1950’lerden Bir Yönetmen Sırrı Gültekin
Agâh Özgüç - İnceleme 01 Haziran 2016

Ne ilginçtir ki Gültekin, siyah-beyaz döneminde çektiği filmleri, bazı değişikliklerle renkli döneme geçtiğinde yenilemiş, yani aynı konuların ikinci versiyonlarını üşenmeden gerçekleştirmiştir. Öncekilerle yeniler arasındaki fark, kuşkusuz renkli ve teknik kalitelerinin biraz daha düzgünce oluşudur.

Antrakt, sayı 13, 1992

“Önce subay, sonra da kimyager olmayı düşlüyordum. Ama Cronin’in ‘Şahika’ adlı romanını okuyunca bu kez de fikrimi değiştirip doktor olmaya karar verdim. Bu sıralarda, yani 1939 yılında Bakırköy Halkevi’nde Temil Kolu’nda çalışmaya başlamadan önce korkunç denebilecek kadar sinema hastalığım vardı. Halkevi’nde çalışmaya başlamam ise bendeki sinema sevgisini iyice kökleştirdi. Halkevi’nin bir oyununda oynadığım sıra temsil kolunda Münir Özkul, Neriman Esen, Kenan Büke gibi o dönemin ünlü sanatçıları vardı. 1941 yılında Eskişehir turnesine çıktık. Bu ara vatani görevimi tamamladıktan sonra 1948 yılında Şehir Tiyatrosu’na girdim. Sinemaya geçişim ise şöyle gelişti:   

Bir yıl sonra Cahide Sonku'nun sahibi olduğu Sonku Film Şirketinin çevirdiği “Vatan ve Namık Kemal” adlı filmde ilk kez asistan olarak görev aldım. Ve “Şafak Sökecek” adlı filmde 60 yaşında, ihtiyar bir fener bekçisi rolüyle oyunculuğa başladım. Şunu da belirtmem gerekir, bu konuda Sami Ayanoğlu’ndan gördüğüm yakınlığı ve yardımlarını hiç bir zaman unutamam. Beni bu aleme sokan Ayanoğlu’dur. Sami Ayanoğlu ile birlikte “Allahaısmarladık” filminin asistanlığını yaparken bu ara Kemal Film şirketine ait “Hrisantos” adlı filmde rol aldım. Ertesi yıl da Kemal Film’le anlaşma yapıp Lütfü Ö. Akad’ın asistanlığını yaptım. Osman Seden gibi bir yapımcı, Lütfü Ö. Akad gibi değerli bir yönetmenle çalışmam benim için elbette büyük bir mutluluktu. İşte 1953 yılında “Öldüren Şehir” ve “Katil” adlı filmlerin asistanlığını yaparken bir rejisörlük teklifi aldım Böylece İyi Film adlı şirketle anlaşıp rejisörlüğe başlamış oldum “Aramızda Yaşayamazsın” ilk yönetmenlik denemem oldu. Bu fırsatı bana veren de şirketin yapımcısı Namık Kılıçoğlu’dur.” 40 yıla yaklaşık bir süreden beri durmadan film çeken Sırrı Gültekin sinema serüvenini böyle sade bir dille ve son derece alçakgönüllü bir tutum içinde anlatıyor. Gerçekte de Gültekin, sinemanın sessiz ve öne çıkmamayı prensip edinen yönetmenlerinden biridir. Bu nedenle de sinema yaşamı boyunca kıyıda köşede kalmayı tercih edip en geçerli dönemlerinde bile çalışmalarını büyük bir sessizlik içinde sürdürmüştür. Gültekin her türlü eleştiriye açıktır, çünkü Türk sinemasında tutturduğu çizginin yönetmenliğini yaptığı filmlerin ve yeteneklerinin hangi sınırda olduğunu herkesten çok kendi bilmektedir. Yaptığı filmler beğenilsin veya beğenilmesin Sırrı Gültekin, bir yönetmen olarak hep bu bilinci taşımıştır

Gültekin'in yönetmenliğini yaptığı ilk film olan “Aramızda Yaşayamazsın”ın konusu yarı casusluk, yarı polisiye bir türün ortak yanlarını içerir. Türkiye'ye ait bazı gizli belgeleri ele geçirmek isteyen vatan hainleriyle, peşlerindeki bir gizli polisin kaçış ve kovalamaca serüveni üzerine kurulu bir filmdir. Bu ilk filminin oyuncuları Reşit Gürzap (Can Gürzap’ın babası), Gülistan Güzey, Neşe Yulaç, Bülent Oran ve Kenan Pars gibi dönemin ün yapmış sanatçılarıdır. Kenan Pars ve Bülent Oran, daha sonraki filmler için de Gültekin'in sürekli çalıştığı oyuncuları oluşturacaktır. Her iki oyuncuyu da sinemaya getiren yine Gültekin’dir. Bu nedenle Sırrı Gültekin’in Yeşilçam’daki bir adı da Osman F. Seden gibi “Yıldız Fabrikatörü”dür.

Şimdi 1953 yılında çekilen “ilk film”i “Aramızda Yaşayamazsın”ın eleştirisine bakalım. Dönemin sinema eleştirmeni Sezai Solelli'nin, “Lüks Koltuktaki Adam” takma adıyla yazdığı yazıdan bir alıntı yapalım. Üstat şunları yazmış:

“Senaryo, bizce en zayıf yerlerinden biri. Kanaatimizce üzerinde hiç kafa yorulmamış bir hikaye. Esasen bu tip, yani casusluk ve polisiye hikayeler yazmak bir hayli zor ve erbabının işidir. Böyle bir hikayede girift vak’alar ve trükler olması ve bunların da yerlerine oturması şarttır. Bu filmde bunların hiç birine rastlayamadık. Diyaloglar ise, siyasi beyanatlar kadar uzun ve parti propagandası edası taşımakta. Bütün hikaye devamınca heyecan veren bir tek sahneye bile rastlayamadık.” (Bkz Yıldız Dergisi S 56,16 Ocak 1954)

Demek ki yazara göre, bir “ilk film denemesi” beraberinde ne kadar acemi bir anlatım biçimi, yani reji hataları getirse de temel başarısızlık, hikayenin kuruluşundan ve senaryodan kaynaklanıyor. Senaryoyu yazan kim? Profesyonel olmayan bir hevaskar, filmin yapımcısı Namık Kılıçoğlu. Sırrı Gültekin, ikinci filmi “Artık Çok Geç”de yine senaryonun kurbanı olmuş. Bu kez de senaryonun yazarı o dönemler için bir amatör, daha sonraki yıllarda yapımcı-yönetmen olarak sinemaya giren Ümit Utku. İsmini yazmayan bir yazar, filmle ilgili tenkidinde şöyle diyor:

“Senaryo basit, buna mukabil diyaloglar güzel işlenmiştir. Rejisör Sırrı Gültekin galiba senaryoyu aynen filme almak istemiş veya istenilmiş. Neticede filmin uzamasına ve sıkıcılığına vesile olmuştur. Filmde öyle pasajlar var ki, bir çok yerli filmlerimizde aynını görmek kabil... Rejisör Sırrı Gültekin, filmin başlangıcındaki sahnelerde kusurlu idi. Birbirine sığınan, tabanca tutmasını bilmeyen polis figüranlar gülünçtü. Buna mukabil filmde yaşatmak istediği tipler üzerinde iyi çalışmış. Koyduğu mizansenlerde muvaffak olmuştur.'” (Bkz.Vizörden Gördüklerım: Yeni Yıldız D., S. 35, 27 Ocak 1956)

İlk filmlerinde dönemin tenkitçilerinden yaptığımız alıntılara göre Gültekin’in talihizliği, yukarıda da belirttiğimiz gibi senaryolara dayanıyor. Gerçekten bu bir “talihsizlik” midir? Ya da Gültekin’in bu konudaki başarı grafiği mı düşük? Yönetmenin usta işi olmasa da, yalnızca profesyonel bakış açıları ağır bassa acaba durum değişecek midir?

Sadık Şendil ve Bülent Oran Devreye Girince...

1957 yılından sonra Sırrı Gültekin'in senaryocuları Sadık Şendil’le Bülent Oran’dır. Her ikisi de profesyonel anlamda senaryocudur. Oran, Gültekin’in aynı zamanda vazgeçemediği oyuncularından biridir. Oyunculuğunun yanısıra asıl katkısı senaryo çalışmalarında olacaktır. Sade, abartısız, kolay anlaşılan, özellikle de halkın nabzına göre şerbet vermesini iyi bilen Bülent Oran, melodramatik ağırlıklı temaları üzerinde çalışmasını sürdürecektir. Örneğin “Dertli Gönül” (1958), kumara düşkün oğluyla, bir yangın sonucu gözleri kör olan bir babanın acılarla dolu öyküsünü sergiler.

Birkaç filmden sonra Gültekin'in uzun süre birlikte çalıştığı senaryocu Sadık Şendil’dir Şendil de dramatik temalar içinde küçük insan tiplerini işleyecektir. Buna karşılık iddialı olmasa da kıvrak bir senaryo anlatımı ve olaylarda gerçeğe biraz daha yatkındır. Sırrı Gültekin'e göre Sadık Şendil senaryocu olarak bir ekoldür. Gerçekten de Şendil, Türk Sinemasında bir “ekol”se bu okulun yetiştirdiği en büyük sinemacı kuşkusuz Ertem Eğilmez’dir. Eğilmez’in filmografyasına baktığımızda Sadık Şendil’le birlikte çalışmaları sonucu ilginç filmler ortaya çıktığını görürüz. Örneğin “Hababam Sınıfı” dizileri ve diğer Kemal Sunal’lı filmler gibi... Ancak Sırrı Gültekin’in yapımcı-yönetmen olarak ekonomik koşulları ve yetenekleri hangi düzeyde olursa olsun, Şendil’in senaryosuyla yola çıktığı çalışmalarında çizgi üstü bir film yakaladığı söylenemez. Kaldı ki elinde Öztürk Serengil gibi Sadık Şendil’in çizdiği küçük insan tiplerine, ironik dünyasına uyan bir oyuncu malzemesi olduğu halde.

1957'de “Kara Günlerim”le Türk Sinemasına Göksel Arsoy gibi bir yıldız, romantik bir jön tipi kazandıran Gültekin'in 1960’lı yıllardan başlayarak sürekli çalıştığı yeni oyuncularından biridir Öztürk Serengil. “Cımbız Ali” (1964), “Cezmi Band 00 7,5” ve “Çulsuz Ali” (1973) bu birlikteliğin popüler güldürüleridir aslında. Özellikle de “Cezmi Band” ünlü James Bond tiplemesinin yerlileştirilmiş kahramanı olarak oldukça ilginçtir.

Şarkıcılar ve Tiyatrocular

Yönetmenin Leyla Sayar, Fatma Girik, Muhterem Nur gibi sinema yıldızlarının yanısıra tiyatro çıkışlı oyuncularla, ünlü şarkıcılarla da sinema yaşamı boyunca çalıştığı gözlenir. Özellikle de birçok filminde şarkıcı-oyuncu kullanmasının gerçek amacı magazinel reklamlara dayalı gibi görünürse de gerçekte onlara yakın ilgi duymasıdır. Ne var ki Sırrı Gültekin'in şarkıcı- oyunculurla yaptığı filmler gazino dünyalarını ya da kulis arkası olaylarını yansıtmaz. Gültekin'in filmlerinde şarkıcılar oynar, ama Adnan Şenses'i şoför (“Avare Şoför” 1963), Gönül Yazar’ı trafikçi (“Trafik Belma” I967), Berkant’ı şöför rollerinde izleriz. Şarkıcılar, yalnızca film afişlerinde gazino sahnelerinde yaptıkları ünlü birer isım olarak kalırlar. Yani Gültekin, bu sanatçıların şarkıcılıklarını yalnızca afişlerde kullanır.

 

Adnan Şenses'ten başlayarak sık sık başrollerde oynattığı Gönül Yazar, Berkant, Tanju Okan, Nuri Sesigüzel, Füsun Önal, Erkan Ocaklı, Serpil Örümcer, Neco, Gülden Karaböcek, Vahdet Vural gibi isim yapmış şarkıcılardır. Ve tiyatro çıkışlı oyuncular konusunda Gültekin şöyle diyor: “Tiyatrocuları tercih etmemin başlıca nedenleri şöyle. Bir kez en başta gelen özellikleri disiplinli oluşlarıdır. Ayrıca oynadıkları tiplerde istediğim başarıyı kolayca sağlayabiliyorlar. Bir de sinematografik yüze sahip olmaları…”

Sırrı Gültekin'in kendi içindeki özelliklerinden biri, kuşkusuz “zamanlama olgusu”nu ticari açıdan sınırlı da olsa iyi değerlendirmesidir. Örneğin seks furyasının ve seks komedilerinin altın çağını yaşadığı dönemlerde Gültekin de ister istemez bu modaya uyup, yine dönemin seks yıldızlarından Arzu Okay’la “Gelinin Ödü Patladı” ve “Şehvet Kurbanı Şevket”, Melek Görgün’le “Hamamcı Şevket”, Feri Cansel’le “Kasımpaşalı Emanuel”, Mualla Omay’la “Kuvvet Macunu” gibi filmler tezgahlar. Ve bu filmlerin erkek oyuncuları da yine seks furyasının egemen olduğu yılların yıldızları, tiyatro sanatçıları Pekcan Koşar, Mete İnselel’dir. Ancak Gültekin'in seks komedileri modasına uyarken, çıplaklığı kendine özgü güldürü öğeleriyle kaynaştırarak aşırılığa kaçmadığı, yani müstehcenliğin tuzağına düşmediği görülür.

En İyi Filmi “Kavgasız Yaşayalım” mı?

40 yıllık bir sinemacı olan Sırrı Gültekin, bu süre içinde video filmleri, belgeseller ve TV için yönettiği diziler hariç 120 sinema filmi çekmiştir. Yönetmenin bu 40 yıllık çalışma süreci siyah-beyazlar ve renkli filmler olmak üzere iki dönemde incelenebilir. Ve ne ilginçtir ki Gültekin, siyah-beyaz döneminde çektiği filmleri, bazı değişikliklerle renkli döneme geçtiğinde yenilemiş, yani aynı konuların ikinci versiyonlarını üşenmeden gerçekleştirmiştir. Öncekilerle yeniler arasındaki fark, kuşkusuz renkli ve teknik kalitelerinin biraz daha düzgünce oluşudur. Bunun dışında öncekilerin tekrarları da Sırrı Gültekin için ciddi bir aşama oluşturmaz. Ve bu nedenle de ünlü yönetmenin filmografisinde yarına kalabilecek bir film yok gibidir. Ya da bize mi öyle geliyor? Bu soruyu Srrı Gültekin’e yönelttiğimizde “sinema yaşamının en iyi filmi” konusunda şu yanıtı alıyoruz:

“Hiçbiri değil. Biraz “Kavgasız Yaşayalım”... En çok iş yapan filmim ise “Cımbız Ali”dir.

Evet. Sırrı Gültekin kendi hakkında ahkam kesmeden en dürüst cevabı veriyor. 1963 yılında çevirdiği “Kavgasız Yaşayalım”ın ilginç bir oyuncu kadrosu var. Safa Önal’ın senaryosunu yazdığı filmin oyuncuları Leyla Sayar, Yılmaz Duru, Mahir Özerdem, Yusuf Sezgin, Suzan Avcı ve Türk Spor tarihinde “panter” adıyla ün yapan milli kaleci Varol Ürkmez’den oluşuyor. Üç ailenin öyküsü üzerine kurulan bir film “Kavgasız Yaşayalım”.

Sırrı Gültekin, sinema ile ilgili düşüncelerini ise şöyle açıklıyor: “Yalın anlatmayı seviyorum. Bugüne dek filmlerimde milliyetçi bir tutumu sürdürdüğümü sanıyorum. Buna karşılık filmlerim mesaj içermez. Mesaj bana daima ters gelmiştir. Ama o tip filmleri yapmak isteyen yapsın… Şunu da ayrıca belirtmek isterim, herkesin ilgiyle izlediği Meksika ve Brezilya dizileri, bizim yıllar önce yaptıklarımızın bir kopyasıdır. Aralarındaki fark yalnızca sınırsız bütçeleri ve kadın oyuncuların büyüleyici cazibeye sahip olmalarıdır. 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.