1965 Yılı Yılmaz Güney’in Olacak
Söyleşi February 04, 2017

Hani bazen şöyle dört başı mamur bir istirahat özlüyoruz ya, ona kavuş­tuğum vakitte daha ilk dakikadan itibaren çalışmayı arıyorum. Garip bir his bu. Çok alıştım sine­maya. İçime işledi...

 Artist, 16 Şubat 1960

 

Bir vakitlerin çok yüksekten atan jönlerinin adından bahsedilmediği şu günlerde Yılmaz Güney bütün prodüktörlerin peşinde koştuğu aktör oldu... Oyunculuğu yanı sıra son derece dürüst karakteri ve mesleğine aşırı sevgisiyle de dikkati çeken Güney, bu yıl zarfında bıkıp yorulmadan çalıştı... Hemen hemen oynadığı her filmde vasatın üstünde oyun veren Yılmaz Güney için şimdiki vaziyette varılan umumi kanaat 1965 yılında çok daha başka bir mevkie çıkacağı şeklinde. Herkes 1965 yılı, Yılmaz Güney’in yılı olacağında aynı kanaati taşıyor.

 

İyiden iyiye yanmıştı. İzmir’den yeni dönmüşlerdi. Her zamanki gi­bi sesiz sedasız içeri gir­miş, selam sabahtan son­ra o bilinen sessizliği içeri­sine gömülmüştük. Çok yanmıştı İzmir’de... Filmi bitirip döndükten sonra şöyle bir rahat edip din­lenmek istemişti ama o da nasip olmamıştı doğru dürüst. Yeni filmler var­dı... Bazen kendi kendine bu hiç durmadan dönüp giden çarkın ne vakit fır­sat vereceğini, ne vakit dinlenebileceğini düşünü­yordu... Mesleğini seviyor­du sevmesine… Hatta bu­na sevgiden daha başka sıfatlar bile takılabilirdi. Sinemaya aşıktı adeta... Kendini bildiğinden bu yana hiç ayrı kalmamıştı o alemden... Fakat kendince koymuş olduğu kuralların dışına çıkmadan bu güne kadar gelmişti... Diğer birçoklarından daha başkay­dı  onun aktörlük anlayışı.

Kendince kurmuş olduğu dünyanın rahat insanıydı Yılmaz Güney. Ve bu rahatlık onun en büyük ve diğer birçoklarına örnek olacak özelliklerinden biriydi. İyice yanmıştı Yılmaz Güney...

                                        

-Son günlere kadar kar filan yoktu. Birden bastırdı. Hatta o yüzden gelişimiz üç gün geri kal­dı. Fakat tamamladık “Ya­ralı Kartal”ı İzmir’de, de­mişti... Ve sonra yine kendi sakin alemini dinleyen, düşünen adamı olup çıkıvermişti karşımıza... Biliyordu sinemadaki durumunu... 1965 yılının ona neler getireceğinin farkındaydı. Fakat her zamanki teva­zuu içinde durup dinlen­meden çalışıyordu.

Hani bazen şöyle dört başı mamur bir istirahat özlüyoruz ya, ona kavuş­tuğum vakitte daha ilk dakikadan itibaren çalışmayı arıyorum. Garip bir his bu. Çok alıştım sine­maya. İçime işledi... Boş vaktimde bile onsuz yapamıyorum, diyordu. Sor­madan konuşmamaya sanki yeminliydi... Herkes ko­nuşur o dinlerdi sadece...

-Dedikodudan nefret ederim derdi sık sık. Ama bu piyasanın da en bilinen özelliği. Onun için ağzı­mı açıp bir kelime etmek gelmiyor içimden, yanlış yorumlanır diye. Gel se­ninle şiirden bahsedelim, yabancı sinemadan konu­şalım ama Türk filmciliği ve Türk filmciliğinin kişi­leri hakkında ağzımı açıp bir tek kelime bile lâf et­mem derdi, ne vakit sine­madan söz açmağa çalış­sak. Bir takım inançları vardı ve Yılmaz Güney bunlardan katiyyen vazgeçmezdi.

 

-Bir aktörün prensip­leri olmalı. Bunların dışı­na çıkmamalı. Zaten her insanın prensiplere ihtiyacı var. Ama eğri ama doğ­ru seninde bana sordukla­rın prensiplerim işte. On­ları uzun seneler sonra ka­zandım. Bu piyasanın ye­nisi değilim. Yıllardır her şeyiyle girdik bu işin içine ve çalıştık. Diyordu kendi­ne has, tok konuşmasıyla anlatırken... İnsana güven veren bir konuşma şekli vardı.Vakit vakit İzmir güneşinin yaktığı suratın­da ellerini dolaştırıyor sonra anlatıyordu yine. “Hiç bir vakit işin ucunu bırakmamıştı. İnandığı bir ta­kım şeylerin gerçekleşmesi için de bundan böyle hiç bırakacağa benzemiyordu. Sinema aleminin içinde fakat gerçekte çok dışın­da, kilometrelerce uzağın­da bir insandı.

 

Onunla konuşurken Yıl­maz daha İzmir’deyken son zamanlarda yıldızı aniden parlayan bir rejisörün onun hakkında söyledikle­ri gelmişti aklıma.. “Bam­başka bir insan” demişti. “Sette ona mizansen filan vermeğe katiyyen lüzum yok” Kendi tipini kendi­si çiziyor... Daha çalışma­nın ilk günü Yılmaz Gü­ney karşınıza öyle bir çıkı­yor ki ağzınız bir karış açık onu seyrediyorsunuz sadece... Bir insan daha yok bana kalırsa Türk si­nemasında onun kadar mesleğine bağlı ve mesle­ğini seven... Keşke Türk sinemasında herkes, set iş­çisine kadar her insan mesleğini onun kadar sevebilse demişti... Gerçekten de Yılmaz Güney bütünüy­le bağlanmıştır sinemaya..

 

-Rejisör olmak ister misin günün birinde diye sordum. Vereceği cevabı aşağı yukarı biliyordum. Ama bekledim bir an için. Yılmaz Güney sustu ilk başta, sonra yine kendine has, ağır ağır konuşmasıy­la anlatmağa başladı.

 

-Herhalde günün birin­de rejisörlükte yapacağız ama daha çok var o günün gelmesine. Şimdiki halde sadece aktörüm. Senaryo bile yazacak zaman bula­mıyorum… Fakat zamanı gelince şüphesiz ki ben de kameranın arkasına geçe­ceğim...

 

Yılmaz Güney Türk si­nemasının her dalında ça­lışmıştı. Reji asistanlığın­dan tutun da senaristliğe kadar her alanda faaliyet göstermişti ve bugünkü yerine çıkana kadar çok kavgaları olmuştu.

 

Ve onun için de kendisi­ne hayli pahalıya mal olan bu durumu muhafaza edebilmek için çok dikkatli davranacaktı. 1905 yılının Yılmaz Güney yılı olacağı­na dair çevrede değişme­yen bir kanaat mevcuttu....

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları büyük oranda  orjinal halindeki gibi bırakılmıştır.