Türk Sinemasının Altmışıncı Yılı ve İlk Türk Filmini Çeviren Fuat Uzkınay
Onat Kutlar - İnceleme 04 Mayıs 2016

1966’da bu filmin kopyasını Ordu Film Merkezi’nin arşivlerinde günlerce aradık, bulamadık. Birkaç yıl sonra, Merkez’den filmin bulunduğu bildirildi. Gerçekten de üzerinde “Ayastefanos…” yazılı bir kutu bulunmuştu...

Milliyet Sanat, sayı 106, 1984

Yeryüzünde gelişen sanatların, teknik buluşların öncüleri gelişmenin hızından ötürü kısa zamanda unutulurlar. Çok kimse Elizabeth Taylor’ın, Brigitte Bardot’un bütün özelliklerini, nelere meraklı olduklarını pek iyi bilir de, bizim bu hanımlara ilgi duymamızı mümkün kılan tek aracın, yani şu “sinema” denilen buluşun sahipleri hakkında hemen hiç bir bilgiye sahip değildir. Az sayıda insan Lumière biraderlerden söz açıldığını duymuştur. Edison’un sinemacılığını, Emile Reynaud’yu, Emile Cohl’ü hatırlayan ise hemen hemen yoktur.

Geçen yıl Paris’te, Fransız Sinematek’inin Courcelles sokağındaki merkezinde garip aletlerin silinmesi, parlatılması ile uğraşan çeşitli ırklardan insanlar görmüştüm. Şimdi Langlois’nın değerli yardımcılarından biri olan eski Türk Sinematek’i program yönetmeni arkadaşım Jak Şalom kısaca açıkladı: Daguerre koleksiyonundan kırk parça makine. Yani fotoğraf makinesinin mucidi olan ünlü Daguerre’in ilk fotoğrafları çekebilmek için yaptığı, denediği garip aletlerdi bunlar. Daguerre’in ailesi, yüz yıl sonra Fransız Sinematek’inin düzenlediği Sinema Müzesi’ne armağan etmişti. Eski gemici edevatını, anamın ceviz kutularını, kahve değirmenlerini anımsatan bir sürü ilginç kahverengi tahtalı, siyah ya da beyaz madeni parçalı, zincirli, kollu oyuncak. Bazılarının ne işe yaradığını, nasıl çalıştığını uzmanlar bile kestiremiyorlar. Bu gereçleri ilgi ve merakla incelerken, biri geçmişten o günlere, öbürü ise günümüzden gene o yıllara yönelen iki görüntü oluştu kafamda. İlkin, bir işi yoktan var edenlerin, önlerindeki karanlık bilmeceyi çözmek için nasıl insanüstü sabır ve direnç gösterdiklerini düşündüm. Sonra da, henüz Hititler kadar eski olmayan, burnumuzun dibindeki şu yüz yıllık olayın ayrıntılarını nasıl olup da böylesine arkeolojik araştırmalara konu yapacak kadar unuttuğumuzu...

On beş yıldan beri duyarım Fuat Uzkınay adını ve ilgilenirim bu adla. 14 kasım 1914 günü Sacha-Messter Gesselchaft'm teknisyenlerinden birkaç saat içinde alıcının nasıl kullanıldığını öğrenip, sinema tarihine ilk Türk filmini “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”nı armağan eden genç adam gerçek bir büyücü idi benim için. Biri yakınım, biri de dostum olan ve her ikisi de Fuat Bey’le çalışmış bulunan Şemsettin ve Sabahattin Beylerden dinlediğim ilk anılar on beş yıl öncesine uzanır. Daha sonraları Nijat Özön’ün değerli tarih kitabında verdiği bilgileri okudum. Kızı Sn. Mualla Tüzel’le, yardımcısı Gafur Bey’le, Nusret Albay’la konuştum. Ve sekiz yıl önce, Türk sinemasıyla ilgilenmediği belirli bir kasıtla sürekli tekrarlanan Sinematek’imizin girişimi ile Uzkınay’ın filmleri ilk kez toplu biçimde kamuoyu önüne çıkarıldığında, günlerce karanlık kurgu odasında bu değerli öncü ile baş başa kalma olanağını buldum. Başta Nijat Özön’ün bilgi ve yardımları ile Feyzi Tuna, Aziz Albek, Altan Yalçın ve ben, Ordu Foto Film Merkezi'nin arşivlerinden kurgusuz olarak bulduğumuz film parçalarını bir araya getirerek “Binnaz”ı, “Mürebbiye”yi yeniden günışığına çıkardık. Şimdi, öyle sanıyorum ki Türk Sinemasının 60. yıldönümünü kutladığımız bu kasım ayında, çoğumuzun her yıl seyrettikleri Atatürk filmlerinin temel malzemesini sağlamış bulunan, tarihi belgelerin öncüsü ve sinemamızın kurucusu Uzkınay'ı Sanat Dergisi okurlarına tanıtmak, hatırlatmak bir görevdir.

Fuat Beyin kişiliği üstüne yapılan araştırmalar, tıpkı Daguerre ya da Reynaud’da olduğu gibi arkeolojik çabalardır. 1956 yılında ölen, yaptığı işlerin üstünden henüz ancak yarım yüzyıl geçmiş bulunan bu sinemacı hakkında ne yazık ki pek az bilgimiz var. Tilgen ve Çalapalta’nın şöyle bir dokundukları Fuat Uzkınay konusunda ilk kapsamlı araştırmayı 1970 yılında Sinematek Yayınları arasında çıkan kitabı ile Nijat Özön yaptı. Erman Şener’in Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız konusundaki incelemesi bir yana bırakılırsa Özön’ün kitabı tek kaynak olarak elimizdedir. Bu yazıyı hazırlarken geniş ölçüde Özön’ün kitabından bir de Sinematek’in arşivinde bulunan Uzkınay belgelerinden yararlandım.

Ali Fuat Uzkınay, 1888 yılında Üsküdar 'da doğdu. İstanbul Sultanisini bitirdikten sonra Dâr-ül-fünun’un fizik-kimya bölümüne girdi. Burada öğrencilik yaparken bir yandan da hayatını kazanmak için “Numune-i Terakki” idadisinde ve İstanbul Sultanisinde mudilik ve dahiliye müdürlüğü yapmaya başladı. Üniversitedeki fizik dersleri dolayısıyla, o yıllarda sinema tarihimizin ilginç kişiliklerinden Sigmund Weinberg’in başlattığı sinema gösterisi ile ilgilenmiş, Weinberg’ten göstericinin nasıl çalıştığını öğrenmişti. 1910 yılında İstanbul Sultanisi'nde, orada öğretmenlik yapmakta olan Şakir (Seden) Bey’le birlikte film gösterileri düzenledi. Daha sonra Şakir ve Kemal Seden Beyleri bir sinema salonu yapmaya ikna eden Fuat Bey, Sirkeci’deki Ali Efendi Sineması’nın (1914) açılmasına önayak oldu. Ancak aynı yıl Birinci Dünya Savaşı’nın patlaması Fuat Bey’in hayatında bir dönüm noktasını başlattı. Uzkınay 11 ağustosta yedek subay olarak askere alındı. Ve bu olay, aynı zamanda Özön'ün deyimiyle ulusal sinemamızın alınyazısını da belirledi.

11 Kasım 1914’te savaşa giren Osmanlı İmparatorluğu, halkı savaşa alıştırmak için ilk iş olarak Rusların 1876-77 savaşında Ayastefonas’a (Yeşilköy) diktirdiği bir anıtı yıktırmaya karar verdi. Anıtın yıkılacağı önceden bilindiği için hazırlık yapılmış ve olayın filme alınması için de Viyana’dan bir film ortaklığı, Sacha-Messter Gesselschaft ile anlaşmaya varılmıştı. Ancak savaş dolayısıyla galeyana gelen ulusal duygulardan ötürü, filmin çekiminin bir Türk tarafından yapılması isteniyordu. Oysa bu işi bilen hiçbir Türk yoktu. Sonunda yedek subay Fuat Efendi’nin bu iş için biçilmiş kaftan olduğu anlaşıldı. Yabancı firmanın adamları, gösterici konusunda geniş bilgisi olan bu genç teknisyene alıcının nasıl çalıştığını birkaç saatte öğrettiler. Ve ilk Türk sinemacısı Fuat Uzkınay, 14 Kasım 1914 Cumartesi günü 150 metrelik ilk Türk filmini yani “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”nı çekti.

1966’da bu filmin kopyasını Ordu Film Merkezi’nin arşivlerinde günlerce aradık, bulamadık. Birkaç yıl sonra, Merkez’den filmin bulunduğu bildirildi. Gerçekten de üzerinde “Ayastefanos…” yazılı bir kutu bulunmuştu. Ancak kutunun içinden bambaşka bir film çıktı. Uzun sözün kısası, şu anda ilk Türk filminin hiçbir kopyasına sahip değiliz.

Enver Paşa’nın Alman ordusunda etkili sinema çalışmalarının yapıldığını görmesi ve aynı türden bir merkezin Osmanlı ordusunda da kurulmasını emredişi, Uzkınay’ın sinemacılık yaşantısının devamını sağladı. Kurulan “Merkez Ordu Sinema Dairesi” (MOSD) da Weinberg’in yardımcılığına Fuat Bey atandı. Bu merkezde, bugün her biri paha biçilmez birer tarihi belge niteliğinde olan “Alman İmparatorunun Dersaadete Gelişi”, “Sultan Reşat’ın Cenaze Merasimi”, “Vahidettin’in Kılıç Alayı” gibi filmler çekildi. Mutlu bir rastlantı sonucu bütün bu filmler bugün elimizdedir. Daha sonra kurulan Malul Gaziler Cemiyeti’nin film merkezinde çalışmalarını sürdüren Uzkınay, Halide Edib’in ünlü konuşmasını yaptığı “Sultanahmet’te İzmir İçin Miting”i, “Fatih’te İzmir İçin Miting”i filme aldığı gibi ilk konulu Türk filmleri arasında yer alan “Binnaz” ve “Mürebbiye”nin görüntü yönetmenliğini de yaptı.

Binnaz bir yana ama, “Mürebbiye”, gerek filme alınışındaki amaç, gerekse görüntü kalitesi bakımından sinemacılarımızın bugün bile alacakları derslerle doludur. Bilindiği gibi Hüseyin Rahmi’nin ahlaksız bir Fransız yosmasını konu edinen bu eseri konusundaki gülünç öğelerin yanı sıra, işgal yıllarında bir başka direniş anlamı da taşımaktaydı. Filmin yönetmeni Ahmet Fehim Efendi ile Fuat Bey, romandan çıkarılan oyunun başarısı kadar bu direniş yönünü de göz önünde tutmuşlar, Fransız kadının kişiliğinde işgalcileri yermişlerdir. Mürebbiye, bu bakımdan sinema tarihimizin sansüre uğrayan ilk filmi olmak “şerefini” de elde etmiştir. Ve de işgalciler tarafından...

Daha sonraki yıllar, Şadi Fikret Bey'in yönetmenliğinde “Bican Efendi” serisinden güldürüleri filme alan Fuat Uzkınay, Fazlı Necip Bey’le tasarladığı bazı filmler gerçekleşmeyince, Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularında kurulan “Ordu Film Çekme Merkezi”ne geçti. Kurtuluş savaşımızla ilgili en önemli belgeleri içeren “İzmir Zaferi” (İstiklal) filmini bu dönemde yaptı. Daha sonra Kemal Film adına yaptığı “Zafer Yolları” filmi de gene Kurtuluş Savaşımızı işliyordu.

Bu büyük öncü, Cumhuriyet dönemindeki yaşantısını bütünüyle Ordu Foto Film Merkezi’ne adadı. 1924’ten emekliye ayrıldığı 1953 yılına kadar Merkezin Laboratuvar Grup Amirliği görevini yürüttü. 1956 yılında İstanbul'da öldüğünde ardında yakın tarihimizin ve sinemamızın unutulmaz belgelerini bırakmış bir kurtuluş ve sinema savaşçısı idi.

Şimdi Fuat Bey için de çift yönlü iki görüntü var kafamda: Yüzyılın başında dünyanın bile uygulamakta güçlük çektiği yepyeni bir teknik alanda, el ve kafa yordamıyla aydınlığı bulmaya çalışan genç adamın olağanüstü direnci, ve bugün onu hatırlamakta, eserlerini değerlendirmekte gösterdiğimiz korkunç kayıtsızlık.

Yaşayan sanatçıları ne çabuk yüzyıl başından kalma tozlu bir Pathé makinesi haline getirip bir köşeye atıveriyoruz...

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.