Genel Görünümüyle Türk Sineması Melodramatik Bir Romandır
Selim İleri - İnceleme June 10, 2016

Saray Sineması’na gidiyorduk, “Üç Arkadaş”ın gelecek programını izliyorduk. Fikret Hakan, Muhterem Nur’un ümitsiz gözyaşları akan görmeyen gözlerine ateşin ışığını tutuyordu ve Muhterem Nur, hep ileriye, hep öteye görmeyen gözleriyle bakıyordu.

Milliyet Sanat, sayı 77, 1983

Hangi film gelmiyor ki aklıma! Hepsi de bir romandı, ama tek bir roman. Usul usul biriktiriyordum o romanın duygulanımını, siyah-beyaz dünyasını.

Atıf Yılmaz, “Bir Şoförün Gizli Defteri”yle çıkageliyor. Bu filmde bütün zamanlarımı altüst eden Çolpan İlhan, bile isteye, kuduz köpeklere verilen zehirden içiyor ve ölümün aşk olduğunu sanki söylüyordu. Eşref Kolçak, onu daha o zamanlardan Balkan Naci İslimyeli’nin çok sevdiğim bir resmindeki gibi kolları arasında taşıyordu.

O kadar etkileyiciydi ki “Zümrüt”, günlerce kendime gelemiyordum. Üstelik Cağaloğlu’nun bütün kitapçı dükkânlarını dolaşıp, İhsan Koza’nın bu içli romanını arıyor ve buluyordum. Ne tuhaf: Kapaktaki genç kadın Çolpan İlhan’ın ta kendisidir! Ama “Zümrüt”, tasarladığım gibi içli bir roman çıkmaz... Orada güzellik, ölüme çağırır. Hatırlayanlar bilir Çolpan İlhan’ın kendisine uzatılan sigaraya bakıp bakıp da, “Yak da ver!” dediğini.

Saray Sineması’na gidiyorduk, “Üç Arkadaş”ın gelecek programını izliyorduk. Fikret Hakan, Muhterem Nur’un ümitsiz gözyaşları akan görmeyen gözlerine ateşin ışığını tutuyordu ve Muhterem Nur, hep ileriye, hep öteye görmeyen gözleriyle bakıyordu. Salih Tozan’ı, Semih Sezerli’yi anımsıyorum.

Canına kıyan Suphi Kaner’i anımsıyorum. Mualla Sürer, Diclehan Baban, Cahide Sonku, Vahi Öz bu romanda rol alıyorlar. Sözgelimi yıllar sonra Diclehan Baban’ın serüvenini Sevda Ferdağ’dan dinleyeceğim: Kötü kalpli milyoner kadını canlandıran bu oyuncu, inci gibi dişlerinden birinin çiklet olduğunu gösterecek. Bizim sinemamızda kötü kalpli milyoner kadınlar işte bu koşullar, bu imkanlar içinde çalışırlardı.

                        

Gerçekçilik Arayışı

Salt sanatından değil, insanlığından da pek çok şey öğrendiğim, Türk sinemasının en büyük ustası Lütfi Ö. Akad, bütün filmleriyle sözkonusu romanın baş köşesindedir. Akad ölçüp biçer, tartar duyarlıkları. Daima fazlalıkları yok etmenin yollarını arar. Yine de bir-iki filmde ipin ucunu kaçırmış, benim istediğim kıvamı bozmamıştır. “Vesikalı Yarim’’, “Seninle Ölmek İstiyorum”, “Kader Böyle İstedi” böylesi filmlerdendir, ilkinde Türkân Şoray, Beyoğlu’nun pavyon ışıklı sokaklarına karışır ve kalbi kırıla kırıla bir hatıra kalır. Yine Lütfi Ö. Akad “Gelin”, “Düğün”, “Dyet” üçlemesiyle gelecekteki Türk sinemasının temelini atmıştır. Onun’ “Kanun Namına” filmiyle başlayan gerçekçilik arayışı, o günden günümüze hiç eksilmeksizin sanatından hiç ödün vermeksizin sürüp gitmiştir. Akad, bir konuşmasında, ben yazamadığım romanları sinemalaştırıyorum gibisinden bir şey söylemişti. Kuşkusuz has bir sinemacının kendine ilişkin alçakgönüllü yorumuydu.

Nasıl bir gerçekçilik aramıştır Türk sineması yazdığı romanda? Akad’ı bir ayrıksı kabul edersek, yeniden Atıf Yılmaz’a, Metin Erksan’a, Halit Refiğ’e dönmek gerekir. 

Atıf Yılmaz’ın melodram dünyası çoğu kez Shakespeare’ce uzantılar içerir. “Erkek Ali”de çok genç bir Sevda Ferdağ, olağanüstü bir kimlik olarak karşımıza çıkar. Simsiyah, vatkalı mantosuyla Urla mezarlıklarında ölürken göbek atan bu genç kadın, aşkla tutkuyu, vahşetle incelmiş sapkıyı iç içe, göz kamaştırıcı biçimde canlandırır. Yönetmen, işin içine cinsel aşk girdi mi, bütün değerlri, savları, yargıları bir yana bırakıp, belki de ilk kez özgün bir bakış açısını yeğler. Sevmek, sanki öldürmektir bu romanda. Atıf Yılmaz’daki duygu fırtınası birbirine karşıt iki yönde eser daima: “Erkek Ali”, “Zulüm”, “Köle” hep ihtirasla vahşetin aşka yansıyışlarıdır, “Utanç” da kuşkusuz; “Ah Güzel İstanbul”, “Kambur” ve “Mine” sevecenliği araştırır...

Metin Erksan, "Acı Hayat”la bu romanın herhalde en etkili sayfalarını kaleme alır. Türkan Şoray, ilk kez bu filmde Türkan Şoray’dır. Zenginlikle lumpenlik, bayağılıkla en ince duyarlık sarmaşır “Acı Hayat” da. Bir günde, bir saniyede bir tayyare, bileti sizi milyoner yapabilir ve geçmişin intikamını alabilirsiniz. Bununla birlikte o öç duygusu, Karacaahmet mezarlığında pişmanlıkla noktalanır. Azgın dalgalar, fırtınalı kumsala Türkan Şoray’ın boyun atkısını ıpıslak bırakmıştır. “Suçlular Aramızda” da asıl bugünün zenginleri ve onların servet sahibi oluşları, yükseliş serüvenleri dile getirilir. Belgin Doruk, sessiz, kırgın bir gözlemcidir. Metin Erksan da küser. “Sevmek Zamanı” bir resme aşık olan adamın hüzün dolu şarkısıdır.

Bu roman, gerçekçiliği yalın gerçekliklerde aramayarak, düşlemi yüksek gerilimli duyarlığı öne çıkartarak gerçekçi olmuştur çoğu kez. Kendine özgü, kendinde başlayıp kendinde biten bir üslubu vardır. Diclehan Baban’ın çikletten inci dişi gibi, oluşum koşulları daima sevgiden kaynaklanan yorumlara muhtaçtır. Türk sinemasının etkileyiciliği, nostaljik yanı da zaten bu yüzdendir. Kısıtlı olanaklar, kısıtlı konular, kısıtlı görüşler ister istemez kısıtlanmış bir dünya yaratır. Roman, sanki çalakalem yazılmıştır. Çalakalem yazılsa da, duyarlığı tartışma götürmez.

Halit Refiğ, Halit Ziya’nın “Aşk-ı Memnu”suyla yetkinliğin doruğuna varır bu arada. Her sahnesi, her planı o kadar göz kamaştırıcı olan bu film, büyük bir romanı Türk okuruna ‘gerçekten’ tanıtır. “Kırık Hayatlar”daki plastik arayış, “Aşk-ı Memnu”da amaçlanan olgunluğa erişmiştir.

Kimileyin de roman sinemacıyı etkiler. İlk gençlik yıllarında “Mai ve Siyah"ı okuduğunu belirten Halit Refiğ, soğuk ve karlı bir şubat gecesinde, bu romanın yoğun etkisiyle sokaklara fırlamış, gözyaşlarını tutamamıştır.

Feyzi Tuna “Kızgın Toprak”la gerçekçilik arayışını köyde şekil arayışına yönlendirir. Etkileyici bir töre öyküsü, şeklin olanaklarıyla bir arada ifade kazanmıştır. Feyzi Tuna da, kentle köy arasında bir gelgite kapılmıştır. Melodrama ille doğalcılığın ipuçlarını eklemlemek ister. Bu filmlerde kadınla erkek uzlaşmaz bir dünyada birbirlerini ararlar ve birbirleri için, dışa vurmayı gururlarına yediremedikleri bir acı çekerler.

Değişen Bakış

Bununla birlikte roman akış değiştirecektir. Zeki Ökten “Çöpçüler Kralı”yla bu gerçeklik arayışı içindeki romanı, bize özgü bir semt duyarlığına çeker. Melodramın yerini baştan sona yerli bir dünya almıştır. Artık düşlemin unutulduğu sezilebilir. Sinemamızın en güzel filmlerinden biri olan “Çöpçüler Kralı” sağduyu eleştirisi, incelikli bildirisi ve duyarlığıyla, hayatımızın sorunlarına sevecenlikle eğilir. Yarı şaka yarı ciddi birçok ast-üst sorunu, yetkecilik, güçler arasındaki dengesizlik bu filmde ele alınır.

Melodramın trajik sayfalarını Ömer Kavur’un o kadar sevdiğim yalnızlık filmi “Yatık Emine”de buluruz. “Yatık Emine” toplumun dışına atılmış insana, toplum içinden yöneltilen kabagücü çok erken bir dönemde saptar. Yalnızlığın bir ölümde direnç olup çıkacağını bu filmde yakalarız. Necla Nazır, Safa Önal'ın “Umut Dünyası”ndaki başarısını “Yatık Emine”de de sürdürür ve duyarlı oyuncu portrelerine bir yenisi eklenecek diye düşünürüz. Tutuk bir filmdir “Yatık Emine” ve Ömer Kavur, bana biraz da Lütfi Ö. Akad’daki gerçekçilik, gerçeklikten bir türlü cayamayış tutkunluğunu çağrıştırır. O kadar ki, birlikte çalıştığımız “Kırık Bir Aşk Hikâyesi”nde de, Muazzez Tahsin Berkant’a ayrılacak sayfaları yönetmen bilinçle karalamıştır.

Erden Kıral’ın “Kanal”ı yüksek bir tepede duran ve uzak yörelere bakarcasma yarım düşünen Tarık Akan'la Meral Orhonsay’la belleklerimizde kalacaktır. Burada insanlar başka bir yarını araştırırlar.

Ali Özgentürk’ün hem “Hazar’ı, hem de “At’ı, sinemamızda benim için duyarlı, ‘yerli’ iki destansı roman olarak belirecektir. “Hazal” töre gerçekliğine alabildiğine insancıl bir görüngeyle eğilir. Birbirlerine ulaşamayan genç kadınlar, çocuklar, sevgililer, bastırılan istekler burada sonsuz uçsuz bucaksız bir yoksulluğun kapkaranlık güneşiyle canlandırılmıştır. Bir kabus yaşanır. O kabus, “At” da durmaksızın çoğalan cenazeleriyle, yaşlı fahişesiyle yoğun etkisini sürdürür. Biri köyün, öteki büyük kentin iki ayrı trajik öyküsü...

Kuşkusuz tümü bu kadar değil. Romancı olmaya çalışan bir insan olarak, yurdumun sinemasına pek çok şey (pek çok duyarlık) borçlandığımın bilincindeyim. Nasıl unutabilirim “Şehirdeki Yabancı”nın aydın sorununu, nasıl unutabilirim “Bitmeyen Yol”da Ayfer Feray’ın bir ayna karşısında “hanımefendinin’ giysileriyle kendine bakışını... Nasıl unutabilirim, adına da hayran olduğum Duygu Sağıroğlu’nun “Ben Öldükçe Yaşarım” yapıtını...

Günlerce Ayşe Şasa’yla konuşuruz. Erdoğan Tokatlı ve Ayşe Şaşa benim için hep ‘ilk’ “Son Kuşlar”dır. 

İşte Gülistan Güzey, gelinliğiyle Karacaahmet’in devrik taşları arasında dolaşır. İşte Nedret Güvenç, bir aynadan Muzaffer Tema’ya bakar, işte Neriman Koksal, lekeli kadının aşk öyküsünü söyler... Sezer Sezin at üstündedir. Çolpan İlhan, Nevzat Pesen’in “İkimize Bir Dünya”sında, sinema kapısında âdeta ölümü bekler. İşte ’Ayşecik’ şu eski İstanbul sokağında keman, klarnet, darbuka çalan küçücük yoksul çocuklarla var olmaya çalışmaktadır.

                           

Melodram Yol Ayrımında

Kim ne derse desin genel görünümüyle Türk sineması melodramatik bir romandır. Asıl nostaljisini de, bir kez daha vurgulamak gerekirse, bu melodramatik yapıda bulmuştur. Kimbilir kaç senaryoya imza atan Bülent Oran’ın şu saptayımını anmadan geçemeyeceğim: Esat Mahmut’un Türkçesine değinen sanatçı, bu yazarımızın “Onu vuracaksın...” yerine, “Bir tabanca kurşunuyla onu vuracaksın...” dediğini belirtmişti. İşte o “bir tabanca kurşunuyla” vurmak pekiştirmesi, hayatımızdan sinemamızın anlatım diline de sıçramıştır. İyi ki de sıçramıştır. Burada, bütün bu romanda melodram, bize özgü gerçeklik arayışını da simgeler.

Abartılar, gözyaşları, hüzünler, Karacaahmet mezarlığı, göbek dansı, hep o “Aşkın Gözyaşları” artığı duyarlık!

Ama “Delikan”da Müjde Ar, bir gecekondu penceresinden fabrika bacalarına bakarak, kendi yalın gençliğine, aşkına da öyle içten ağlar!

Ne tuhaf. Bugün o roman yine akış değiştiriyor. Bir yanda “At”, bir yanda Ahu Tuğba, Banu Alkan, Serpil Çakmaklı... İyi ki “At” ve sanmam ki, bu en yeni, oyuncular, bu en yeni ‘yaygın’ filmler, yarının roman yazmaya çalışacak herhangi bir kişisini etkilesin. Melodram da yol ayrımına gelmiştir.

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.