Yatık Emine’den Grace’e Memleket Hâlleri
İnceleme September 01, 2016

Ne Yatık Emine ne de Grace herhangi bir karşılık verir kendilerine yapılanlara… İkisi de maruz kaldıkları tüm kötülüklere rağmen sessizdir, öyle ki Emine’nin sıfatı “Yatık” da zaten bu özelliğinden gelir.

Erhan Kıvanç

 

“İnsanlar her yerde aynı. Hepsi hayvanlar gibi açgözlü. Küçük yerdekiler daha az başarılı, o kadar.”

                                                                                                                                   Chuck, Dogville

Refik Halid’in iç sürgündeyken memleketteki insan ve cemiyet manzaralarını anlattığı acıklı Memleket Hikâyeleri’nden biridir Yatık Emine’nin hikâyesi… 1974’te Ömer Kavur tarafından, senaryosu Turgut Özakman’la birlikte hazırlanarak sinema filmi de çekilmiştir.  Yatık Emine (Necla Nazır), üzerine yapıştırılan “uygunsuz takımından” etiketiyle şehirden, insanlarının çiğliğiyle bilinen donuk ve “ahlaklı” bir taşra kasabasına huylarının düzeltilmesi için gönderilir. “Kerpiç evleri ve ağaçsız sokaklarıyla zevksiz, yürek karartıcı”[1] bu yerde, karanlığın ruhlarına işlediği insanlar arasında Emine’nin hayata tutunma mücadelesidir ön planda okuduğumuz/izlediğimiz. Ankara’ya iki günlük mesafede bulunan bu kasaba, yöreye oranla o kadar yolsuz ve yüksektir ki sanki buraya insanlar yokuşları tırmana tırmana değil, gökten serpilerek gelmiş ve öylece kalakalmıştır. Kendileri dışında hiç kimseyi görmemiş kasabalı tamamiyle izole edilmiş bu kara parçasında yalnızca kendileri gibi yani adeta birer “ölü” gibi yaşar:

"Hayatın alt tabakalarda insanları kavuran, çarpışıp didiştiren fırtınaları, burasını tutmuyordu. Burada duygu yönünden de durgun, değişimsiz bir hava, karları lapa lapa yağan, kıpırtısız bir dağ iklimi vardı. Köylerinde halk apaçık, kaç göçsüz gezip yaşadıkları halde, bu kasabada kadınların iki gözünü birden görmek olanaksızdı. Gelin bir evde, kayın babasından kaçar, güvey baldızının yüzünü tanımazdı. Sazsız, sözsüz; düğünsüz, derneksiz bir ölü hayatı geçiriyorlardı."[2]

İlk bakışta tuhaf gibi görünebilir ama, Lars von Trier’in Dogville (2003) filminde de Yatık Emineye çok benzer bir hikâyeyi seyrederiz. Amerika’da, Grace (Nicole Kidman) isminde bir kadın, peşindeki mafya babasından; küçük, geri kalmış ve çıkmaz bir dağ kasabasına, Dogville’e sığınır. “Ahlâkı güçlendirme toplantıları”nın yapıldığı bir kasabadır burası da… Binalarının çoğu perişan durumdadır; sakinleri, kasabalarını seven “iyi” ve “dürüst” insanlardır. Onlar da kendileri dışında kimseyi görmeden, şehirden tamamen soyutlanmış hayatlarını bir cemiyet hâlinde, “ölü” gibi yaşarlar. Yatık Emine gibi, Grace’in de kendisini kasabalıya yaşamını orada sürdürebilmek için kabul ettirme hikâyesidir ön planda görülen… Anlatılan memleket hikâyeleri olsa da; ahlâkın, namusun veya kötülüğün; kültür, kimlik vb. özelliklerle bağdaştırılamayacağı, zihinlere yerleşmiş köylü arketipinin kırılganlığı[3] ve insani özelliklerin yeryüzünün neresi olursa olsun aynen yaşandığı, her iki anlatı için de temel meselelerdir. İki filmin mekânsal anlamda tek farkı ise, onu sunma biçimleridir: Yatık Emine’de kasabanın çirkinliği sahne sahne tüm açıklığıyla görülür; ancak Lars von Trier’in kurgusunda tüm hikâyeyi, hiçbir dekor kullanılmadan yere tebeşirle çizilen yapay mekânda seyrederiz. Sınırları tebeşirlerle belirlenmiş bu kasaba hiçbir yerdir ve her yer...

Yatık Emine’nin etiketi kendisinden önce varır kasabaya… Onun güzelliği, kasabalının gördüğü ilk “diri” ve “canlı” şeydir. Grace de kasabalı için “dünyadaki en parlak prizmadan yansıyan renkleri barındırıyor gibi”dir. Yatık Emine üstüne yapıştırılan etiketten kurtulmak; Grace ise peşindeki babasından ötürü kendisini kasabada saklama riskine giren insanlara karşı içten içe hissettiği borçluluk duygusunu dindirmek için “ne iş olsa” yapmak isterler. Ancak siyahlar içinde geldikleri kasabalarda umut ettikleri ışık, insanların takındıkları tavırla birer birer söner. Emine, köye geldiği andan itibaren sebepsiz itip kakılır, tartaklanır… Kadınların kıskançlıklarının kurbanı olur; ahlakıyla meşhur kasabanın tüm erkekleri ondan “faydalanmak” için neredeyse sıraya girer. Çünkü Emine onlardan biri değil, dışarıdan gelmiş bir “yabancı”dır. İnsan doğasındaki kötülüğe Grace’in de benzer şekilde maruz kalması fazla gecikmez. Onu ihbar etmek için ortaya konan ödül, kendisine yardımı kabul eden kasabalının aklını çeldiğinde Dogville yavaş yavaş “dişlerini göstermeye başlar.” Grace’in o kasabadan olmayan bir yabancı olması, insanların ona zulmünü kendi gözlerinde meşru kılar gibidir. Koşa koşa işlerinden birine yetişmeye çalıştığı sırada Grace, üzümlerin arasına zincirlerle açılan kestirme yoldan geçer. Ancak yolun sahibi, Grace’i durdurarak “kendisi öyle tercih ettiği için” üzümlerin etrafından dolaşmasını ister. Grace, herkesin o kestirme yolu kullandığını söylediğinde vurucu cevabı alır: “Ama onlar yıllardır burada yaşıyor. Sen geleli o kadar olmadı.”

                       Dogville (2003)

İki hikâye arasındaki benzerliğin izleri, Yatık Emine ve Grace’e tecavüz girişiminden sonra kadınların tepkilerinde iyice belirginleşir. Yanına yerleştirildiği kalem odacısı ihtiyar Tahir Efendi, günün birinde hiç âdeti olmadığı halde öğlen vakti eve gelip Emine’ye tecavüz etmek ister. O sırada evde bulunan Tahir Efendi’nin karısı ve diğer kadınlar, Emine’yi döve döve dışarı atarlar. Çünkü onlara göre Emine “rahat durmamıştır.” Filmde Emine’ye gerçek anlamda yardımı dokunan Gürcü Server’in, Emine hakkında ileri geri konuşan bir kasabalıya söylediği şu cümleler; aslında kimin ahlaklı kimin ahlaksız olduğu, kime kötü deneceği konusunda bize hikâyede söylenmesi gereken tüm sözleri içinde saklar: “Namus diye bas bas bağırırsınız. Sonra zavallı bir kadına insafsızca yüklenirsiniz. Fakat elinize bir fırsat geçse… Namus ha? Namus…” Dogville’de kocasının tecavüz ettiği Grace’i suçlayarak onun güçlükle biriktirdiği paralarla aldığı, kasabayla arasındaki bağı simgeleyen bibloları tek tek parçalayan Vera’nın tutumu da birebir aynıdır. “İnsan yaşadığı yere benzer” ya, görürüz ki iki kasabalının da dürüst, iyi ve ahlaklı gibi sıfatlarla nitelendirilmesi, aslında bu özellikleri taşımalarından değil, tamamen yaşadıkları mekânlar gibi “ölü” olmalarından ileri gelir.

Ne Yatık Emine ne de Grace herhangi bir karşılık verir kendilerine yapılanlara… İkisi de maruz kaldıkları tüm kötülüklere rağmen sessizdir, öyle ki Emine’nin sıfatı “Yatık” da zaten bu özelliğinden gelir. Her söylenilene usulca boyun eğmesinden… Emine ve Grace’in son sahneye kadar karşılık vermeyip bastırdıkları ne kadar tepki varsa, filmlerin sonunda en şiddetli biçimleriyle ortaya çıkar: Ölüm… Gürcü Server’i kasabadan Kaymakam’ın talimatıyla sürdüklerinde, kasabalılardan biri, fırsattan istifade Yatık Emine’nin evine gider. Ona yine ahlâksızca teklifler sunulduğunda, Emine, adamı kovarak “Sana mı kötü derler yoksa ben gibilere mi?” diye haykırır. Bu, filmde Emine’den yüksek sesle duyduğumuz belki de tek cümledir. Hikâyenin sonunda Yatık Emine’nin başkaldırısı kendi ölümüyle olur. Dogville’in sonunda ise tüm kasabalının ölümünü seyrederiz. Grace, peşindeki babasından herkesin ölümünü en acı şekilde ister: “Çocuklu aileler var. Önce çocukları halledin. Anneleri seyretsin.”

Yatık Emine ve Grace’i kasabalara gelişlerinde karşılayan iki karakterin de, kasabalı ile onlar arasında kurmaya çalıştıkları denge açısından birbirlerine fazlaca benzediklerini söyleyebiliriz. Yatık Emine kasabaya geldiğinde onu ilk karşılayan Kumandan’ın, içten içe Yatık Emine’ye merhamet beslediğini, tutkulu olduğunu hissederiz film boyunca. Onu yerleştirdiği evin kirasını öder, fırından her gün bir ekmek almasını sağlar… Ancak kasaba halkının baskıcı tutumundan çekindiği için bu yardımları hiçbir zaman açığa vuramaz. Emine’nin, bir arzuhalcinin yardımıyla yazdığı iş isteğini Kaymakam’a götürüp onu hastanede işe alma görüşünü paylaştığında, “Şimdi beni vilayetle takıştırma gözünü seveyim. Sonra kasabalıları da kırmış oluruz. Bir aşüfte için huzurumuzu bozmaya değer mi?”[4] cevabını alır. Tabii Kumandan’ın bu yaptıklarının ne kadar “yardım” sayılabileceği kuşkuludur. Zira tüm merhamet ve tutkusuna rağmen, Kumandan da diğer tüm kasaba halkı gibi, Emine’nin iyiliği yerine yalnızca kendisini düşündüğünü gösterecek ve sırf kıskançlığından ötürü Gürcü Server’i kasabadan sürerek, Emine’ye belki de kasabaya geldiğinden beri en büyük kötülüğü yapacaktır. Kumandan gibi, Dogville’de de Grace’i karşılayan Tom’un kadına âşık olduğunu biliriz. Düzenlediği toplantılarla Grace’in kasabada kalmaya devam etmesini sağlayan en önemli unsur olarak görünse bile, filmin son sahnesinde Grace’e, kendisini kullandığını itiraf eder: “Bir erkek şimdi korkmakla suçlanamaz değil mi? Korkuyorum Grace. Seni kullandım. Bunun için üzgünüm. Ben aptalım. Bazen de kibirli olabiliyorum.”

Dogville’in son sahnelerinden birinde Tom, Grace’e bu kasabadan ilham alarak bir hikâye yazmaya başladığını söyler. Kadın neden ismini Dogville koymadığını sorduğundaysa, hikâyenin başlığının evrensel olması gerektiğini anlatır. Bu benzerliklerle birlikte Yatık Emine’nin de meselesinin evrensel boyutta olduğunu söyler ve ekleyebiliriz: Cehalet eğer sadece bireydeyse o kişiyi madunlaştırır; ancak cemiyetin cehaleti, saf kötülüğe varır. Hikâyenin evrensel gücü buradan gelir. Bugün sanki tüm dünya, Dogville kasabası ile Ankara’ya iki gün uzaklıktaki kasabanın arasına sıkışıp kalmış gibidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] Refik Halid Karay, Memleket Hikâyeleri. İstanbul: İnkılâp, 1989, s. 8.

[2] Karay, a.g.e. , s. 9.

[3] Sezgi Alçiçek. İneklerine tecavüz ettiklerinde yaşanan türden bir utançtı bu: Dogville", 1 Şubat, 2016, http://www.farazidergi.com/2016/02/01/ineklerine-tecavuz-ettiklerinde-yasanan-turden-bir-utancti-bu-dogville/ (eriş. tar. 15 Ağustos, 2016).