Romandan Yapılan Filmlerde Karşılaşılan Yetersizlikler ve Güçlükler
Mahmut Tali Öngören - İnceleme July 11, 2016

Konu kıtlığında özgün film öyküsü bulamayan yapımcılar, romanları ve öyküleri yazarların adlarını belirtmeye ve onlara yazarlık ücretini ödemeye gerek görmeden yıllarca “gizlice” filme alıp durdular, öyküde çeşitli değişiklikler yaparak...

Milliyet Sanat, sayı 77, 1983

Her ülkede filmci, dünya ve kendi yazınından (bu yazıda “yazın” deyince salt roman ve kısa öykü dalları gözönünde bulundurulmaktadır) yararlanır. Sinema-yazın ilişkisi kaçınılmazdır. Ne var ki, yapıtları akperdeye aktarılan ya da uyarlanan yazarların çok azı, romanının ya da kısa öyküsünün sinemada hakkının verildiğine inanmadan yapamaz. Çoğunlukla sinema izleyicileri de aynı yargıya ulaşmışlardır. Yazar da, izleyici de (eğer yapıtı okuduktan sonra filmi izlemişse) filmin romandan ayrı bir havaya sahip olduğu görüşünü savunur. Sanırım, bu sonuç da kaçınılmazdır. Türk sinemasında da durumun aynı özelliği taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sinemamızda ilk konulu filmlerin romanlardan alınan öykülerle yapıldığını biliyoruz. Daha sonraki dönemlerde de romanlardan ve kısa öykülerden bol sayıda senaryo yazıldı. Hemen hemen her türde ürün vermiş roman yazarımızın yapıtı akperdeye geçirildi. Aynı uygulama günümüzde de sürüp gidiyor, gidecek de. Dünya sinemasında kimi zaman roman yazarı da ya senaryoyu yazan ekibin içinde yer almıştır ya da kendi romanının senaryosunu tek başına yazmıştır. Sinemamızda ise kendi romanının senaryo yazımına katılan roman yazarı azdır. Ne var ki, dünya sinemasında yazından akperdeye aktarma ve uyarlama sorunu tüm boyutlarıyla tartışma konusu yapılmıştır. Ülkemizde ise böyle bir tartışmanın henüz yaygınlaştığı pek söylenemez. Bizde bu alanda üzerinde hiç durulmayan konulardan biri de, sürekli olarak yazından yararlanan ve ondan bir şeyler alan sinemanın yazına da aynı ya da başka çizgide bir şeyler verip vermediğidir. Bunun nedenlerinden birinin ülkemizdeki sinema anlatım dilinin henüz yeterince gelişmemiş olduğu gösterilebilir. Yine de böyle bir tartışmanın ve değerlendirmenin, mümkün olduğunca sinemamızdaki, ama daha çok dünya sinemasındaki örnekleri ele alarak başlatılmasında sayısız yarar vardır. Şimdilik yazınımızın sinemamıza tek yönlü bir veriş içinde olduğu ileriye sürülebilir. Yazınımızdan salt alan sinemamız bu alıştan nasıl yararlanıyor? Daha doğrusu, yazından aldığını sinemamız bugüne değin nasıl değerlendirdi? Bu soruyu yanıtlamadan önce, şunu soralım: Sinemamız yazınımızdan hangi nedenlerle yararlandı?

Başlangıcından beri sinemamızın çok büyük sorunları olmuştur. Bu sorunlardan biri konu kıtlığıdır. Romanlardan yapılan filmleri incelediğimizde, filmcilerimizin öncelikle konu kıtlığından ötürü yazınımıza el atmış olabilecekleri düşünülebilir. Çünkü bu tür filmlerde Yeşilçam’a özgü havayı sezmemek olası değildir. Bir kez, yazınımızda ya hiç yeri bulunmayan ya da bulunsa bile gereğince önem taşımayan romanlara öncelik verildiği gözden kaçmaz. Söz konusu romanların öyküleri de sinemamızın kalıplarına neredeyse olduğu gibi uyar: Aşırı duygusallık, abartılan dramatik öğeler, olağanüstü rastlantılar... Bu arada romanın önemsiz özüne bile yaklaşmayan kaba senaryoların ortaya çıktığı sık sık görülmüştür. Bir romanın filmini yaparken özgün yapıtın özünün korunamaması, elbette en çok, yazınımızda önemli bir yere sahip konuların ve bunların içindeki kişilerin akperdede çok yetersiz bir yorumla sunulmasına da yol açtı. Ayrıca, önemli romanların sinemada başarıyla yansıtılmamasının bir başka nedeni de yine Yeşilçam’ın ısrarla sürdürdüğü bir başka kurala dayanıyordu. Ancak isim yapmış belli oyuncuların yapımcılara ortalama gelir düzeyinin üstünde parasal destek sağlaması herhangi bir romandaki kişilere hiç uymayan bu oyuncuları rol dağıtımında hemen ön plana çıkarıyor ve bir de bu nedenle yapıtın özünden ve kahramanlarının kişiliğinden uzaklaşılıyordu.

Yazından yararlanırken, bir romanı olduğu gibi filme almaya gerek olmadığını biliyoruz. Ama sinemamızda senaryosu yazılan romanların özü yukarıda açıklanan nedenlerle korunmadığı gibi, bir de bu özü yakalayabilecek çapta senaryo yazarının bulunmayışı ya da çok az sayıda oluşu da aynı olumsuz sonuca ulaşılmasını engelleyememiştir. Türk sineması, iyi niyetle yapılmış olmasına karşın, senaryodaki büyük yetersizliklerden ötürü, kötü roman uyarlamaları ile de doludur. Diğer kötü roman uyarlamaları bir de romanlarımızın ya da öykülerimizin “çalınması”yla oluşuyor. Konu kıtlığında özgün film öyküsü bulamayan yapımcılar, romanları ve öyküleri yazarların adlarını belirtmeye ve onlara yazarlık ücretini ödemeye gerek görmeden yıllarca “gizlice” filme alıp durdular, öyküde çeşitli değişiklikler yaparak... Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf’u ve Yaşar Kemal’in “İnce Memed”i bu romanların başında gelir.

Bir roman akperdeye nasıl geçirilmelidir? Doğrudan doğruya mı aktarılmalıdır? Sovyetler Birliği’nde bu yolun sık sık uygulandığını biliyoruz. Ünlü Sovyet romanlarından hemen hemen sözcüğü sözcüğüne aktarılmış filmleri ülkemizde de izlemiştik. Ya da bir romanın özünü koruyarak mı onu akperdeye uyarlamak daha olumlu bir yoldur? Yoksa romandan özgürce esinlenerek yepyeni bir film senaryosu mu oluşturmak gerekir? Bu gibi soruların yanıtları önce, üzerinde durulan romanın özünde ve biçiminde yatar. Seçilen roman hangi anlayışla akperdeye yansıtılmaya uygundur? Romanın yazarı eğer yaşıyorsa bu konuda ne düşünüyor? Ama Türk sinemasındaki yapımcıların ve yönetmenlerin çok azı bu soruların peşinden gitmiştir. Sinemamızın aynı konudaki bir başka yetersizliği de bir romanı şu ya da bu yolla filme almadan önce, çok kısa bir sürede gereken hazırlıkları yapmak zorunluğu ile karşılaşılmasıdır. Hazırlık dönemindeki ilk yetersizlikle senaryo yazma aşamasında karşılaşılır. Tüm işlemler gibi senaryo yazımının da en kısa sürede tamamlanması gerekir. Olumsuz ekonomik koşullar buna yol açmaktadır. Çok kısa sürede yazılan bir senaryonun ya da hemen gerçekleştirilen araştırmalar, filmin hem romana uygun bir yoruma sahip olmasını, hem de sonunda ortaya çıkan yapıtın bir “film” olarak başarıya ulaşmasını engeller çoğunlukla. Bu noktada televizyonun büyük bir üstünlüğe sahip olduğu yadsınamaz. Ekonomik bakımdan çeşitli baskılardan uzak olan devlet televizyonunun uzun sürelerde araştırma, senaryo yazımı, hazırlık yapma ve çekim gibi yapım evrelerini gerçekleştirme olanağı var. Ama buna karşın, televizyonumuz da, başka yetersizliklerden ötürü, olumlu roman aktarmalarını ya da uyarlamalarını çok sayıda ortaya koyamadı. Televizyonun bu daldaki en önemli başarısı, Halit Refiğ’in “Aşk-ı Memnu”su oldu.

Buradan bir başka soruya geldiğimizi sanırım: Çok eskiden yazılmış bir romanı, 50 ya da 60 yıl önce oluşturulmuş bir yapıtı filme almayı düşünen bir yönetmen günümüzün gereklerine karşılık vermek, filmine çağdaş bir yorum katmak ve konuyu güncelleştirmek zorunda mıdır? İşte Yeşilçam’da üzerinde hiç durulmayan noktalardan biri daha. Bu nedenle her bakımdan “eski”, yorumu ve tutumu çağdışı pek çok roman Türk sinemasının ürünleri arasına yerleşmiştir. Bu romanların her yanı ve yönü eskidir ama, konu Yeşilçam’ın yıllardan beri koşullandırdığı izleyicinin beklentilerine olduğu gibi uymaktadır.

Romanların akperdeye aktarılmasında ya da uyarlanmasında bir başka nokta daha var. Türk romanının da yeterince gelişmediği düşünülürse, özellikle çok eski yıllarda yazılmış yapıtların özündeki çarpıklıkları filme yansıtmamayı da başarmak gerekiyor. Yıllarca önce oluşturulan romanlarımızın toplumsal sorunlara el atmadığı yadsınamaz. Ne var ki, bu sorunların söz konusu ürünlerde sınıfsal kökenlerinden soyutlanarak sergilendiği de bir başka gerçek. Bu nedenle de özellikle eski romanlarda yazarların olayların ve sorunların sınıfsal değerlendirmelerinden uzak kalmaları sonucunda ortaya toplumsal olgular değil, bireysel durumlar çıkmakta ve günümüzde de bu romanlardan yararlanan filmciler aynı çizgiden giderek aynı yanılgılara düşmektedirler. Sanki Türkiye, tüm engellemelere karşın bu gibi durumların çağdaş değerlendirilmesini yapamayacak bir ortama sahipmiş gibi görünüyor, romanlardan yapılan kimi filmleri incelediğimiz zaman sanki aradan bunca yıl geçmemiş, sanki Türk toplumu bunca aşamayı geride bırakmamış... Eski romandaki bu ye¬ günümüzde yapılan filmlerde de sürdürülmesi, konulardaki toplumsal boyutların görmezliğe gelinmesi, eski öykülere çağdaş bir yorum getirilememesi, ülkemizde yazın-sinema ilişkisinin ve alışverişinin de gelişmesini önleyen bir başka etkendir.

Ne var ki, bu çağ dışılığı Türk sinemasının özgün yapıtlarında da görmemiz mümkün. Hem de sık sık... Doğrudan doğruya film için oluşturulan öyküler de aynı yetersizlikle kıvranıyor. Bunda da sinemamızın kültürel düzeyinin çeşitli nedenlerden ötürü ortalamanın çok aşağısında kalışı rol oynuyor. Suçu salt filmcilerimizde aramamak gerekir. Çeşitli ekonomik ve politik baskılar da salt sinemamızda değil, diğer sanat dallarında da aynı geri kalışa yol açmıyor mu? Ama işte bu genel tutarsızlık romanlardan filme geçirilen öykülerin de çeşitli çarpıklıklardan kurtulmasını engellemekte ya da en azından geciktirmektedir.

Kısacası, senaryo yazarı eski ya da yeni bir romandan yararlanırken, hem konunun romanda eksik olan toplumsal boyutlarını geliştirmek ve böylece öykünün çağdaş bir yoruma kavuşmasını da sağlamak, hem de romanda bulunabilecek biçimsel eksiklikleri tamamlamak zorundadır. Bir başka anlatımla, ülkemizde olduğu gibi akperdeye aktarılabilecek ya da uyarlanabilecek roman yoktur. Bu, roman ile film arasındaki anlatım ayrılıklarından kaynaklanıyor önce. Bir de Türk romanındaki yetersizliklerden ortaya çıkıyor. Aktarma ya da uyarlama işlemini üstlenen senaryo yazarının ve film yönetmeninin tüm bu açıkları kapatması, doldurması başlıca koşuldur. Bunu sağlamak için gerekirse, romandan ayrılmak, romanın ya verdiği ya da vermeye çalıştığı özden yola çıkarak, filme yeni sahneler ve konuşmalar eklemek kaçınılmazdır.

İşte bu aşamada ülkemizde bir romandan kaynaklanan herhangi bir filmin günümüzde yazarı da, okuyucuyu da, sinema izleyicisini de ve hatta filmi yapanları da hemen hoşnut etmesi pek düşünülemez. Ama sinema-yazın ilişkisini sürdürmeyi de başarmak gerekiyor. Ortaya çıkan filmler üzerinde ayrıntılı tartışmalar açarak ve sık sık değerlendirmeler yaparak... Ancak böyle bir ortam yaratılırsa, bu iki önemli sanat dalı arasındaki ilişki hem önce bir alışverişe dönüşebilir, hem de olgunlaşabilir.

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları orijinal halindeki gibi bırakılmıştır.