Bir Roman Kahramanı Olarak Peyami Safa
Ayşe Adlı - Makale June 15, 2016

Peyami Safa her hikâyesinde biraz kendini anlatır. Ancak hiçbirinde Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda olduğu gibi doğrudan karşımıza dikilmez. 1930 yılında kaleme aldığı bu romanı, neredeyse otobiyografiktir. Nejat Saydam’ın 1967’de filme aldığı hikâye, Vefa İdadisi’nde öğrenciyken başlayan hastalığı etrafında gelişmektedir.

Sözde Kızlar, Bir Tereddüdün Romanı, Fatih Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu... Peş peşe sıraladığımız bu kitaplar, ortalama bir okura, Peyami Safa’dan bahis açacağımızı anlatmaya yetmiş olmalı. Yazıldığı yıllardan itibaren çok satmış ve çok okunmuş onlarca esere imza atmıştır Safa. Bu romanlardan bazıları sinema filmlerine, televizyon dizilerine de konu olmuştur. Hikâyelerin tamamında, doğrudan ya da dolaylı olarak, devrin İstanbul’u, son hızla giden bir trenin makas değiştirmesi gibi ani ve keskin medeniyet değiştiren toplumun geçirdiği buhranlar anlatılır. Fonda, dünyanın dört bir tarafından duyulan çatırtılar eşliğinde yerle bir olan cihan imparatorluğundan geriye kalmış bir sefalet manzarası vardır. Umudu yoktur yazarın! Hayat, şehir, ülke... Hangisine baksanız ayrı bir ümitsizlik ve yalnızlık çarpar gözünüze...

 

55 sene önce bu günlerde, 15 Haziran 1961’de vefat eden Peyami Bey’den iyimserlik beklememek gerek belki de. Zira doğduğu günden itibaren hep bir şeyler kaybederek yaşamıştır. İmparatorluk, 19’uncu asır sonlarında başlayan Safa’nın genç bir delikanlı olduğu yıllara kadar hızla küçülerek içine kapanır. Vatan toprakları değildir tek eksilen. Daha çok küçükken İsmail Safa’dan yetim kalan bir çocuktur o: “İki yaşımda iken babam ve kardeşim Sivas’ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fasılayla hem kocasını, hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmağa başladım.  Belki bütün kitaplarımı dolduran ‘bir facia beklemek vehmi’ ve yaklaşan her ayak sesinde tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir.” [1]

 

İsmail Safa Bey’in vefatı üzerine annesi elde kalan eşyalarını orada satarak henüz iki yaşındaki Peyami ve kardeşleriyle İstanbul’a döner. Aile için hayatları boyunca devam edecek maişet kaygısı başlamıştır. Peyami Safa’nın sarf ettiği insanüstü gayret ancak ayakta kalacak kadar güç bulmasına yeter belli ki... Ondan iyimserlik ve mutluluk beklemek halden anlamamak manasına gelmektedir.

                                               Peyami Safa

Peyami Bey’in 45 yıllık yazı hayatında adının yanında tespit edilememiş sayıda müstear isimle 500 civarında kitap yazdığı tahmin edilmektedir. Her hikâyesinde biraz kendini anlatır. Ancak hiçbirinde Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda olduğu gibi doğrudan karşımıza dikilmez. 1930 yılında kaleme aldığı bu yeni romanı, neredeyse otobiyografiktir. Nejat Saydam’ın 1967’de filme aldığı hikâye, Vefa İdadisi’nde öğrenciyken başlayan hastalığı etrafında gelişmektedir.

 

Sağ koluna kemik veremi teşhisi konulduğunda 9 yaşındadır. Romanda hastalık bacağına inmiştir. Kahramanına bir isim vermez Safa. O, hasta bir çocuktur, başka söze gerek kalmamıştır. Nejat Saydam’ın senaryolaştırdığı hikâyede ise Burhan ismiyle (Kartal Tibet) çıkar karşımıza.

 

Peyami Safa hastalığını haşarılığına ve boks merakına bağlamaktadır. ‘Bir Küçük Boksör’ün Hatırası’ başlıklı yazısında rahatsızlanmasına sebep olan olayı da anlatır. İbtidai mektepte ‘Sivrisinek Sultanı’ lakabının da işaret ettiği gibi çelimsiz bir çocuk olmasına rağmen sert yumruklarıyla yaşıtlarını yıldırmayı başarır. Ancak bir gün karşısına iki sınıf yukarıdan Recep adında bir çocuk çıkar. Yıllarını acı içinde geçirmesine sebep gösterdiği bu çocuğu, “Boyu benim kadardı fakat vücudu ağır ve tıkız, adaleleri sert ve sıkı, her zaman öfkeli bir ifade taşıyan yüzü kırmızıydı.”[2] diye anlatır sonraki yıllarda. Recep, kocaman korkunç elleri olan bir Arnavut çocuğudur. Boks kaidelerine aldırmayan Recep’in karşısına Peyami’den başka ‘budala’ çıkmaya cesaret edemez. Sayısız kereler üst üste dayak yediği halde her öğle teneffüsünde Recep’in meydan okumalarına karşılık verir. “Bütün o maçların bana neye mal olduğunu, o tarihten sonra yakalandığım bir mafsal iltihabı üzerine, tam dokuz sene, hastanelerde geçirdiğim ameliyatlardan anladım.”[3]

 

Kendisine en fazla basılan ve en beğenilen eserini yazdırır bu hastalık. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, adını son ameliyatı için yattığı servisten almaktadır. Yazar, hikâyeyi 15 yaşındaki hasta çocuğun 1915 yılında yazdığı hatıra defteri aracılığıyla anlatmaktadır. Roman, 7 Kasım - 10 Aralık 1929 tarihleri arasında, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edildikten sonra 1930’da, Resimli Ay matbaasında basılır.

                         

Hasta çocuk, dizindeki kemik veremi sebebiyle iki kere ameliyat geçirmesine rağmen iyileşememiştir. Doktor, yeni bir ameliyat planlamaktadır. Ancak bacağın kurtarılamama ihtimali vardır. Bir karar vermesi gereken kahramanımız aile dostları olan Paşa’nın Erenköy’deki köşküne sığınır. Aslında Paşa’nın kızı Nüzhet’e kaçmıştır.

 

Romandaki 15 yaşındaki Hasta Çocuk, filmde genç bir adamdır artık. Ve çocukluk arkadaşı Nüzhet’e derin bir aşkla bağlı olduğunu fark etmiştir. Ancak köşkte kaldığı günlerde, kurtulmaya çalıştığı buhran daha da derinleşecektir. Yakışıklı, başarılı ve sağlıklı bir adam olan Dr. Ragıp (Muzaffer Tema) genç kıza (Hülya Koçyiğit) talip olmuştur. Bu sağlıklı, hayat dolu, hareketli insanlar arasında sadece merhamet edilen bir zavallıdır Burhan. Bütün hesaplar aleyhine çıkmaktadır… Aşk acısı hastalığını iyice ağırlaştırır. Nüzhet'le Ragıp evlilik hazırlıkları yaparken o, hastaneye, acılarına geri döner…

 

Eşyalardan daha kıymetsizdir burada. Hastaneyi dışarıdan ayıran o keskin koku ile kuşatılmıştır. Üstelik yalnız da değildir. “Saatlerce bekleyenler var. Fakat buna alışmışlar. Az kımıldanıyorlar, hiç konuşmuyorlar.”[4] Abartısız, samimi bir dil kullanan Safa, okurlarını 1915 senesinde bir hastanenin koridorlarında dolaştırmaktadır. “Dehlizin sonlarında, görünmeden açılıp kapanan bir kapının gıcırtısı. Muşambalara sürünen bir ayak sesi. Köpüklenerek uçan ve uzaklarda kaybolan beyaz bir gömlek; ve, iyod, eter, yağ, ifrazat ve saire kokularından mürekkep, terkibi tamamiyle anlaşılmayan bir hastahane kokusu.”[5]

 

Bir ‘çocuklar hastanesi’dir burası. Çevresi acıyla kıvranan zavallı çocuklarla doludur. “Hasta çocuklar, yanlarında ailelerinden birer büyük insan, ki hastalarından daha endişeli görünüyorlar ve bir anne, pelerini iliklemek bahanesiyle omuzu sarılı çocuğunun sırtını okşuyor. Onu biraz sonra çekeceğe acıya hazırlamak için. … Sıralarda hiç düz oturan yok. Hastalar sarılı bir kol veya bacağın bozduğu muvazene ile hep, amutları kırılmış, yamrıyumru duruyorlar ve büyükler küçüklere doğru eğilmişlerdir.”[6]

Hasta çocuk, böylesine hastalıklı bir ortamda ‘ağaçların bile sıhhatine imrenerek’ yaşamaktadır. Böylesine sefil bir manzara arz eden tek yer hastane değildir üstelik. Şehrin, o şehirde mahalleleri, sokakları dolduran; son nefesini vermek üzere olan yaşlı insanları andıran evlerin de farkı yoktur. Delikanlı çevresine değil de aynaya bakıyordur adeta… “Kenar mahalleler. Birbirine ufûnetli adaleler gibi geçmiş, yaşlanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğrilip büğrülen bu evlerin önünden  her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne doğru eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir; ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum: Ve hepsi, rüzgarlarda sancılaştıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok… çok seviyorum.”[7]

 

Yaşlı ve yalnız annesinin yaşadığı ev de bu manzaranın bir parçasıdır. Hastalığı bir tek Erenköy’deki köşke, Nüzhet’e ve onun çevresindeki insanlara yakıştıramaz yazar… Erenköy’e gitmeden önce kendi fakirhanelerine uğrar. O sayede, kader ortaklığı kurdukları evin neye benzediğini öğreniriz. “Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epeyce durarak etrafıma bakındım. Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizdeki bütün ruhu, kederleri ve neş’esi orada görünür, her günün hâdiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimiz gizli bir işâret ilâve eder. Bu sofa canlıdır. Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur, uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur.”[8]

 

Film tekniğinin imkânları, hikâyeye bu kadar karışmamıza yetmez elbette. Senarist, romanın bütün yükünü hastalık / sağlık mukayesesine yüklemiştir. Üstelik hayata Peyami’den daha da umutsuz bakmaktadır. Zira yazar, romanda aşkını kaybeden hastayı iyi ederek ikinci bir şans, yeni bir umut verirken filmde, bir aşkın üç kişiye mezar olduğuna şahitlik eder izleyici.

 

Peyami Safa, çocukluğunu bir kâbusa çeviren hastalıktan kurtulur. Ancak hastalık ve yoksulluk sebebiyle düzenli bir eğitim alamamıştır. Kısa süren birkaç denemeden sonra hayatını kalemiyle kazanmakta karar kılar. Beşir Ayvazoğlu, Peyami Safa biyografisinde, ünlü yazarı, ‘çok yönlü, çok renkli, 62 yıllık ömrünün kırkbeş yılında sürekli yazmış, sürekli acı çekmiş, sürekli düşünmüş, kavga etmiş bir adam’ olarak tasvir eder. Server Bedii imzasıyla çeşitli aşk ve cinayet romanları, Peyami Safa imzasıyla da edebi romanlar yazmış, üstelik roman tekniğine ciddi yenilikler getirmiştir. Resimden ve müzikten de çok iyi anlayan bir estet ve eleştirmendir Peyami Safa. Aynı zamanda ciddi tezleri olan bir fikir ve dava adamı, üstelik davası için kalemini zaman zaman kılıç gibi kullanan usta bir polemikçi vardır karşımızda. Ve ispirtizma seanslarında ruh çağıran bir medyum... Peyami, gerçekten de hayatı roman olanlardandır Ayvazoğlu’na göre.  

 

1937’de Ayşe Nebahat Hanım’la evlenir Peyami Safa. Bu evlilikten İsmail Merve adındaki oğlu dünyaya gelir. Kendi rahatsızlığından sonra eşinin yatağa mahkûm olmasıyla da başa çıkması gereken Peyami Bey’in son ve en büyük acısı Merve’nin ölümü olur. Erzincan’ın Tercan ilçesinde yedek subay öğretmenlik yapan Merve, 27 Şubat 1961’de vefat eder. Doğu ekspresiyle İstanbul’a getirilen cenaze kalabalık bir katılımla Edirnekapı şehitliğine defnedilir. Nevzat Kösoğlu, Reşat Ekrem Koçu’nun tabutun ardından yürürken yanındakilere, “Çocuklar, mezarlığa sadece Merve’yi değil, Peyami’yi de götürüyoruz!” dediğini nakleder.[9] Gerçekten de bu acının üstesinden gelemez Peyami Safa. Oğlunun vefatından sonra boğazında bir rahatsızlık başlamıştır. Sesi giderek kısılır. 15 Haziran 1961 akşamı, evde bir anda öksürmeye başlar. Boğazından bir miktar kan gelir. Hemen yakın dostu olan Dr. Recep Doksat’a ve Doç. Dr. Ayhan Songar’a haber verilir ancak Peyami Bey onlar gelmeden önce, birkaç dakika içinde ruhunu teslim eder.

 

Kaynakça

 

Safa, Peyami.Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2008.

Ayvazoğlu, Beşir. Peyami. İstanbul: Kapı Yayınları, 2008.

Kösoğlu, Nevzat. Peyami Bey. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2011.

 

[1] Cahit Sıtkı Tarancı’dan aktaran Beşir Ayvazoğlu, Peyami. İstanbul: Kapı Yayınları, 2008, s.33.

[2] Safa’dan aktaran Nevzat Kösoğlu,  Peyami Bey. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2011, s. 34.

[3] a.g.e., s. 34.

[4] Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2008, s. 5.

[5] a.g.e., s. 5.

[6] a.g.e, s. 6.

[7] a.g.e., s. 14.

[8] a.g.e., s. 14.

[9] Nevzat Kösoğlu, Peyami Bey. İstanbul: Ötüken Neşriyat, s. 126.