İlk Türk Yapım Şirketi Kemal Film
Barış Saydam - İnceleme January 13, 2017

İlk iş olarak Eminönü’ndeki Selanik Bonmarşesi’nden kamera ve ekipman alınır. Daha sonra Ali Efendi Lokantası’nın abdesthanesi filmlerin yıkanacağı laboratuvara dönüştürülür. Çatı katı ise baskı ve montaj odası olarak kullanılır.

Kemal Seden ve Şakir Seden, 1914 yılında bir sinema salonu açmak için dayıları Lokantacı Ali Efendi’yi ikna ettiklerinde, muhtemelen kendileri de Türk sinemasının en önemli yapım şirketlerinden biri olacak Kemal Film’in temellerini attıklarının farkında değildiler. Sinemanın geleceğini gören sinema tutkunu iki kardeşin hikâyesi 1914’te, Sirkeci’deki Ali Efendi Lokantası’nda başlar. Girişimci kardeşler sermaye bulmak için dayılarının yanına varırlar. Fikirleri vardır, ancak sermayeye ihtiyaç duyarlar.

 

Osman Fahir Seden, babasının dayısıyla karşılaşmasını ve yaşananları şu şekilde anlatır:“Yıl 1913’ün başları. Babam Maliye’de çalışıyor. Aynı günlerde Franko’nun Fransa’dan sinemacı bir arkadaşı gelmiş. Bakmış Beyoğlu’ndaki sinemalar tıklım tıklım dolu, ama Müslüman İstanbul’unda hiçbir sinema binası yok. Nedenini sormuş. Franko o tarafta müteşebbis olmamasından söz etmiş. Birlikte isim aramışlar. Babamın dayısı Ali Efendi akla gelmiş. İstanbul tarafının en muteber adamı ve çok zengin bir kişi. Aynı zamanda çok açık fikirli bir adam. (…) Fransa’dan gelen adam, seyyar makinesini getirmiş. Ve orada el ile çevirerek filmi göstermişler. Ali Efendi’nin aklı yatmış. Tamam, ben burada bu işi yaparım demiş.”[1]

 

Kemal Film’in serüveni de böylece başlamış olur. Seden’lerin sinema işletmeciliği kâr getirmeye devam ettikçe, macera büyüyerek devam eder. Sinema İşleri Şirketi kurulur ve aile yeni sinema salonları işletmeye başlar. Sirkeci Demirkapı’da Kemal Bey Sineması’nı açarlar. Bunun yanı sıra Şehzadebaşı’nda Millet Tiyatrosu ile Üsküdar’daki Doğancılar Park sinemasının da işletmeciliğini üstlenirler. İşler iyi gitse de, Seden Kardeşler’in gönlünde yerli filmler üretmek, kendi çektikleri filmleri göstermek vardır. Bu amaçla Muhsin Ertuğrul’a mektup yazarak, ondan İstanbul’a dönmesini, kendileriyle birlikte film çekme işini üstlenmesini isterler. Bu mektup üzerine Ertuğrul, Almanya’da yarım kalan denemelerini kendi vatanında sürdürmek ve çalışmalarını ilerletmek için Seden’lerle birlikte çalışmaya karar verir. Ancak ortada ne bir stüdyo ne ekipman ne de filme alınacak bir senaryo vardır. Muhsin Ertuğrul hatıratında o dönemle ilgili şunları söyler:“Önerilerini kabul edip Türkiye’ye döndüğüm zaman İstanbul’da ne film yıkayacak bir laboratuvar, ne bir stüdyo, ne bir film çekme makinesi, ne de bir basma makinesi, tek sözcükle teknik araç adına hiçbir şey bulunmamaktaydı. Teknik işlerle uğraşan üç kişi vardı: Fuat Uzkınay, Cezmi Ar ve laboratuvarcı Hüseyin Bey…”[2]

 

Yerli Film Üretimi Başlıyor

 

Bütün teknik yetersizliklere karşın, ekip yılmaz ve ilk iş olarak Eminönü’ndeki Selanik Bonmarşesi’nden kamera ve ekipman alır. Daha sonra Ali Efendi Lokantası’nın abdesthanesi filmlerin yıkanacağı laboratuvara dönüştürülür. Çatı katı ise baskı ve montaj odası olarak kullanılır. Film çekmek için teknik hazırlıklar sürerken, Muhsin Ertuğrul bir yandan da konu aramaktadır. İşgal yıllarında İstanbul’da çok konuşulan bir cinayet vakasını, Şişlili Mediha Hanım’ın cinayetini filme çekmeye karar verirler. İstanbul’da Bir Facia-i Aşk ismiyle uyarlanan film, sadece Seden’lerin salonlarında değil, birinci vizyon olarak görülen Beyoğlu’ndaki salonlarda da gösterime girer ve büyük ilgi görür.

 

Ali Efendi’nin lokantasının müdavimlerinden biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu’dur. Ali Efendi, Yakup Kadri’ye Seden’lerin sinemacılık faaliyetlerinden söz açtığında, Yakup Kadri isterlerse, Muhsin Ertuğrul’un o vakitlerde Akşam gazetesinde tefrika olarak yayımlanan Nur Baba isimli eserini de sinemaya uyarlayabileceklerini söyler. Bunun üzerine Muhsin Ertuğrul eser üzerinde çalışmaya başlar. Senaryo bitirilir, oyuncu kadrosu seçilir, dekor ve kostümler hazırlanır. Eyüp Sultan’daki hazırlıklar o kadar teferruatlıdır ki, o günün gazetelerinde Seden’lerin ve Ertuğrul’un çalışması büyük bir ilgiyle takip edilerek haber yapılır:“Vakta ki [ne zaman ki] Ertuğrul Muhsin Bey Almanya’da sinemacılığı kendine ihtisâs edinip geldi; gayyûr [gayretli] iki Türk, Kemal ve Şakir Biraderler, bu kıymetli artistten istifade etmenin yolunu buldular ve vaz ettikleri sermayelerle Eyüp Sultan’da mükemmel bir sinema atelyesi meydana getirdiler. Biz bu atelyeyi ziyaret ettik. Gördüğümüz teşkilat, intizam, diyebiliriz ki Avrupa’nın bir çok sinema stüdyolarının (stüdyo sinema atelyesi demektir) fevkindedir. Ertuğrul Muhsin’in bu işlerde vukûfu, Kemal bey’in hüsn-i niyetine inzâm etmiş ve öyle asrî bir şekilde tesisat yapılmış ki Türklük bu vücuda gelen teşkilattan bi-hakkın iftihar edebilir.”[3]

 

Ancak Nur Baba filminin Eyüp Camii’nin içerisinde yapılacak çekimleri sırasında Bektaşiler seti basarak çekimleri engeller. Yaşanan olaylardan Muhsin Ertuğrul şu şekilde bahseder:“Bir gün Eyüp Camii’nin avlusunda film çekerken, korkunç bir saldırıya uğradık. Film çekme makinesini parçalamak amacıyla belki yüzlerce kişi kameranın üstüne saldırdı. O aralık derviş kıyafetiyle rol yapan ünlü aktör Vahram Papazyan ancak kaçmak suretiyle yakasını ve canını kurtardı. Biz de film çekemeden oradan uzaklaştık. Vahram’ın kaçmasıyla boşalan derviş Figani rolünü ben yüklenmek zorunda kalmıştım.”[4]

 

Çekimlerde yaşananlardan sonra Vahram Papazyan yurtdışına kaçar. Ertuğrul onun rolünü üstlenerek filmin bitmesini sağlar. Yaşanan olaylardan dolayı filmin gösterime girmesine izin verilmez. Ancak Cumhuriyet’in ilânından sonra film gösterilebilir. Tepkilerden dolayı filmin gösterime girerken ismi Boğaziçi Esrarı olarak değiştirilir.

Fotoğraf: Seden Aile Arşivi

 

Ortaklık Devam Ediyor

Kemal Film’in sıradaki işi Kurtuluş Savaşı’nın dumanı henüz kalkmadan Halide Edip Adıvar uyarlaması Ateşten Gömlek’tir. O tarihe kadar sinemada Müslüman kadınların oynaması yasaktır. Ancak Muhsin Ertuğrul Kurtuluş Savaşı ruhunu yansıtması için filmde Müslüman ve Türk kadın oyuncu konusunda ısrarcı olur. Gazeteye ilân verilir. İlâna yapılan geri dönüşlerden sonra filmde oynayacak Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir isimli iki genç kadında karar kılınır. Bu sayede Ateşten Gömlek Türk sinemasında ilk defa Müslüman kadınların yer aldığı film olarak da sinema tarihimizdeki yerini alır. Büyük meşakkatler içerisinde tamamlanan film, gerektiği kadar uzun olmadığı için filme gerçek savaş görüntüleri de eklenerek filmin süresi uzatılır. 23 Nisan 1923 tarihinde gösterime giren film, seyirciden çok büyük bir ilgi görür ve yeni girişimcilerin de sinema alanına girmesi için iştahları kabartır.

 

Kemal Film’le Muhsin Ertuğrul’un birlikteliği Kız Kulesi’nde Bir Facia ve Leblebici Horhor filmleriyle devam eder. Hem Sedenler hem de Muhsin Ertuğrul için Kemal Film ortaklığı kârlı bir yatırımdır. Kemal Seden, 1924’te Milli Mecmua dergisine verdiği bir mülakatta işleri daha da büyütmek istediklerinden bahseder:“Yeni senenin faaliyetinde Viyana’da en mühim bir imalat fabrikasının atölyelerinden istifade edeceğiz. Bu esnada yerli kıymettar artistlere mühim roller tevdi etmek istiyoruz. Filmlerin harici aksamını İstanbul’un güzel menâzırı arasında vücuda getireceğiz, dâhili kısımlarını da Viyana’da çekeceğiz, bu mesele hakkında yakından meşgul olmak üzere Ertuğrul Muhsin Bey ahiren Avrupa’ya gitmiştir.”[5]

 

Kemal Seden bir yandan Kemal Film’in işleri büyütmesi ve Muhsin Ertuğrul’la yeni filmlerin ortaya çıkarılması için umut beslemekte ve bir arayış içerisine girmektedir; fakat öte yandan da Ertuğrul’la aralarındaki fikir ayrılıkları her geçen gün daha da ilerlemektedir. Şakir Seden, ağabeyi ile Ertuğrul’un durumunu ve sonrasında Ertuğrul’un şirketten ayrılmasını şu şekilde ifade eder:“Ağabeyimle Muhsin Bey’in arası iyice açılmıştı. İki taraf da bahane arıyordu. Olay işte o günlerde oldu. Bize intikal ettiğine göre yeni genel müdür (Dikimhanenin müdürü) kadın artistlerden birine sarkıntılık etmiş. Hem yüz bulamamış, hem de bizim arkadaşlardan sert muamele görmüş. Bunun üzerine kızıp, ‘24 saate kadar burayı terk edin’ demiş. İki günde hiç olmazsa bir depo bulur, eşyaları oraya taşırdık ama dedim ya, iki taraf da bahane arıyordu. Bu hadise uygun düştü. Eşyaları paylaştık. Aksesuarları Behzat (Butak) aldı; dekor, pano gibi şeyleri Muhsin Bey, Ferah Tiyatrosu’na götürdü. Biz de makineleri satıp bu defteri kapadık.”[6]

 

Böylece Seden Kardeşler’in salon işletmeciliği ile başlayarak film yapımıyla devam eden sinemacılık serüvenleri sekteye uğrar. Film yapımını tamamen durdurarak salon işletmeciliğini sürdürürler ve yabancı filmlerin dışalımlarını yaparak sinemacılık faaliyetlerine devam ederler. Ta ki 1951 yılında, Osman Fahir Seden sinemacılık mikrobuna bulaşana dek… O da bir başka yazının konusu olsun.

 

[1] Gökhan Akçura, Aile Boyu Sinema: Ivır Zıvır Tarihi 7. İstanbul: İthaki Yayınları, 2004, s. 15-18.

[2] Muhsin Ertuğrul, Benden Sonra Tufan Olmasın, İstanbul: Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1989, s. 295.

[3] Yeni İnci, Eylül 1922.

[4] Muhsin Ertuğrul, a.g.e., s. 301.

[5] Milli Mecmua, Sayı 6, 10 Kânunusani 1340.

[6] Şakir Seden’in Erman Şener’le söyleşisinden, Aktaran: Gökhan Akçura, Aile Boyu Sinema: Ivır Zıvır Tarihi 7. İstanbul: İthaki Yayınları, 2004, s. 33.

Not: Daha önce Arka Kapak dergisinin Aralık 2016 sayısında yayınlanan yazının genişletilmiş halidir.