Adana Film Festivali'nden Notlar 2
Barış Saydam - Yorum September 23, 2016

Ulusal Yarışma’nın ilk gününde Erhan Tuncer’in yönettiği Ağustos Böcekleri ve Karıncalar öne çıkmıştı. İkinci günde ise Derviş Zaim’in son filmi Rüya ve Kıvanç Sezer’in yönettiği Babamın Kanatları ödül potasına girebilecek filmler olarak gözüktü.

Festivalin Ulusal Yarışma bölümünde ikinci günün filmlerine olan ilgi yoğundu. Gösterimlerin ücretsiz yapıldığı festivalde günler ilerledikçe seyircilerin de katılımı artıyor. Festivallerin büyümesini, gelişmesini ve devamlılığını sağlayan başlıca faktör olan seyircilerin varlığı, Türk sinemasının son dönemdeki vitrini olarak kabul edilebilecek Adana’nın ilerleyen yıllarda da bu geleneği devam ettireceğinin en büyük kanıtı olsa gerek.

Ulusal Yarışma’nın ilk gününde Erhan Tuncer’in yönettiği Ağustos Böcekleri ve Karıncalar öne çıkmıştı. İkinci günde ise Derviş Zaim’in son filmi Rüya ve Kıvanç Sezer’in yönettiği Babamın Kanatları ödül potasına girebilecek filmler olarak gözüktü. İsterseniz kısaca ikinci günün filmlerine bakalım.

Geçmiş

Çağdaş Çağrı’nın Yusuf Kurçenli’ye adadığı ilk uzun metrajlı kurmaca filmi olan Geçmiş, ellili yaşlarının başında ünlü bir fotoğrafçının yıllar önce çektiği bir fotoğrafın izinden gidişini konu alıyor. Karakterin yaşadığı varoluşsal krizler, iletişim sorunu, yabancılaşma ve duygusal gelgitleri üzerinden karamsar, karanlık bir arayış hikâyesi olan yapımın en çok öne çıkan unsuru ise özenli sinematografisi. Çerçevelerin, renklerin ve müziklerin titizce hazırlandığı yapımın en büyük sorunu ise konusunun ve anlatım biçiminin festival takipçileri için artık fazlasıyla klişe kalması. Türk sinemasının son döneminde gerek kısa filmlerde gerekse de uzun metrajlarda en fazla yaşadığımız sorunlardan biri de genç yönetmenlerin çoğunun küçük birer Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz olma çabası. Geçmiş filmindeki fotoğrafçı karakter de Ceylan’ın uzaklara bakan, sürekli sigara içen, umarsız, biteviye bir arayış içinde ama tam olarak neyi aradığını bilemediği için bir kısır döngünün içine hapsolan karakterlerine benziyor. Hatta benziyor demeyelim, neredeyse onların arkaik bir modelini sunuyor. Yönetmenin sinematografiye verdiği önemi filmin senaryosuna, diyaloglarına ve karakterine vermediğini düşünüyorum. Bazı karakterler yaratım aşamasında yönetmene aşina gelebilir, onun motivasyonları anlaşılabilir gelebilir; ancak iş o karakteri beyazperdeye taşımaya geldiğinde bir de seyircinin gözünü, onun varlığını hesaba katmanın gerekli olduğu fikrindeyim. Bu anlamda, filmin sinopsisinde yazan arayış hikâyesiyle filmde izlediğimiz arasında büyük bir fark var. Geçmiş son kertede, dersini iyi çalışmış, filmin her plânına belli ki büyük bir emek harcamış genç bir yönetmenin fazlasıyla soyut kalan, anlatmak istediklerini seyirciye geçirmekte sorunlar yaşayan “olmamış” bir film görünümünde.

Babamın Kanatları

Kıvanç Sezer’in ilk filmi Babamın Kanatları, Van’daki depremzede olan ailesine bakan ve hayatının büyük bir bölümünü inşaatlarda çalışarak geçiren bir adamın kanser olduğunu öğrenmesiyle birlikte yaşananları konu alıyor. Bireysel hikâyenin etrafında, lüks site inşaatlarında kötü şartlarda, düşük ücretlere çalışmak zorunda bırakılan ve hiçbir güvencesi olmayan inşaat işçilerinin yaşadıkları keşmekeş aktarılıyor. İçinde yaşadığımız dönemin panoramasının çıkarıldığı yapımda; sistemin işleyişi, sınıfsal eşitsizlik ve işçilerin sömürü düzeni içinde bir cenderede sıkıştırılması kurmaca hikâye çerçevesinde yerli yerinde veriliyor. Oyuncuların şiveleri, ana karakter ile yan karakterlerin hikâyesinin dengesizliği gibi filmi zayıflatan kimi unsurlar olsa da hem hikâyesi hem de anlatımıyla yarışmanın önemli ve ödül şansı olan filmlerinden biri. Özellikle Yılmaz Güney ödülünün şimdiden favorilerinden diyebiliriz.

Rüya

Derviş Zaim belki Türk sinemasının en iyi filmlerini çekmiyor. Herkesin aklında kalan, yurt içinde ve yurt dışında ödüller kazanan filmlere imza atmıyor; ancak kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği şekilde Türkiye’de film yapma pratiği üzerine filmleriyle yeni denemeler, arayışlar içerisine giriyor. Yönetmenin son filmi Rüya da bu arayışın yeni bir halkası. Filmlerinde geleneksel sanatlarla uğraşan karakterlerin içsel ya da dışsal çatışması üzerinden bir arayış hikâyesi anlatan yönetmen, Rüya'da da mimariyi konu alıyor. Devlet arazilerine büyük konutlar yapan bir inşaat şirketinde çalışanların yaşadıkları etrafında, sinemasındaki temel mesele olan çatışma unsurunu öne çıkartıyor. Bu sefer diğer filmlerinden farklı olarak karakterlerin hayatları ve çatışmaları iç içe geçiyor, birbirleri içinde eriyor, seçimler sonuçları değiştirmiyor ve karakterler sistemi değiştirme konusunda büyük bir çaresizlik yaşıyor. Rüya’yı fazlaca anlatmak anlamsız aslında. Derviş Zaim’in en sürprizli, seyirciyi en çok zorlayan ve hikâye anlatma biçimi anlamında ülke sınırlarının dışarısına taşan filmi olduğunu söylemekle yetinelim. Muhtemelen film vizyona girdiğinde seyircileri ikiye bölecek, sevecek olanlar kadar filmden nefret edenler de çok olacak. Kendi adıma söylemem gerekirse, Türk sinemasında mitleri, menkıbeleri, efsaneleri kullanan ve biçimsel anlamda her filminde farklı bir şey deneyerek ezber bozan bir yönetmenimizin varlığından ötürü şanslı olduğumuzu düşünüyorum. İyi/kötü diye bir değerlendirme yapmadan, Zaim’in cesaretini ve arayışını önemsiyorum.