Alpgiray Uğurlu: 'Her Hikâyenin Kendine Göre Bir Anlatım Tarzı Var'
Barış Saydam - Söyleşi February 15, 2017

İki karakterin de kendi açısından bir suçluluk duygusu olmasına çalıştım. Pek çok olayın bir suçlusu var ama depremin reel olarak bir suçlusu yok. Suçu tüm topluma yayabilirsin deprem üzerinden. Yani o güvenli olmayan evde otururken suçlu sensin.

Not: Bu söyleşi filmdeki önemli sahnelerle ilgili bilgi içermektedir.

 

Mühendislik eğitimi aldıktan sonra Bilgi Üniversitesi’nde Sinema Bölümü’nde yüksek lisansını tamamlayan ve pek çok ödüllü kısa filme imza atan Alpgiray M. Uğurlu, 2013 yılında ilk uzun metrajlı sinema filmi Uvertür’ü yönetti. İstanbul Film Festivali’nde görücüye çıkan film pek çok kişinin de dikkatini çekti. Uğurlu, Uvertür’den sonra yönettiği ikinci filmi Enkaz’da, depremden sonra enkaz altında kalan bir kadın ile depremden sağ kurtulan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Biri depremde sağ kalan, biri ise enkaz altında kalan çiftin hikâyesi üzerinden ise suçluluk duygusunu tartışıyor ve depremin hayatımızın önemli gerçeklerinden biri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Yönetmenle suçluluk duygusunu, depremi ve filmin yapım sürecini konuştuk.

 

Öncelikle istersen filmin hikâyesini nasıl yazmaya başladın, onunla sohbete başlayalım?

 

Şu zamanda filmi yazmaya başladım diyebileceğim net bir kırılma ânı yoktu. Mühendislik eğitimi görürken yüksek hızlı tren kazası olmuştu. Medyaya yansıyanlardan ziyade gerçekten içinde olduğun zaman olayı başka türlü yaşıyorsun. Bizim hocalarımız da bilirkişi olarak gitmişti. Sonra deprem oldu. Üniversitedeyken böylece bir deprem hikâyesi yapma fikri oluştu. Yapımcım Suzan Güverte ile Romanya’da başka projelerle eğitimden geçerken tanıştık. Deprem hikâyesi anlatsak mı, kız enkaz altında kalsa ne olur gibi sorular üzerinden filmin formunu konuştuk. Özetle depremde enkaz altında kalan bir kadın karakterin, ki Nisa o yüzden Nisa, orada yaşadıklarını çok fazla ajitasyon yapmadan anlatmaya çalıştık. Adım adım başlayıp devam etti.

 

Yazımı ve çekimi ne kadar sürdü?

 

Revizeleriyle birlikte yazımı dört ay sürdü. Filmi iki sene önce 2015’te çekmeye başladık. Enkaz altındaki sahneleri bir haftada çektik. Diğer sahneler de üç gün sürdü. Toplamda on günde filmi bitirdik.

 

Film herhangi bir yerden destek aldı mı?

 

Hayır, tamamen kendi kaynaklarımızla yaptık. Onun dışında filmin tamamlanması için bazı post-prodüksiyon destekleri aldık. 1000 Volt ve Digiflame’in destekleri oldu. Onlar filmin olması için uğraştılar. O yüzden tamamen öz kaynak ve sponsor diyebilirim.

 

Filmin oyuncu seçiminde nasıl bir yol izledin?

 

Normalde diğer filmlerde yazarken belli başlı oyuncuları düşünüyorum. Bunlar genelde yabancı oyuncular oluyor. Mel Gibson oynasın diye yazıyorum, sonra onun Türk versiyonunu düşünmeye çalışıyorum. Ama bu filmde yazarken karakterlerin belli başlı özellikleri vardı. Örneğin Nisa’nın bol saçlı ve büyük gözlü olmasını istiyordum. O minvalde birisini bulmaya çalıştık. Bu açıdan Akasya (Asıltürkmen) benim için doğru bir karardı. Berke (Üzrek)’in karakteri de daha Batılı gözüksün, daha İskandinav olsun istiyordum. Soğuk bir havası olursa anlatıma destek vereceğini düşünüyordum.

 

Filmin merkezinde daha önce sarsıcı bir şekilde yaşadığımız ve yine olmasını beklediğimiz deprem gerçeği var. Film, sağ kalmanın getirdiği suçluluk üzerine kuruluyor. Niçin filmin merkezine böyle bir bakış açısını aldın?

 

İki karakterin de kendisi açısından bir suçluluk duygusu olmasına çalıştım. Pek çok olayın bir suçlusu var ama depremin reel olarak bir suçlusu yok. Suçu tüm topluma yayabilirsin deprem üzerinden. Yani o güvenli olmayan evde otururken suçlu sensin. Bunu büyük resme yaydığın anda suçluluk duygusunu herkes kendi merkezine alabilir. Filmi ben de bu şekilde yapmak istedim. Bütün karakterler kendi merkezini suçlu olarak görebilir.

 

Filmde her ne kadar enkaz altında kalan Nisa’nın durumu esas olaymış gibi gözükse de seyircinin yakınlık kurduğu, anlatıyı esas sürükleyen karakter aslında Barış. Oradaki suçluluk esas bizi esir alan şey…

 

Ben de öyle düşünüyorum. İzlenebilir tarafı kadının hikâyesi olabilir, kadın kurtarılacak mı sorusu filmi sürükleyebilir ama anlatı olarak adamın hikâyesi daha önde.

 

Depremle ilgili bölümde tarihi yapılar dışında ayakta kalan bir yer kalmadığından bahsediliyor. Bu çok dispotik bir bakış değil mi?

 

Ama öyle düşünüyorum. Bunu yazmak bana iyi geldi, bu anlamda çok mutlu oldum. O kısmı izleyiciler arasında didaktik bulanlar var.

 

Bu, suçluluk duygusunu da arttıran bir faktöre dönüşüyor.

 

Evet, onu ancak öyle anlatabilirim gibi geldi. O kısmı hayatımızda kapattık gibi. Her şeyi yeniden güvenli yaptık, akıllandık, bu saatten sonra ne olursa olsun biz ölmeyeceğiz gibi bir durum var toplumda. Bu otomatikman emperyal kafanın bir ürünü. Bizi hep yeniye yönlendirme, ev alma isteği, evlerin güvenilirmiş gibi sunulması… O evler belki 7-8 şiddetinde bir depreme dayanamayacak, belki de kaçarken merdivenden düşeceksin… Dolayısıyla bunun hepsi bir bütün. Depreme hazırlanma total bir kavrayış.

Filmde iki karakterin birbirine zıt iki durum içerisinde olması gibi, mekânlar da birbirine zıt. Biri kapalı alandaki bir göçük, diğeri ise açık alandaki doğa. Film, karakterin suçluluk duygusundan kurtulmasıyla birlikte aynı zamanda doğa üzerinden yeniden yaşamın sürdürülebileceğini, yeni bir başlangıç yapılabileceğini vurguluyor gibi…

 

Direk bunu söyleyebiliriz. Aslında bir başlangıç değil, çünkü filmin sonunda adam aslında bir şeye başlamıyor. Adam tüm tedavi sürecinde ve sonrasında ayakta kalma çabasında, onun mücadelesini veriyor. Bizim depremde travma yaşamış bir aile dostumuz var. Kadın çok mutlu hayatında ama bize geldiği zaman asansörü kullanmıyor. Hayatının belli dönemlerinde belli davranışlarında hep depremin etkisi var. O durum onu değiştirmiş. Yani o travmalar hiçbir zaman giderilmiyor. Doğru olan hangisi? Onun üstünü örtmek de değil. Onunla doğru bir şekilde mücadele edebilmek.

 

Filmde Barış suçluluk duyuyor, ama biz niye suçluluk duyduğunu filmin sonuna kadar bilemiyoruz.

 

O total bir suçluluk duygusu aslında. Cinayet gibi net bir durum yok. Bu adam, bunu öldürmüş, o yüzden suçlu gibi bir durum yok.

 

Barış’la Nisa’nın geçmişlerinin ve karakterlerine dair bir derinliğin olmadığını görüyoruz. Bunun da “total suçluluk” halini seyirciye güçlü bir şekilde geçirme noktasında zafiyet yaşattığını düşünüyorum.

 

Ama Barış’ın neden bu kadar büyük bir travmaya girdiğini anlasaydın, bu sefer onu tamamen bireysel bir hikâye olarak yorumlayabilirdin. Ben depremden dolayı travma yaşayan insanları anlatmaya çalıştım. O yüzden de doğrudan doğruya bu adam şundan dolayı suçlu demek istemedim.

 

Baştan beri senaryoda peki bu şekilde miydi, yoksa adamın ve kadının hikâyesine dair bir arka plân var mıydı?

 

Hikâyenin ilk versiyonunda karakterlerin geçmişleri, belli başlı çatışmaları, temas ettikleri keskin yüzeyler vardı. Ama sonra bütün bireysel hikâyeleri izleyici açısından depremin etkisini azaltacağı için attım.

 

Bu ama bir yandan da seyircinin karakterleri tanımasını, onları anlamasını ve belki de özdeşleşmesini engelleyen bir şey. Yani dediğin şeye de seyircinin uzaklaşmasına, onu da ıskalamasına neden olabilecek çift uçlu bir etki de yapabilir.

 

Doğru. Bu, bir risk biraz da… Benim gibi yeni bir yönetmenin bunu yapması çok fazla gelebilir ama yapa yapa da öğreniyoruz. Sonuçtan ben mutluyum, izleyenlerdeki yansımasından memnunum aslında. Biraz daha bireysel hikâyeler, katharsis, özdeşleşme filmi daha izlenebilir kılabilirdi. Ama film tematik olduğu için biraz daha ona, yani biçime yaslanmak istemiş olabilirim.

 

Filmi tek bir mekânda çekmeyi düşündün mü?

 

Yok düşünmedim. Yazarların da çok referans verdiği Toprak Altında (Burried, 2010) filmi orada geçiyor, çünkü onun konusu itibarıyla orada geçmesi gerekiyor. Ama sonuçta sadece enkazda geçen bir hikâye yapmak istemedim.

 

Enkaz, bir taraftan da insanların yüzleşmekten korktuğu deprem gerçeğini hatırlatıyor. Sinemada genelde yüzleşme yerine seyirciler kaçış filmlerini tercih eder. Seyircinin filme nasıl yaklaşacağını düşünüyorsun?

 

İnsanlar sadece gülmeyi seviyor. Seyirciyi düşünerek film yapmaya çalışıyorum aslında, yani ben bir filmi izlerken sıkılıyorsam, on kişiden altısı da sıkılıyordur. Ben normal bir seyirciyim, Hollywood filmlerini de Avrupa filmlerini de seven biriyim. Dolayısıyla sıkılma konusunda kendimi çıkış noktası alıyorum. Türkiye’de filmler ya gülmek ya ağlamak ya da korkmak için izleniyor. Biz filmi yaparken gişede çok iş yapacağını, insanların koşarak gideceğini düşünmedik açıkçası. Ama şunu biraz kaale aldık; depremin bilinirliği artsın, farkındalık oluşsun istedik.

 

Ana akım film seyircisiyim desen de, Uvertür de Enkaz da ana akım sinemanın konvansiyonlarına uygun çekilmiş, seyircinin rahatlıkla özdeşleşeceği, duygularını arındırabileceği filmler değil. İki film de uzlaşmacı değil de kendi yolunda ilerleyen filmler…

 

Ben öyle düşünmedim aslında. İzleyenler tatmin olabilir gibi geliyor bana. Uvertür’de de Enkaz’da da evet, biraz daha başına buyruk kararlar verebildim. Bu belki de özgürlüktü. Yeni ya da genç bir sinemacı olmanın verdiği bir durum olabilir, ya da kendi filmini yapan bir yapımcının durumu... Bilemiyorum. Ben aslında izlenebilir, seyirliği yüksek filmler çekmekten sıkıntı duymuyorum. Sadece ajitasyon olmasın, fazla ciğerleri parçalamasın istiyorum.

 

Ama iki filmin de bahsettiğin seyirliği yüksek filmler gibi değil.

 

İleride belki bunları yapamayacağım için şimdi yaptım demeye çalışıyorum. Hazır elimde böyle bir güç varken, çünkü yaş ilerleyecek, daha büyük paralarla daha büyük prodüksiyonlar olacak… Üçüncü filmim de aslında biraz daha seyirci dostu, senin dediğin tarafta ama o da sekiz tane kısa filmden oluşuyor. Onda da seyirci çok yakın bir iletişim kuramıyor. Ama daha popüler hikâyeler bütünü. Uvertür’le Enkaz’ı karşılaştırdığında tamamen farklı iki film, şimdiki film de öyle. Bir kitap uyarlaması yapma fikrim var, o bambaşka bir şey. Arayışta değilim aslında ama her hikâyenin kendine göre bir anlatım tarzı olduğuna inanıyorum.

 

Bundan sonraki film ne zaman gösterime girecek?

 

Organik Aşk Hikâyeleri’yle bir buçuk seneden beri uğraşıyorum. Sadece ses miksajı kaldı. Bu sene içerisinde vizyona girme durumu olabilir. İçinde komedi var ama çok güldürmüyor, kahkaha attırmıyor. Tuhaflıklar var içerisinde. Romantizm de bizim bildiğim romantizm değil ama içinde aşk da var. Filmin hikâyesi aslında görücü usulü tanıştırılan bir kızla bir erkeğin hikâyesi. Sekiz tane kadın sekiz tane erkek var filmde. 2017 içerisinde çıkarmayı düşünüyoruz.

 

Fotoğraf: Cemil Akgül