Metin Erksan’ın Bir Filmi, Kemal Tahir’in Bir Romanı Kadar Önemlidir
Kurtuluş Kayalı - Makale August 08, 2014

Ertem Eğilmez’in filmlerinde keramet keşfedenler Metin Erksan’ın filmlerini hiçbir şekilde Ertem Eğilmez'in filmleri kadar olumlu değerlendirmemişlerdir.

 

Türk sinemasının 1950’lerde başlayan dönemi aydınların pek de sinemayla uğraşmadıkları bir dönemdir. Sinemayla uğraşanlar da genellikle yabancı sinemayla ilgilenmişlerdir. Edebiyattan ve tiyatrodan uzaklaşan bir sinema söz konusudur. Metin Erksan söz konusu dönemde film çekmiş ve memleket gerçekleriyle ilgilenmiştir. Dokuz Dağın Efesi’ni çekerken memleket ahvali üzerine uzun uzadıya durmuş ve bu çerçevede yazdıkları yayınlanmıştır. Orhan Kemal de 1960’larda senaryo üzerine yazdığı kitabın ilk baskısında örnek senaryo olarak Metin Erksan’ın Gecelerin Ötesi filminin senaryosunu yayınlamıştır. Söz konusu dönemde, sosyal ve tarihsel gerçeklere dair daha gelişkin film örnekleri yoktur.

 

Dönem Batı sineması üzerinde odaklanma dönemidir ve dönemin tipik eleştirmeni Tuncan Okan’dır. Tam 1962’de yayınlanan Türk Sineması Tarihi kitabının yazarı ise bir ölçüde tipik, bir ölçüde atipik bir sinema yazarı olarak tezahür etmiştir. Onun kitabının ana ekseni biçim üzerinedir ve Kanun Namına ile sokağa kameranın çıktığını söylemesi kitabın en temel sözü olarak görünmektedir. Sosyal konulara uzak değildir ama sosyal konularda yoğunlaşmamaktadır. Bunun ikisinin nedeni de TKP geçmişinden gelmektedir. Bu birikimle sosyal konulara vurgu yapmakta ve geçmişin yükünü üstünden atmak için sosyal konulara teğet geçmektedir. Bu nedenle de Metin Erksan’ın filmlerinin sosyal boyutunu bile isteye ıskalamaktadır. Belki de kendini gizlemek için anlamazlıktan gelmektedir.

 

O hep öyle söylenen “1960’lı yılların göreli özgürlük ortamı” Nijat Özön’ü sosyal konuları daha rahat konuşur hale getirmiştir. Ancak 1960’lı yılların ortamı yazarları ve yönetmenleri sosyolojik tespitlerden daha ziyade siyasal tercihlere yöneltmiştir. Bu nedenle de Metin Erksan’ın en çok Yılanların Öcü filmi öne çıkarılmıştır. Metin Erksan’ın bu filmi siyasal özellikleri itibariyle diğer filmlerinden farklıdır. Bundan öte siyasal boyut bizatihi bu filmden kaynaklanmaktan ziyade daha önce romanın tiyatro macerasından ve tiyatro macerasının siyasal yankılanmasından kaynaklanmıştır. Ve Nijat Özön’ün de en kapsamlı Metin Erksan filmi eleştirisi bu filmi üzerine olmuştur. Onun ötesinde Nijat Özön ve eleştirmenler daha olumlu değerlendirmeleri Halit Refiğ’in siyasal boyutu belirgin filmleri üzerine yapmışlardır. Bu anlamda Şehirdeki Yabancı ve Gurbet Kuşları ayrı bir yerde durmaktadır. Hatta biraz çocuksu ve ağırlıklı olarak politik ve fazlasıyla şematik Şafak Bekçileri bile daha olumlu olarak nitelenmektedir. Nijat Özön, belki de 1950’li yılların ortalarındaki mesai arkadaşlıkları nedeniyle Yasak Aşk ve Haremde Dört Kadın filmi üzerine de olumlu değerlendirmeler yapmıştır. Aslında o dönemin çok daha önemsenen bir başka kült filmi ise Şehirdeki Yabancı’nın senaristinin senaryosunu yazdığı Karanlıkta Uyananlar’dır. Söylenmek istenen şey kısaca Metin Erksan’ın sosyolojik tespitleri yanında Halit Refiğ’in ve diğerlerinin daha belirgin siyasal tercihleridir. Böylesi bir genelleme, Metin Erksan’ın tespitlerinin sosyolojik boyutu Sadık Yalsızuçanlar’ın (Doğu Batı No: 2) yazısıyla Yıldırım Uysal’ın (ODTÜ Sosyoloji 2012) doktora tezinin ilk taslaklarında da vardır. Sinemayla ilgilenenlerde o dönemde böyle bir ayrışma olması üzerinde ciddiyetle durulmalıdır. Daha sonraki dönemde de belki de aynı gerekçelerle milliyetçi-muhafazakâr kesim Halit Refiğ’in Fatma Bacı filmi üzerine Metin Erksan’ın filmlerinden daha fazla önemseyerek durmuştur.

 

1965 sonrası siyasal düşünceler de dahil olmak üzere düşüncelerin daha fazla kristalize olduğu dönemdir. Bir de siyasal duyarlılıklı kesimlerin dikkatlerini Türkiye’ye döndükleri zaman kesitidir. Bu dönemde Susuz Yaz’ın uluslararası başarısına rağmen Metin Erksan üzerinde dikkat yoğunlaşması olmamıştır. Ve yerli sinema 1950-1960 yılları arasından daha az önemsenir olmuştur. Türkiye’nin sosyal sorunları üzerinde odaklaşırken Türk sinemasından uzaklaşılması ilginç görünmektedir. Nijat Özön’ün Türk Sineması Tarihi’nin ikinci cildinin yazılmaması ya da 1960 yılı sonraki dönemleri kapsayan bir metninin olmaması bununla ilgilidir. Onun sinema metinleri tercümesinin yoğunlaştığı yıllar 1960 sonrasıdır. 1965’e kadar Lütfi Akad’a vurgu yaptıracak bir sosyal gerçekçi film örneği görülmemektedir.

 

1965 yılı aynı zamanda Türk Sinematek Derneği’nin de kuruluş yılıdır ve artık sosyal meselelere duyarlı aydınlar Türk sinemasını “kurutulması gereken bir bataklık” olarak görmektedirler. Ve ancak bir beş yıl sonra Umut’la yeni bir dönem açıldığı düşünülmüş, Umut’un önemli bir kilometre taşı olduğu söylenmiştir. Ve Yeni Sinema olarak önce Yılmaz Güney’in etkisi altında kalan sinemacılar ve sonra başkaları olmak üzere bazı Türk sinemacılarına yönelik olarak olumlu bir tutum takınılmıştır. Türkiye’de sinemanın yapıldığı hiçbir dönemde sinemacılara yönelik olarak hiç bu kadar olumlu bir tutum takınılmamıştır. Onlara yönelik olumlu tutum yanında aralarında Metin Erksan’ın da bulunduğu sinemacılar çok hırçın bir şekilde eleştirilir olmuştur. Hatta ilginç bir örnek Türk sinemasının tâli konuları üzerinde yazan Mahmut Tali Öngören Yorgun Savaşçı filminin yakılması üzerine yazarken filmin çekilmesine yönelik eleştirileri de gündeme getirmiştir. Genel anlamda bir başka şekilde söylemek gerekirse neredeyse 1990’lı yıllara kadar Türk sinemasının klâsik yönetmenlerine karşı hiçbir olumlu tutum takınılmamıştır. Daha sonraki dönemde Ertem Eğilmez’in filmlerinde keramet keşfedenler Metin Erksan’ın filmlerini hiçbir şekilde Ertem Eğilmez’in filmleri kadar olumlu değerlendirmemişlerdir.

 

1990’lı yıllardan itibaren, bir anlamda artık sinemanın bittiği görüldükten sonra sinemayı siyasal ölçüt dışında da değerlendirir olmuşlardır. Aynı zamanda bu tarz bir ölçüt değişikliğinin dışında da eski dönem Türk sinemasına daha olumlu değerlendirmeler yöneltmişlerdir. Tüm bu nedenlerle geçmiş dönem Türk sineması değerlendirmeleri bir ölçüde değişmiş ancak hemen herkesin temel ilgi alanı son dönem sinemasının tahlil edilmesi üzerinde odaklaşmıştır. Fakat değerlendirmenin, eski sinemanın değerlendirilmesinin esnekleşmesi geçmiş dönemin tahlillerinin yeni baştan ciddi bir şekilde düşünülmesini beraberinde getirmemiştir. Modern Zamanlar dergisinin Mayıs-Haziran sayısının (2012) bütünüyle bir Türk Sinematek Derneği güzellemesi olması bu savın inkar kabul etmez bir kanıtı olarak kendini göstermektedir.

 

Akademik alanda çalışmaların daha soğukkanlı yapılabileceği düşünülür. Akademik alan belki de sinema eleştirisi alanına göre daha bir handikaplıdır. Bugün yaşı altmışı aşkın akademisyenlerinin Türk sinemasına dair ilk kitaplarının yayınlandığı tarih 1980’li yılların sonları ya da 1990’lı yılların başlarıdır. Onlar da belki siyasal endişelerden olsa gerek Yılmaz Güney Sineması üzerine metin üretememişlerdir. Bu konudaki metinler akademi alanı dışında çıkmıştır. Akademik alanda ne tür metinler yazılabileceğinin en net örneğini Âlim Şerif Onaran’ın metinlerinde bulmak mümkündür. Âlim Şerif Onaran’ın akademik metinlerinin de “akademik sınırlılıklar” nedeniyle darlığı yanında sinema eleştirisi alanındaki genel eğilimin dışında olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Akademisyenler de Türkiye’de entellektüel iktidarın hizaya sokma eyleminden bariz olarak etkilenmişlerdir. Yaygın yaklaşım tarzının her dönem amacına uygun bir literatür yarattığını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

 

Son dönemde resmi ideoloji eleştirisinin özellikle dinsel ve etnik alanlarda tezahürünün dışında meseleye bakmayanların işin geniş kapsamlı bir tarzda kültür alanında değerlendirmesine de yönelmeleri halinde daha sahih bir fotoğrafa ulaşmaları mümkündür. Dayatmalara karşı onların bizim sinemamız üzerine ahkâm kesen Nevzat Tandoğan’lara karşı diren(e)memeleri, eleştiri getir(e)memeleri durumunda Türkiye’de sinema üzerine dayatılan tekerlemelere uyum sorunuyla karşı karşıya olunacağı açıktır. Bundan kurtulmanın yolu Metin Erksan da dahil olmak üzere, belki de daha açık ifadeyle Metin Erksan’ı merkeze koyarak ve ayrıntılar konusunda hassas tahlil yaparak meseleleri anlamaktan, daha doğrusu anlamaya çalışmaktan geçer. Türkiye’de tarih yeniden yazılmalıdır diyenlerden neredeyse hiçbiri Türk sinema tarihinin yeniden yazılmasından söz etmemektedir.

 

Metin Erksan’ın entellektüel olarak, sinemacı olarak anlaşılmasının sınırlı olmasında elbette kendisinin katkısı da bulunmaktadır. Zor bir insan olarak sinema akademisyenlerinin ve sinema eleştirmenlerinin kendisi ile temasına sınırlar koymaktadır. Ölümünden sonra yayınlanan bir makale de bu konuda bir örnek sunmaktadır[1]. Türk sinemasının belgeci, en üretken yazarının olduğu gibi Türkiye’nin ilk sinema profesörünün kendisiyle yapmayı tasarladığı uzun söyleşilere olumlu bakmamıştır. Birtakım festivallerin yayın programlarına da sınırlılıklar koymuştur. Ancak bu noktada ne ölçüde haklı olabileceğinin ipuçları da rahatlıkla bulunabilir. Daha yeni yayınlanan bir anı kitabında Fransa’da Türk filmlerinin gösterimi için çıkarılan bir kitapta Sami Şekeroğlu’nun Metin Erksan üzerine olumlu yazısının gösteriyi düzenleyen sinema eleştirmeni Mehmet Başutçu tarafından nasıl köklü bir eleştiriye dönüştürüldüğü görülebilir.

 

Demek ki Metin Erksan sinema üzerine yazan çevrelerin meseleye nasıl baktığını görmüştür. Aslında söyledikleriyle sinema üzerine yazılanlara, kendi sineması da dahil olmak üzere eleştirel bakmaktadır. Bir de Türkiye’de sinema eğitimini üniversitelerdeki eğitimi eleştirmek mantığı üzerine bina etmiştir. Böylesi zihniyette bir entellektüelin yaygın, ucuz anlayışlarla uzlaşmaya çalışması kadar yanlış bir şey olmaz, olamaz.

 

Yukarıda anlatılan nedenlerle Metin Erksan üzerine metin yazmanın kolay olmadığı anlaşılabilir. Ortalıkta dolaşan sözleri alt alta dizerek, bir anlamda herkesle anlaşıp Metin Erksan’la uğraşarak tuğla gibi kitaplar yazmak kolaydır. Özgün tahliller yapmak, kendi farklı sözünü söyleyen tahliller yapmak ise zordur. Çünkü Metin Erksan dışında Türk sinemasının önemli yönetmenleri de dahil olmak üzere yönetmenlerin sözleri hem rahatlıkla gündelik siyasete çevrilebilir, hem de zaten daha önce bir başka düzlemde söylenmiştir. Yeni Dalga yönetmenlerinden birinin bir sözü tam da Metin Erksan’ı anlatıyor: “Biz, Hitchcock’un bir filminin Aragon’un bir kitabı kadar önemli olduğunu kabul eden ilkeyi benimseyerek kazandık zaferi”[2]. Türk sinemasında başkasının sözünü aktarmaya hevesli o kadar fazla yönetmen var ki. Hemen herkes entellektüellerin ve edebi metinlerin çok daha üst dilden konuştuğunda hemfikir. Çoğu yönetmen de entellektüeller ve edebiyatçılara karşı eziklik duymaya teşne. Çoğu yönetmen bir edebiyatçının şaheserini ya da metinlerini sinemaya uyarlamayı hayatının ideali haline getirmiş. Zaten Metin Erksan ağırlıklı olarak sinema dışına bakılarak ve başka alanlardaki ürünlerle hesaplaşması bağlamnında anlaşılabilecek bir yönetmen.

 

Tabii bu metindeki genellemeleri daha bir anlamlandırabilmek için onun yazdıkları üzerinde de yoğunlaşmak gerekir. Haliyle o başka bir yazının konusu.     

 

Not: Bu yazı ilk defa Hayal Perdesi Sinema Dergisi’nin 30. sayısında (Eylül-Ekim 2012) yayımlanmıştır.

 


[1] Esra Yıldız, “Eksan’dan Geriye Kalan”, Altyazı, No: 120, (Eylül 2012), s.65.

[2] Emilie Bickerton, “Cahiers Du Cinema”nın Kısa Tarihi, çev. Selim Özgül, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2012, s. X.

Birsen Altıner - 09 Temmuz 2016, 22:13

Elbette Metin Erksan uzerine metin yazmak kolay değil. Kendisiyle bire bir yaklaşık 2 yıl görüşerek yapmış olduğum çalışma o hayattayken onun onayi alinarak kitap olarak basılmış bir çalışmadır. Yani ortalıkta dolasan sözleri üst üste koyarak yapılmış bir çalışma değildir. Bu anlamda ustayla birebir çalışma