Mehmet Can Mertoğlu: "Dijitalin Vadettiği Sınırsızlık Hissini Sevmiyorum"
Ayşe Yılmaz - Yorum January 18, 2017

Günümüzde insanların birbirlerine karşı sergiledikleri kutuplaşma derecesinde tutumlara rağmen dışarıdan bakan için durumun hiç de öyle algılanmadığını göstermeye çalıştım. Bazı minör değişiklikler olsa da, insan davranışlarında çok da bir şeyin değişmediğini, birçok konuda paydaş olduğumuzu kendimce göstermek istedim.

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi ve Türk Sineması Araştırmaları'nın (TSA) düzenlediği Hayâl-i zî-ruhtan Sinemaya programının on ikinci konuğu, ilk filmi Albüm'le Mehmet Can Mertoğlu'ydu. Program, Albüm filminin izlenmesinin ardından yönetmenle yapılan söyleşiyle devam etti.

 

Senaryosunu dört yıl önce yazmaya başladığı ve bir çiftin evlat edinme sürecini ele alan Albüm, Mehmet Can Mertoğlu'nun kısa filmlerinin yanı sıra çektiği ilk uzun metraj filmi. Yönetmene göre filminin son halini almasında eşin-dostun gösterdiği naif tepkilerden çok, gaddarca eleştiriler, senaryonun gelişmesine daha çok katkı sağlamış.

 

Kameranın tepede konumlanmış, her şeyi takibi altına alan bir asma saat gibi kullanıldığı filmde, hisleri coşturucu bir ögeye rastlamak pek mümkün değil. Yönetmen geride, seyirci mesabesinde durmayı bile isteye tercih ediyor çünkü. Tepeden ve soğuk gibi algılanabilecek bu bakış, filmin en belirleyici unsurlarından.

 

Filmde gösterilmeye çalışılan amatör ailenin anakronik bir yanı var. Yaşadıkları çağı yakalayamamış, toplumun çoğuna ayak uyduramayan, kullandıkları eşyaların eski-püskülüğüyle de dikkat çeken bir çift ele alınıyor. Bu sebeple bu insanların siyasal olarak nerede durdukları meselesi de algılanabilirlikten uzak.

 

Mertoğlu, “Günümüzde insanların birbirlerine karşı sergiledikleri kutuplaşma derecesinde tutumlara rağmen dışarıdan bakan için durumun hiç de öyle algılanmadığını göstermeye çalıştım. Bazı minör değişiklikler olsa da, insan davranışlarında çok da bir şeyin değişmediğini, birçok konuda paydaş olduğumuzu kendimce göstermek istedim.” derken aslında bir tarafıyla kentler gibi toplumların da kendilerine has biricikliklerini yitirdiklerini dile getiriyor. Coğrafi farklılıkların artık çok da büyük özgünlükler ortaya koymadığını göstermeye çalışıyor.

 

Bu bağlamda filmdeki vergi dairesi dışında kullanılan resmi makamların zaten aynı işi gören gerçek mekânlar olduğunun da altını çiziyor. Birbirine tezat gibi görünen Antalya ve Kayseri gibi iki ilin seçilmesindeki maksat ise filmi büyük şehirlerde çekmek istememesinden kaynaklanıyor. Yönetmen meramını iki gelişmekte olan il üzerinden anlatarak, kendi özel merakından da beslenen, turistik addedilen bölgelerin kış dönemlerindeki günlük, rutin hayatlarına film üzerinden bakıyor.

 

Başrolde bir tarih öğretmeni seçmesinin de bir sebebi var elbet. Tarihin resmi boyutunun dönemden döneme, yıldan yıla gereksinimlere göre değiştiğini kişisel tarih üzerinden göstermek ve tarihin yeniden yazılmasına dönük bir hikâye anlatmak. Tarihin günümüzde tüm dünyada okutulduğu biçimiyle içinde barındırdığı gariplikleri karikatürize ederek ortaya koymak... Bu tarafıyla Albüm, bir vatandaş olarak öncelikle kendi sorusundan yola çıkan yönetmenin soru sorma biçimi olarak da okunabilir.

 

Filmde, sık sık fotoğraf çekerek oluşturulan aile albümü üzerinden bir tarih oluşturmanın mümkünlüğü veya mümkünsüzlüğü bir sorun olarak tartışmaya açılıyor. Bu sorguda Albüm'ün fotoğrafın hakikatten daha fazla gerçeklik algısı yarattığı görüşünden yana bir duruş sergilediği söylenebilir. Yönetmenin “Üniversiteyi uzun yıllar bitiremeyince herkesin 'Bitti mi okul?' tarzındaki sorularını durdurabilmek için bir mezuniyet fotoğrafı çektirip çerçeveletmeyi çok düşünmüşümdür.” ifadesi bu noktanın kendi hayatıyla da örtüştüğünü gösteriyor.

 

Günümüzde sosyal medyanın bombardımanının da dayattığı bir durum, geçmiş yaratma silsilesi. Herkesin 'daha' ve 'en' olmak için orada hep farklı şeyler yaparak ayakta kalmaya çalışmaları söz konusu. Bunun garip ve depresif bir yanı da var. Ama Mertoğlu'nun filminde ortaya koyduğu gibi, yalan er ya da geç ve beklenmedik bir anda ortaya çıkar. Kurulan o sahte dünya, bir şekilde filmdeki gibi bir anda altüst olabilir.

 

Filmin geneline hâkim olan o soğuk ilerleyiş, bazı eleştirmenlerin kabul etmediği, hatta reddettiği bir sinema anlayışına denk gelse de, Mertoğlu için sıcaklık bir filmin olmazsa olmaz unsurlarından değil. Uygulanabilecek binlerce yöntemden biri sadece. Filmini herkes beğensin ve sarıp sarmalasın yaklaşımıyla yapmadığını ve bilakis ayrıştırmacılığı normal saydığını dile getirmesinin ardından yönetmen katılımcılarının sorularını cevapladı.

 

“Karakterlerden çok tiplemeler dikkatimi çekti. Yemek yerken, bebeği severken ki tavırlarının abartılmasının sebebi, bu tiplerin duruşunu güçlendirmek miydi?” sorusuna “Karikatürleşmeyi inkar etmiyorum, filmde bunu yaptım ama bu süreçte girip çıkmadığım devlet dairesi kalmadı. Benim gösterdiğim tipler ortalamanın bile altında kaldı diyebilirim. Yemek yeme sahnesi insanların aşağılanması olarak algılandı ama edeben kabul edilmese bile insanın kendini rahat hissettiği ortamlarda grotesk davranışlar sergilemesini doğal buluyorum. Çiftin ahengini, iştahlıca yemelerini, müşterek yürüttükleri bir süreci göstermek istedim.” şeklinde cevap verdi.

 

Bir katılımcının filmi, Türkiye'nin son dönemlerde orta sınıf ve tırnak içinde muhafazakar yapısına bir eleştiri olarak gördüğünü söylemesi üzerine ise böyle bir şeye itirazının olmadığını ama salt bir orta sınıf eleştirisi denemeyeceğini; filmin bir evlat edinme hikâyesi olduğunu dile getirdi.

 

Filmin bireyleriyle, kurumlarıyla çürümüş bir yapıyı çağrıştırdığı ve sonunun belirsizliği üzerinden yola çıkılarak karamsarlığı sorgulanan Mertoğlu, “Karamsarım tabii, çok da ümitvar olduğumu söyleyemem bürokrasi bağlamında. Kutuplaşmalar anlamında ise karamsar değilim. İnsanların konuşmalarında paydaş olduklarını gördüm. Filmin sonunun belisizliği için benim kafamdaki bile değişken olabilir ve verdiğim cevap sınırlayıcı kalacak. Son hakkında bir şey söylemek istemiyorum. Siz nasıl yorumlarsanız öyle olsun. Kişiden kişiye değişebilecek bir şey bu.” diyerek cevapladı.

 

Söyleşi bitiminde “Sevdiğim filmlerin neredeyse tamamı 35 mm. Dijitalin vadettiği sınırsızlık hissini sevmiyorum. Her şeyin tasarruflu olması gerektiğini ve kısıtlamaların verimliliğe kapı araladığını düşünüyorum.” diyerek 35 mm çekme ısrarına değinen yönetmen roman uyarlaması yapacağı bir sonraki çalışması hakkında üstü örtülü ipuçları verdi: “Mizah tonu absürt komedi olmayacak, hiç tebessüm anlarının yer almayacağı, ağır bir film.”

Fotoğraf: Cemil Akgül