri de eklenmiştir habere.

 

Zeki Müren, “En büyük o idi!” derken Necmi Rıza Ahıskan’ın “Türk Sanat Musikisinin ilk ve son hatibiydi!” sözleri aktarılır. Behiye Aksoy şaşkındır: “İnanmam ve onu ömrümce unutamam!”[13]

 

Burhan Felek 1 Mayıs 1981’de Münir Nurettin’in sanatkâr kimliğini değerlendiren bir yazı yazar. “Münir Nurettin’i kaybettik” başlıklı yazısında şöyle demektedir; “Bildiğimiz kadarı ile Münir Nurettin’in sanat âlemindeki en büyük sevabı sanatı birçoklarının yaptığı gibi gazino ve barların günahkâr zevkine feda etmemiş olmasıdır. Elbette ona da kim bilir ne büyük paralar teklif edildiyse de o bunu kabul etmemiştir. Onun sanat büyüklüklerinin bir şahikası da bu olmuş ve daima kendisini bu dumanlı zevk dünyasının dışında ve üstünde tutmayı bilmiştir.”[14]

 

Münir Nurettin, 27 Nisan 1981’de sesini bu gök kubbenin altında dalgalanmaya bırakarak vefat etmiştir…

 

 

Münir Nurettin Selçuk'un filmler için bestelediği eserleri dinlemek için tıklayınız:

Allah’ın Cenneti filmi için bestelenen Deli Gönül Gezer Gezer Gelirsin

Kahveci Güzeli filmi için bestelenen Yâd Eller Aldı Beni

Kahveci Güzeli filminden Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber Dilber

 

 

Kaynakça:

 

Kulin, Ayşe. Bir Tatlı Huzur. İstanbul: Everest Yayınları, 2005.

 

Onaran, Prof. Dr. Âlim Şerif. Muhsin Ertuğrul Sineması. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981.

 

Erdoğan, İrfan - Solmaz, Pınar Beşevli. Sinema ve Müzik. Ankara: Erk Yayın Dağıtım, 2005.

 

Özcan, Nuri. İslam Ansiklopedisi Online. “Selçuk Münir Nurettin”, http://www.tdvislamansiklopedisi.org/dia/pdf/c32/c320006.pdf (eriş. tar. 31 Mart, 2016).

 

[1] Ayşe Kulin, Bir Tatlı Huzur. İstanbul: Everest Yayınları, 2005, s. 4.

[2] a.g.e., s. 15.

[3] a.g.e., s. 15.

[4] İrfan Erdoğan - Pınar Beşevli Solmaz, Sinema ve Müzik. Ankara: Erk Yayın Dağıtım, 2005, s. 108.

[5] Erdoğan-Beşevli Solmaz, a.g.e., s. 109.

[6] Erdoğan-Beşevli Solmaz, a.g.e., s. 109.

[7] Alim Şerif Onaran, Muhsin Ertuğrul Sineması. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 258.

[8] Onaran, a.g.e., s. 259.

[9] Onaran, a.g.e., s. 259.

[10] Onaran, a.g.e., s. 259.

[11] Onaran, a.g.e., s. 285.

[12] Osman Nihad, “Münir Nurettin Selçuk'un hayatı, besteleri ve seslendirdiği eserler”, 31 Temmuz, 2011, http://www.turksanatmuzigi.org/sanatcilarimiz/bestekarlarimiz/munir-nurettin-selcuk (eriş. tar. 31 Mart, 2016).

[13] “Musikimizin üstadı öldü”, Hürriyet Gazetesi, 28 Nisan, 1981,

http://gecmisgazete.com/haber/munir-nurettin-selcuk-u-kaybettik?page=18 (eriş.tar. 31 Mart, 2016).

 

[14] Burhan Felek, “Mürin Nurettin’i Kaybettik”, Milliyet Gazetesi, 1 Mayıs, 1981, http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11498/17750/001511123006.pdf?sequence=1 (eriş. tar. 31 Mart, 2016)