Sinemada Orta Sınıf Temsili Ve Kültürel Sermaye Sorunsalı
Döndü Toker - Yorum 21 Ocak 2017

"Türk Sinemasında Orta Sınıf Temsilleri" başlıklı panelde; Bulantı, Kış Uykusu, Rüzgarda Salınan Nilüfer filmleri tartışıldı. Sunumlarda sosyolojik, psikolojik ve tarihsel perspektiften yola çıkarak Türkiye’de orta sınıfın gelişimi ve bunun filmlerdeki yansıması ele alındı.

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi’nde, 14 Ocak Cumartesi günü gerçekleştirilen “Türk Sinemasında Orta Sınıf Temsilleri” başlıklı panelde; Bulantı, Kış Uykusu, Rüzgarda Salınan Nilüfer filmleri tartışıldı. İshak Arslan’ın moderetörlük yaptığı panelde Alim Arlı, Barış Saydam ve Hüseyin Etil’in sunumlarında sosyolojik, psikolojik ve tarihsel perspektiften yola çıkarak Türkiye’de orta sınıfın gelişimi ve bunun filmlerdeki yansıması ele alındı.

Hüseyin Etil konuşmasına başlarken, sinemaya birçok farklı açıdan bakmak mümkünken daha ziyade sosyolojik bir bakış açısını tercih edeceğini vurgulandı. Etil, gezi tartışmalarıyla birlikte orta sınıf tartışmalarında da artış gözlendiğini dile getirdi. 90’lar sonrasında ülkemizde “yeni orta sınıf”, “küçük burjuvazi”, “beyaz Türkler” hatta “kültürel seçkinler ” gibi kavramlar daha çok kullanılmakta. Orta sınıf genellikle eğitimli, üniversite mezunu kişilerden oluşur ancak orta sınıf için farklı kavramsallaştırmalar da yapılabilir. Bu tanım farklarının üretim araçlarına, fakülte ya da şirketlere, kültürel olana bağlı ayrımlara dayandığı söylenebilir. Sınıf, kültürel hiyerarşinin özünü oluşturur. Mesela Amerika’da kültür anlayışı, Fransa’da olduğu kadar önem taşımaz. Fransa’da ise estetik zevkler dahi sınıfsal olarak ayrılmıştır. Kültürel soyluluğa ilişkin iyi üniversiteler bulunur.

Fransa’da yoğun bir şekilde yapılan kültürel ve entelektüel tartışmalar, Batılılaşma ve Fransızlaşma etkileriyle ülkemizde de uzun yıllardır sürmektedir. Türkiye’de orta sınıf temsilleri, kitap ve estetik zevkler üzerinden ayrışmaya gitmektedir. Kitap bir tür soylulaşma sembolü haline gelir. Bulantı filminde Ahmet karakteri hümanist entelijansiyayı temsil eder, Rüzgarda Salınan Nülüfer’de de benzer bir şekilde kitap üzerinden bir seçkinleşme söz konusudur. Daha eski yıllarda bürokratik sermaye üzerinden işleyen seçkincilik, kültürel sermayeye kaymıştır. Batılaşma çabaları arttıkça, devlet soyluluğundan, sanat soyluluğa gidiş başlamıştır.

Özellikle 80 sonrası başlayan orta sınıf farklılaşması, Kemalist ve Özalist ayrımlarla oluşmuştu. Öncesi daha idealist, devrimci aydın tipi varken 80 sonrasında artık daha pragmatist hale gelir. Siyasalın bu dönüşümü, Bulantı’daki hümanist entelijansiya üzerinden anlatılır. Rüzgarda Salınan Nilüfer’de ise Kadıköy-Bostancı üzerinden, Kemalist ve Özalist grupların çekişmesidir perdeye yansıyan. Artık sinema Kemalist bakış açısının altının kazındığı, çöküşü anlattığı bir alan haline gelir. Bostancı, ekonomik olarak güçlü ama kültür bakımından fakir bir tablo çizerken, Kadıköy daha mütevazı ama yüksek kültür seviyesine sahip bir imaja sahiptir. Filmde Handan ve Korhan çifti parayı elinde bulunduran, estetik zevklerden yoksun Bostancı kitlesini, Şermin ve Aykut ise kitaplarla yaşayan, kalem tutmayı bilen, sanattan anlayan Kadıköy kitlesini temsil eder. Böylece sinemada var olan sınıf görüntülerinden yola çıkarak, orta sınıf çeşitli kodlarla ekonomik ya da kültürel olarak imlenir.

Barış Saydam, sosyolojik analizlerle başlayan konuşmada, adı geçen filmlerdeki bilinçdışına ve çok daha derin noktalara temas etti.  Saydam’a göre sinema, çekilen yapımların dönemiyle değerlendirildiğinde çok daha manidar hale gelir. 60’ların ortası ve 70’lerin başlarında sürekli Karamurat, Battalgazi filmlerinin çekilmesi tesadüf değildir.  Sansür sorunu mutlaka bu filmlere artan alaka ile ilintilidir. O yıllarda Kıbrıs meselesi gündemdedir ve müdahale imkânı sınırlıdır. Türkiye bu durumdaki güçsüzlüğünü, bastırılmışlığını kahraman filmleriyle ifade etmeye çalışır. 80 sonrasında ise aydın sınıf, şiddet görmüş ve ülküleri yok edilmiş olduklarından yalnızlaşır. Sinemada da 80’lerden sonra aydın bunalımını yansıtan, bireyselleşmiş karakterler yaygınlaşır. 90 sonrası yönetmenlerde de benzer etkiler söz konusudur. Özellikle toplumdan yabancılaşmış karakterlere bu dönem filmlerinde sık rastlanır. Demirkubuz’un Bulantı filmindeki Ahmet, her şeyi rasyonalize etmiş, Radikal okuyan, etrafına yabancılaşmış bir karakterdir. Çünkü 80 sonrası artık mücadele bitmiştir, bastırdığı arzular da gitmiştir. Rüzgârda Salınan Nilüfer filminde öne çıkan, Şermin ve Aykut çifti üzerinden temsil edilen, orta sınıfın 80 sonrası tek gücünün kültürel sermaye olmasıdır. Handan ve Korhan ise ekonomik olarak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, bir kitap dahi yazamayacak olan kültür fakirleridirler.

Etil ve Saydam’ın orta sınıf ve kültürel sermayenin dönüşümüne odaklandıkları tartışma Alim Arlı’nın Kış Uykusu değerlendirmesiyle devam etti. Nuri Bilge Ceylan farklı duruşuyla sinemaya fenomenolojik bir yaklaşım getirmiş ve Batılı izleyiciler için ideal çerçeveler sunmuştur. Ceylan’ın duruşunu ilginç kılan iki nokta küçük hikâyeleri yansıtmadaki usta duruşu ve mekân anlayışı kuvvetli bir fotoğrafçı oluşudur. Filmlerinde Çehov, Dostoyevski, Sait Faik gibi yazarların etkisi de güçlü bir biçimde hissedilmektedir. Tüm bu noktalar dikkate alındığında, Nuri Bilge Ceylan filmlerindeki Anadolu’nun yabancılaşmış temsili daha iyi anlaşılabilmektedir. Kış Uykusu filminde İsmail ve Hamdi de görülen sınıfsal–kültürel öfke dikkat çekmektedir. Ezilen grubun para sahibi olması yetmemektedir. İtibara, isme ihtiyaç vardır. O yüzden para yakılır. İmam bu kültürel yoksunluktan ötürü ne yapsa kaba kalır.  Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde genelde pasif-nihilist karakterler dikkat çeker. Bunlar umutsuz, sınıf çelişkilerinin yoğun olduğu arka planlarla ve renksiz bir şekilde kameraya yansımıştır. Ancak bütün bu umutsuz yaklaşıma rağmen ortaya çıkan ürünlerin kalitesi inkâr edilemez.

Panelin son kısmında İshak Arslan’ın  Nuri Bilge Ceylan filmlerinin tespitte başarılı ama çözümsüz duruşuyla ilgili yorumunun ardından soru-cevap kısmına geçildi. Seyircilerden gelen, bahsedilen filmlerle gerçekliğin yeterince paralel olmadığı eleştirisi ise dikkat çekti. Zira sinemada son derece keskin verilen ikilikler, basmakalıp hikâyeler gerçekte çok daha karmaşık nitelikler taşımakta. Bunun yanında çoğunlukla aynı tür mekânlara ve senaryolara başvurulması, asıl tablonun kaçırılmasını, toplumdaki birçok kesimin görünürlüğünü azaltmakta. Dolayısıyla artık travmaları ve yüzeysel bakış açılarını aşıp çok daha derin ve incelikli işlerin yapılması, bu tür panel ve söyleşilerin çoğalması, bunun yanında üretmeye yönelik faaliyetlerin de artmasının önemi bir kere daha ortaya çıktı.