Yasaklar, Zulüm ve Cinnet
İnceleme 30 Ocak 2017

Zulüm ve cinnet... İki farklı filmde biri diğerinin müsebbibi olan iki farklı kelime. 90’lı yıllarda çekilmiş, Türkiye’de inandıkları gibi yaşamaya çalışan muhafazakâr kesime kamusal alanda yapılan zulmü ortaya koymaya çalışan iki film: Sonsuza Yürümek ve Bize Nasıl Kıydınız?

Meryem Selva

90’lı yıllarda çekilmiş, Türkiye’de inandıkları gibi yaşamaya çalışan muhafazakâr kesime kamusal alanda yapılan zulmü ortaya koymaya çalışan iki film: Sonsuza Yürümek (1991) ve Bize Nasıl Kıydınız? (1994). Aynı soruna iki farklı yorumla yaklaşan filmler olsa da ortak bir noktaları var, haktan bâtıla sapılmasından ve insanların kişisel alanlarına müdahale edilmesinden doğan bir cinnet hâli.

 

Zulüm ve cinnet... İki farklı filmde biri diğerinin müsebbibi olan iki farklı kelime. Zulüm, “Bir şeyi ona ait olmayan yere koymak.”, “Belirlenmiş sınırları çiğnemek.”, “Haktan bâtıla sapma.”, “Kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma.”, “Rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma.” Cinnet, cünûn ise “örtünmek”, “gizlenmek”, “aklını kaybetmek”, yani aklın örtülmesi.

 

Yönetmenliğini Mesut Uçakan’ın yaptığı Sonsuza Yürümek/Yalnız Değilsiniz 2 filmi, zengin ve tanınmış bir ailenin üniversiteye giden kızı Serpil’in (Gamze Tunar) örtünme eylemiyle, bu eylemin birincil (aile) ve ikincil (toplum) çevresinde yarattığı yankının izlerini ortaya koyma çabasıdır. Film, zulmün toplumsal boyutlarını yansıtan bir çerçeve hikâye ile başlar. Dönemin gazete manşetlerinin ekrana yansıtılmasıyla kurgulanan bu dış hikâye filmin sonunda, yapılan oturma eylemlerinin görüntüsü ve dış sesin anlatımıyla bu eylemlerin olumlu sonuçlanması şeklinde tamamlanır. Filmin iç hikâyesinde ise kendi annesi tarafından akıl hastanesine kapatılan bir genç kızın birincil ve ikincil çevresi ile örtünme eyleminden sonra kurduğu ilişki gösterilir. Birincil çevresi ile kurduğu ilişki mekân olarak akıl hastanesi, öğrenci evi ve ailesinin evi üzerinden biçimlenirken, ikincil çevresi ile kurduğu ilişki üniversite kurumu üzerindendir. Birincil çevresinden maruz kaldığı zulüm geçici bir cinnet hâli ile sonuçlanırken, ikincil çevresinden maruz kaldığı zulüm kalıcı bir kuvvet bulma ile sonuçlanır.

 

Benzer biçimde filmdeki yan karakterlerden Serhat ve Serap da farklı zulüm biçimlerine maruz kalarak kısa süreli cinnet getirirler. Serpil’in daha önceden tanıdığı, kendisi gibi zengin bir ailenin oğlu olan Serhat, düşünce suçuyla hapse atıldığından dolayı zulme maruz kalmıştır. Serpil gibi biz de onu hastanede cinnet sonrası akıl nöbetleri içinde izleriz. Ancak Serpil’i gördüğünde durulur ve ona bir karanfil uzatır. Serpil tanıştıklarını daha sonra anımsar ve Serhat’ın odasına gider. İki genci birbirlerine yakınlaştıran ilk unsur yaşadıkları zulme maruz kalma ve cinnet getirme tecrübesidir aslında. Zenginlikleri, geçmiş yaşantıları ve sonradan İslamcı düşünce ile tanışmaları onları birbirine bağlayan diğer etkenlerdir. Serpil İslamî düşünce ile yoğruldukça ve İslamcılar ile İslamcı olmayanlar arasındaki dayanışma arttıkça güçlenmeye başlar. Serhat ise Serpil’in yönlendirmeleriyle güçlenir. Başka bir deyişle, filmde onu güç veren esas unsurun İslami düşünce olduğu bir şekilde gözler önüne serilse de onun dönüşümü Serpil’e duyduğu muhabbet ve  İslamcı aktivistlerle tanışması dolayımıyladır. Bu dönüşümün sonucunda bir delinin kendisine giydirilen gömleği yırtıp atması gibi Serhat da kapatıldığı akıl hastanesinden kaçarak  zulme maruz kaldığı maddi ve manevi boyuttaki tüm etkenleri yırtıp atar, geçmişinde bırakır. Artık ikisi de babaları tarafından aynı gün teklif edilen birinin tedavi  için, diğerinin başörtülü okumak için yurt dışına gönderilmesi teklifini aynı gerekçeyle reddedebilecek denli güçlenmişlerdir. Ülkelerinde, imkânları doğrultusunda, hem kendileri olarak hem de başkalarının maruz kaldığı bütün zulümlere karşı dik duracaklardır!

 

Serap’ın zulme maruz kalması ise başörtüsü yasağı ve ailesine bakma zorunluluğu geriliminde gerçekleşir. Maddi güçlüklerle okuyan ve ailesine bakmakla yükümlü olduğu için okulunu bitirmek zorunda olan Serap, Serpil’le birlikte İstanbul Üniversitesi’nde, katıldıkları dersten atılırlar. Serpil içte ve dışta yaşadığı zulmün neticesinde kısa süreli cinnet getirerek okulun koridorunda örtüsünü çıkarır. Filmin bu sahnesinde beliren ilahi konserinin önce sesle çerçeveye girişi ve Serap’ın okuldan çıkarken ona hademenin üzülerek bakışı –ki aynı hademe okula girişlerinde başörtülü oldukları için onlara hayranlıkla bakıyordu- izleyicide o cinnet anının dramatik etkisini yaratır. Bu noktada iç ve dış yargı mekanizmalarını simgeleyen bu iki unsur bir anda Serap’ın eylemine çekilir. Vicdan muhasebesi ve toplumsal ayıplamanın aynı eylemde beliren görünür ve görünmeyen iki veçhesi Serap’ın eyleminin yarattığı dramatik etkide toplanır.

 

Serap eve döndüğünde ise başında örtüsü olduğu için güler yüzle karşılanır. Arkadaşlarına yaşadığı o anı, “Müthiş bir utanç kapladı içimi. Sanki bütün insanlar toplanmış, ben onların yanında çırılçıplak soyunmuşum gibi. Anladım ki mesele sadece saç tellerini göstermek değilmiş. İçimdeki sevgiyi, emaneti yırtıp atmakmış.” sözleriyle anlatır. Bu sayede zulmün dolayımında aklı örtülen Serap bir tür uyanış, hakikati kavrama hâli yaşayarak (anagronisis) o örtüyü kaldırır ve güçlenir. Bu noktadan sonra Serhat ve Serap, Serpil’in yaşantısının iki farklı veçhesi olarak da düşünülebilir. Serhat ve onun dönüşümü dolayımında Serpil’in geçmiş yaşantısı ve dönüşümü filmde belirirken, Serap’ın hakikati bulmasıyla da Serpil’in güçlenme süreci tetiklenir. Serpil, Serap’ın bütün gece namaz kılıp, ağlayarak tövbe edişini izlerken kendi iç muhasebesini yapar.

Sonuç olarak baş örtüsü aklı örtmez, aklın örtüsünü kaldırır. Aklı örtense başörtüsü değil, zulümdür. Zulüm, cinnet sebebidir. Serpil örtünme eyleminden dolayı hem annesinden hem de üniversite dolayımıyla devlet elinden zulüm görür. İç hikâyede maruz kaldığı zulüm bahsettiğim dönüşümlerin dışında içki içip kumar oynayan başı açık annenin vicdan azabının tetiklenmesi ve kızının kitaplarını okuması neticesinde hidayete ermesiyle tamamen yok olur. Dış hikâyedeki zulüm ise toplumsal eylemlerin (oturma eylemi, açlık grevi ve imza) getirisi olarak devlet yasasının değişmesiyle kalkar. Bu noktada örtük bir biçimde annesinin dönüşümü ile devletin dönüşümü arasında koşutluk vardır. Birincil çevrelerin dönüşümleri ikincil çevrenin dönüşümüyle tamamlanır. Kişi, hem kendi nefsine ettiği hem de toplumun maruz kaldığı zulmü kaldırmak için çalışmadıkça cinnet hâli ortadan kalkmayacaktır. Hoşgörü, sevgi ve birbirini tanımak zulmü kaldıracak, dinin kendisi, toplumun dinden uzaklaşmasından doğan cinnet hâlini dağıtacaktır.

 

Bize Nasıl Kıydınız?

 

Emine Şenlikoğlu’nun romanının uyarlaması, Metin Çamurcu’nun yönetmenliğini yaptığı Bize Nasıl Kıydınız? filmi ise dindar, idealist bir öğretmen olan Hüseyin (Yalçın Dümer) ile orta halli bir ailenin tek kızı olan Rabia’nın (Sinem Dinçay) hikâyesidir. Filmde ana karakterlerin etrafında şekillenen çerçeve hikâyenin içinde beliren ayrı bir iç hikâye daha vardır. Çerçeve hikâye Hüseyin’in ninesinin hatıralarına dayanan, onun ve dolaylı olarak Türkiye’nin yakın geçmişiyle kurduğu ilişki biçiminde belirir. İç hikâyede ise Rabia’nın aile ilişkileri nezdinde dini sınırların ihlal edilmesiyle vuku bulan toplumdaki ahlaki yozlaşmayı temsil eden paralel öyküler zinciri yer alır. Çerçeve hikâyede maruz bırakılan zulüm iç hikâyedeki ahlaki yozlaşmaya ve bu yozlaşmanın bir kurbanı olarak Rabia’nın annesinin cinnetine ve kardeşinin ölümüne sebebiyet verir. Ancak filmdeki zulmün şiddeti ile Hüseyin’in ninesinin psikolojik buhranı ve Rabia’nın annesinin cinneti arasında koşutluk vardır. Bu koşutluk filmin kurgusunda ninenin zihninden bir anıyı sergileyen flashback ile hapishanede fare besleyen mahkumun kucağında bir bebekle dar ağacığında sallanışını gösteren rüya imgesiyle kurulur. Geçmişe dönük bu anlarda zulmün varabileceği en yüksek düzey gösterilirken, rüya imgesinde cinnetin şiddetli bir yansıması görünür. Ve bu iki etken filmin çerçeve hikâyesini kurar. Kökler kuruyunca ahlaki yozlaşma gerçekleşir ve zulüm artar. Zulüm arttıkça cinnet artar. Cinnet arttıkça toplumdaki suç işleme oranı... Ancak bu suçlar bireysel gözükse de ortada zulmetme ile beliren bir maruz bırakılma söz konusu olduğundan, bir tür cinnet toplumunun suçlarıdır. Dolayısıyla müsebbibi zulmün kaynağı olan devlet ve devlet kurumlarıdır.

Film, zulmün varabileceği en şiddetli halinin gösterilmesiyle başlar. Ninenin zihnine doğru yönelen bu sahne Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanır. Sarıklı, cüppeli ve uzun sakallı hocalara yapılan zulmün zirve noktasına ulaştığı bu sahnede eceliyle ölen bir hocanın cesedi devletin resmi buyruğu olduğu için mezarından çıkartılarak asılır. Bir ölünün infaz emrini veren devlet memuru, bu eylemini devlet istediği için muhatap ölü olsa dahi gerçekleştirilmesi gerektiğini vurgulayarak meşrulaştırır. İnfazın gerçekleşmesinden sonra jenerikte dış sesin Arif Ay’ın “Kıyım” şiirini seslendirmesi ile  açılış sahnesinde beliren dış hikâye çerçevelenir ve filmin iç hikâyesi başlar.

 

Hüseyin öğretmen devlete bağlı bir lisede çalışan, ninesiyle birlikte yaşayan dindar ve idealist bir kimya öğretmenidir. Aynı mahalleden komşularının kızı Rabia ise öz annesinin deyimiyle “başını örtmese de içi çok merhametli, iyi bir kız”dır ve Hüseyin öğretmenin öğrencisidir. Rabia platonik olarak öğretmenine aşıktır. Bir gün en yakın arkadaşının tetiklemesiyle hocasına aşk mektubu yazar ve sabah ezanı okunurken mektubu Hüseyin öğretmenin evinin kapısının altından atar. Hüseyin öğretmen ise mektubu okuduğu halde dini ve ahlaki değerlerle bağdaşmadığından hem mektuba cevap yazmaz hem de Rabia’yı korumak için bu olay hiç yaşanmamış gibi davranır. Ancak aynı gece Rabia’nın kardeşi esrarengiz bir biçimde kaybolur, Rabia’nın bu hareketini gören bir komşunun ifadesi ise Hüseyin öğretmeni sıkıntıya sokar. Hüseyin öğretmen yine de Rabia’nın mektubunu soruşturmayı yürüten komisere açıklamaz. Genç kıza karşı, ailesinin yaşadığı trajik durumun da etkisiyle, acımayla karışık bir hayranlık duygusu beslemeye başlar. 

 

Rabia iki çocuklu bir ailenin büyük kızıdır. Annesi, babası ve erkek kardeşiyle birlikte yaşamaktadır. Annesi başörtülüdür ve Hüseyin öğretmenin ninesiyle dostturlar. Sıklıkla bir araya gelip dertleşirler. Anne hem kızının başının örtülü olmayışından hem de kocasının içki içmesinden rahatsızdır. Rabia, Hüseyin öğretmene aşk mektubu bıraktığı gecenin sabahına erkek kardeşinin yokluğu ve annesinin cinnet geçirmesi gerçeğine uyanır. Annesi hastaneye yatırılır. Hüseyin öğretmen ve ninesi aileyi ziyarete gelir. Teselli olsun diye Hüseyin öğretmen Rabia’ya dini kitaplar verir ve ona bunları okumasını öğütler. Ninesi ise Rabia’nın babasına onu suçlayıcı bakışlarla bakmaktadır. Baba tedirgin olur. Bu ziyaret, filmin yan hikâyelerinde kendini gösterecek olaylar zincirinin dönüm noktasıdır. Şöyle ki, Hüseyin öğretmen ve Rabia’nın hikâyesi açısından düşünülünce bu ziyaret gençlerin birbirini son görüşüdür. Hüseyin öğretmenin hikâyesi çerçevesinden düşünülünce, o bu ziyaretten sonra devletin şiddetine maruz kalacak, öğrencileri örgütleyip cemaat kurma suçundan hapse girecektir. Rabia’nın hikâyesi çerçevesinden düşünürsek genç kız bu olaydan sonra okulu bırakır ve bir arayışa girer. Ninenin hikâyesinden bakacak olursak bu olay yaşlı kadının geçmişi hatırlaması ve izleyici olarak bize yaşanan zulmü onun şahitliği üzerinden gösterecek flashbackler silsilesinin başlangıcıdır. Rabia’nın babasının hikâyesinden bakarsak ise vicdan azabının tetikleyicisidir. Bu dönüm noktalarından sonra tüm bu yan hikâyeler sırayla kendi evrimlerini tamamlar. Hüseyin hoca hapiste çilesini doldurur. Hapisten çıktığındaysa aklında Rabia ve sürekli gördüğü rüyası vardır. Bu rüyada hapisteki koğuş arkadaşı olan fare evcilleştirilmiş, bir mahkumun idam sahnesi ve bir bebeğin kefenli hâli birlikte görülür. Nihâyetinde gördüğü rüyanın etkisiyle ninesinin mezarının başındayken paralelindeki mezarlığa bir bebeğin gömülüşü onda derin izler bırakır ve bebeğin kimliğinin izini sürer. Ancak hiçbir şey bulamaz.

 

Rabia’nın babası taşıdığı vicdani yüke daha fazla dayanamayıp suçunu itiraf eder. Kardeşinin karısıyla ilişkiye girdiği sırada onları gördüğü için öz oğlunu öldürmüştür. Karısı da ölü oğlunu, kocasını ve eltisini birlikte gördüğünde cinnet getirmiştir. Rabia’nın babasının hikâyesi, hapisteki intiharı ile son bulur. Ninenin hikâyesi, zihin nöbetleri sırasında hasta yatağındayken devlet eliyle geçmişte yaşanan zulümleri anlatması ve filmin başlangıç sahnesi de olan ağaç ve ölü imgesi ile Rabia’nın kardeşinin ölümü arasında koşutluk kurulması ile son bulur. Bu koşutluğa göre Rabia’nın kardeşi mahalledeki ağacın dibine gömülmüştür. Dolayısıyla, zulmün en şiddetli halinde beliren cinnetin veçheleri olarak kendi oğlunu öldürmek, intihar etmek ve bir kadının çıldırması sonuçları bu hikâyede belirir. Hüseyin hoca ile Rabia’nın hikâyesinde ise genç kız hidayete erip örtünür. Hüseyin hocanın, daha önce değindiğimiz, etkisinde kaldığı bir bebeğe ait olan mezarın başında Rabia’yı görmesi ve peşinden gitmesiyle de film son bulur. Anlarız ki Rabia da aynı rüyayı görüp o bebeğin peşine düşmüştür. İnsanların kişisel hak ve özgürlüklerine zulmün neticesinde görülen ahlaki yozlaşma ve cinnet ancak İslami öze dönmekle tedavi olunur. Başka bir deyişle kurutulmuş bizler o öze dönüşle yeşerebiliriz.

 

Zulüm, “Bir şeyi ona ait olmayan yere koymak.”, “Belirlenmiş sınırları çiğnemek.”, “Haktan bâtıla sapma.”, “Kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma.”, “Rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma.” Cinnet, cünûn ise “örtünmek”, “gizlenmek”, “aklını kaybetmek”, yani aklın örtülmesi. İki farklı filmde biri diğerinin müsebbibi olan iki farklı kelime.