Birleşen Yollar ve Memleketim’de Doğu-Batı Diyalogları
İhsan Kabil - İnceleme 27 Haziran 2016

Yeşilçam’ın klasik kozmopolit sinema anlayışına karşı çıkan Yücel Çakmaklı, kültürel derinlikten gelen bir hissiyatla ama Yeşilçam konvansiyonlarını da gözeterek çekmeye başladığı filmlerle, Batılılaşma sürecindeki topluma geleneksel yapı üzerinden, altını çok kalın çizmeden eleştirel bir bakış sergilemiştir.

Türk sinemasında yerli çizginin en başta gelen yönetmenlerinden Yücel Çakmaklı’nın, bir yerde Ulusal Sinema’yı bir üst aşamaya taşıdığı, Milli Sinema yaklaşımıyla başlattığı ilk film olan Birleşen Yollar (1970) ve ondan birkaç sene sonra gerçekleştirdiği Memleketim (1974), daha sonra aynı izlekte filmler yapacak olan Mesut Uçakan’ın, duruşu daha belirginleşmiş ve bir tez sineması olarak ortaya çıkan çalışmalarının ilk örnekleri sayılabilir. Yeşilçam’ın klasik kozmopolit sinema anlayışına karşı çıkan Çakmaklı, kültürel derinlikten gelen bir hissiyatla ama Yeşilçam konvansiyonlarını da gözeterek çekmeye başladığı filmlerle, Batılılaşma sürecindeki topluma geleneksel yapı üzerinden, altını çok kalın çizmeden eleştirel bir bakış sergilemiştir. Bu yönelimin ilk ve başat örneği olan Birleşen Yollar, iki farklı hayat tarzı ekseninde kişisel ve toplumsal duruş üzerinden, hayat ve inanç bağlamında sinemamızda ilk ciddi çıkışı yapar. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı adlı romanından Bülent Oran tarafından oluşturulan senaryoda, mütedeyyin bir hayat sürmekte olan üniversite öğrencisi Bilal’le (İzzet Günay), serbest bir hayat tarzı içinde olan yine öğrenci Feyza (Türkan Şoray) arasında gelişen ilişki merkeze alınarak, belli bir gerilim üzerinden hikâye akar. Filmde yeralan kimi diyaloglar, adeta iki kültür anlayışının çatışmasını ortaya dökecek, sosyolojik bir tezin cümleleri kurulacaktır.

Feyza’nın yeni taşındıkları evde kız arkadaşlarına verdiği partide, partiye katılan kızlardan birinin Bilal hakkında yönelttiği, “Fakülteye giden, kültürlü bir insan nasıl sofu olabilir?” şeklindeki merak kipinin yanında, başka bir kızın, “Bu oğlan ninem zamanının çocuğu.” ifadesinde bulunması, filmdeki Doğu-Batı algısına dair sözel anlatımların başlangıcı olacaktır. Burada kızlarla Bilal’le arkadaşlık kuracağı üzerine iddiaya girer Feyza, sonrasında yavaş yavaş gençler yakınlaşmaya başlar. Boğaz’daki bir vapur gezisinde, Rumelihisarı önlerinde aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Bilal: “Ben niçin yabancıyım pek çok şeye, niçin kaçıyorum? Son yılların getirdiği her şeydeki sahtelik, yalan iğrendiriyor beni. Beraber büyüdüğüm kızları, çocukluk arkadaşım olan erkekleri görüyorum, bazen tanıyamıyorum. Kendilerinden olmayan bir hayata, yabancı zevklere kapılıverdi çoğu. Semtini, ilkokulunu, öksüz büyüdüğünü inkar edenlere rastladım. Musikisini, dilini, giyimini küçümseyenleri, ecnebi mecmuasındakilere benzemek için adeta deli olanları gördüm.”

Feyza: “Öbür Feyza’dan bahsediyor gibisiniz.”

Bilal: “Evet. (…) Yıllarca geleneğimden ayrılmamaya, kendi kendimden ayrı düşmemeye çalıştım. Beni üç aylık yetim maaşıyla büyüten beyaz başörtülü anamla övünüyorum. Evimizde hala tülbentli küpten su içiliyor. Anam namaz seccadesinde oruçlu, iftar saatlerini bekliyor hala. Benim hayatımı küçümseyen herkes daha önce bizler gibi yaşarken, şimdi inançsız ve taklitçi olmuşlarsa, onlara acımaktan başka ne gelir elimizden?”

Sonrasında Feyza Bilal’i doğum gününe davet eder ancak delikanlının buna da bir cevabı vardır: “Nedir doğum günü? İçki içerek, bizden olmayan bir müzikle tepinerek ‘Happy birthday to you!’ diye bağırmak. Bizle ne ilgisi var bu özentinin?”

Yine Sultanahmet’te bir buluşmada Bilal, Feyza’ya işlemeli bir başörtüsü hediye eder. Böylesi olumlu bir şekilde ilerleyen ilişki, Feyza’nın kız arkadaşının her şeyi açık etmesiyle bozulur ve yollar ayrılır. Bilal, annesinin uzun zamandır beğendiği mütedeyyin bir kızla evlenir, Feyza ise bayağıdır peşinde olan Selim’le arzu etmediği bir izdivaç yapacaktır. Daha sonra travmaya dönen bu evlilik esnasında Feyza, Bilal’in kendisine hediye ettiği dini kitapları okuyarak hayat tarzının değişmesiyle yüz yüze gelir. Bu esnada evde dadısıyla arasında şöyle bir konuşma geçer: “Bir vakitler hor gördüğüm bu kitaplarda buldum aradığım şeyleri, sorularımın cevaplarını. Fakat suç kimin, söyler misin dadıcığım? Sevap, günah, hayır, şer… Bunlardan annem mi bana bahsetti, babam mı?” Bu arada bir geriye dönüşle Feyza’nın çocukluk günlerine gittiğimizde, dadısı kendisine dinin icaplarını anlatıyorken, babası durumu fark eder ve kızın kafasını hurafelerle dolduruyor gerekçesiyle dadıyı paylar. Feyza’nın sonrasında dini hayatla olan serüveni, Sultanahmet ve Eyüp Sultan camilerindeki mimari ve estetik zevkin doruklarını yaşayan atmosferde devam eder.

                                                 Memkeketim (1974)

Senaryosunu Attila Gökbörü’nün yazdığı Memleketim’de, yurt dışında, Avusturya’da eğitim görürken tanışan ayrı zihniyet dünyasındaki iki Türk gencinin yakınlaşmasının izleğinde farklı diyalog ortamlarında tanıklık ederiz. Bir araştırma için yurt dışına çıkan, Türkiye’de tıp okuyan Mehmet (Tarık Akan), bir parkta hippilerin arasında gördüğü, Viyana’da müzik eğitimi alan Leyla’ya (Filiz Akın) rastlar. Daha sonra Leyla’nın evinde verilen bir partide, Mehmet’le Avusturyalı bir genç arasında şöyle bir konuşmaya rast geliriz:

 

Genç: “Biz tarihin her çağında, ilim ve sanatta Doğu’dan ileride olmuşuzdur. Yoksa mesleğinizin ihtisası için buraya gelmenize lüzum kalmazdı, değil mi?”

Mehmet: İşte ilk yanlışınız: Tarihin her çağında dediniz. Halbuki tıp ilminin ilk temel prensipleri, ilk karantina uygulaması, anestezi esasları hep doğulu alimlerce bulunmuştur. Mesela Türk alimi İbn-i Sina’nın yazdığı tıp kitabı iki-üç asır Avrupa’da ders kitabı olarak okutulmuştur.”

Bir kız: “Birkaç tıp kaidesinin doğulularca bulunması veya Doğu’dan bir tek İbn-i Sina çıkması, tezinizi doğrulamaya yetmez sanırım.”

Mehmet: Sadece tıp dalını değil, astronomiyi, matematik ve kimyayı da düşünün. Cebir kaidelerini bulan, pusula, barut ve ilk alaşımları keşfeden, dünyanın çevresini ilk ölçen, hatta bilimin en önemli aracı kağıdı bulan alimler hep Doğu’dan yetişmiştir. Avrupa, tam yedi asır Endülüs’teki okullara talebe göndermiş, haçlı seferleriyle Doğu’dan aldığı pek çok icadı sonradan kendine mal etmiştir.”

Leyla’yla çıktığı bir gezintide Mehmet, müzik hakkında da şu sözleri sarf eder: “Müzik denince senin aklına önce Batı müziği geliyor, halbuki bizim de bir müziğimiz var. Önce onu sevmemiz, onu öğrenmemiz gerekir.” Sonra Mehmet’in kaldığı yere giderek Dede Efendi’nin bir eserini dinlemeye koyulurlar. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Leyla: “Ben Beethoven’ı tercih ederim. Türk müziğini beynelmilel sahaya çıkarabilmek için çok seslilikten yararlanmalıyız.”

Mehmet: “Avrupa’daki hiçbir kitapta çok sesli Türk bestecilerinden bahsedilmemiştir şimdiye kadar.”

Gezmeye gittikleri Belgrad’da Mehmet’in oralardaki Türk varlığından söz etmesi üzerine Leyla, “Geçmişle övünmenin bugüne hiç yararı yok.” der. Mehmet’in cevabıysa şöyle olur: “Evet, haklısın. Geçmişle övünmenin bugüne yararı yok ama geçmişi bilmenin, tarih şuuruna sahip olmanın yararı var çünkü bugünün şartlarını hazırlayan dün, yarının şartlarını hazırlayan da bugündür. Bugünümüzü iyi değerlendirebilmek, yarınımız için neler yapabileceğimize karar verebilmek için dünümüzü iyi bilmek zorundayız. Dünden bugüne, bugünden de geleceğe bağlıyız.”

 

Leyla, Türkiye’ye döndükten sonra annesiyle babasının evlilik yıl dönümü için verdikleri partide, babasının piyanoda bir parça çalmasını istemesi üzerine, bir klasik Batı müziği eseri yerine Dede Efendi’den ‘Yine Bir Gülnihal’i çalmaya başlar, bu durum ebeveyni ve davetliler arasında şaşkınlık yaratır. Babasının, bunu öğrenmek için Avrupa’ya gitmesinin gereksiz olduğunu belirtmesi üzerine, “Ben, Itrileri, Dede Efendileri, Şakir Ağaları yabancısı olduğum Beethovenlara, Mozartlara tercih ederim.” der. Bunun üzerine davetlilerden bazılarının, artık onların çağının geçtiğini, eskimiş bir müziği yeniden diriltmenin kendisine yakışmadığını ileri sürmesi üzerine Leyla, “Geçmişine sahip çıkmayan ileri gidemez!” der ve devam eder: “Avrupa’daki uzun tahsil yıllarımda benim toplumuma yabancılaşmam bağışlanabilir belki çünkü kimse bana memleketimi, insanlarımı sevmeyi öğretmedi. Ama siz kendi yurdunuzda bile kendinizden kopmuşsunuz, öz değerlerinizi kaybetmişsiniz. Toplumunuza, benliğinize, memleketinize, kültürünüze yabancılaşmışsınız. Kendinize boş, değersiz bir dünya yaratmışsınız, ona inanmışsınız.”