Bir Hikâye Anlatma Sanatı Olarak Sinema ve Manevi Boyut
Döndü Toker - Yorum 20 Şubat 2017

Üçüncüsü gerçekleştirilen Alemlere Rahmet Kısa Film Yarışması’nda iki gün, yurt dışından ve ülkemizden sinemacıların katıldığı söyleşilere ayrıldı. Sinemanın manevi boyutu, senaryo problemi gibi meselelerin ele alındığı söyleşilere katılımcıların alakasası da yüksekti.

Siyer Vakfı tarafından düzenlenen Alemlere Rahmet Kısa Film Yarışması üçüncü yılında “Kâmil İman Kâmil İnsan” sloganıyla yola çıktı. Yarışmaya katılan filmler bu çerçevede ele alındı ve Pazar akşamı gerçekleştirilen ödül töreninde toplam 65.000 TL kazananlara takdim edildi. Gala ve ödül töreni öncesinde ise iki günlük sinema söyleşisi düzenlendi. Yurt dışından ve Türkiye’den katılan konuklar, 15 Şubat tarihli söyleşide “Türk Dünyası Sinemasında Manevi Boyut” konusu üzerine yoğunlaştı. Sinema yazarı İhsan Kabil’in moderatörlük yaptığı ilk oturumda Hocakulu Narlıyev ve Firdevs Azizi konuktu. İkinci oturumda ise Bedir Acar yönetiminde; Nazif Tunç, Mustafa Demirci ve Elif Eda Karagöz “Hikâye Anlatma Aracı Olarak Sinema” meselesi üzerine konuştu.

16 Şubat Perşembe günü ise Abdülhamit Güler’in yönetiminde, “Medeniyet Anlayışımızın Sinemada Temsili” konulu söyleşi Nasır Khemir ve Nihat Kresevlyakovic’in katılımıyla gerçekleşti. Aynı gün yine Gülcan Tezcan’ın katılımıyla “Ahlâki Değerlerin Sinemaya Yansıması” adlı oturum, gazeteci Bünyamin Yılmaz moderatörlüğünde yapıldı.

İlk gün oturumu başlatan İhsan Kabil, özellikle Dağıstan, Azerbaycan, Özebekistan gibi Türk ülkelerinin sinemasına dair yetersizliğimizin altını çizdi. Bu coğrafyalar mesafe olarak uzak gözükse de kültür olarak oldukça yakınlar. Ülkemizde ya da Türki Cumhuriyetleri’nde manevi isimlerle ilgili filmler var  fakat doğrudan maneviyata yönelik filmler çok az. Bazı belgeseller, kısa filmler mevcut fakat uzun metraj yetersiz. Zira Uygur Özerk Bölgesi’nde tarihi filmlerin yapımı bile ideolojik sebeplerden ötürü çok zor. Bu zorluklara rağmen var olan çalışmaları takip etmekte fayda var Kabil’e göre.

Narlıyev de kültürlerarası etkileşimin yetersizliğini ve ülkelerin giderek tarihlerinden koptuğunu vurguladı. Artık birleşme politikaları bulunmuyor. Sovyet döneminde devlet bunu gerçekleştirmek için kitapların yazılmasına, film çekimlerine para desteği verirdi: “Yılda iki yüze yakın film çekilir ve her ay çeşitli gösterimler yapılırdı. Sovyetler Birliği’nin ardından bu katkılar ortadan kalktı.” Ancak Türkiye için durum farklı. Narlıyev, devletin buna yönelik bir siyaset izlemesi gerektiğini, Amerika veya yabancı ülkelerin şiddet içeren filmleri yerine ülkeye olan bağlılığı arttıracak yapımların desteklenmesi gerektiğini salık verir.

Sovyetler Birliği’nde devlet sanatçısı olan ve birçok değerli filmde rol alan oyuncu Firdevs Azizi ise sanatın güzellikten geldiğini ve en büyük sanatkârın Allah olduğunu söyleyerek konuşmasına başladı. Bir ülkenin ancak sanatla var olabileceğinden, sanatın tüm dünya insanlarını birbirine yaklaştıran yönünden bahsetti. En güçlü silahlardan biri sayılabilecek sinema, Amerika ve Hollywood tekelinde başta sevgi, saygı temalı filmler yaparken, artık daha çok şiddet, cinayet içerikli konulara yöneldi. Bu yüzden  Firdevsi’ye göre tüm dünyada yaygınlaşan bu sinema algısından uzaklaşmak ve barışı, sevgiyi yansıtan bir sinemaya yönelmek, bu tür filmler üretmek, kültürümüzü sinemaya aktarmak önceliğimiz olmalı.

“Hikâye Anlatma Aracı Olarak Sinema” başlıklı oturumda senarist Elif Eda Karagöz Türk sinemasındaki senaryo sorununa odaklandı, bizde kaliteli senaryoların yoksunluğundan bahsetti. Bu sorun sadece ülkemiz için değil, Hollywood için de geçerli. Zira gişe yapan filmler büyük oranda kendini tekrar ediyor. İzleyiciyi gözetmek ve elitist tavırla hareket etmekten vazgeçmek önemli Karagöz’e göre. Çünkü nasıl hikâye bağ kurmanın, dünyaya dair anlam bulmanın çabası ise senaryo da izleyiciyle bir tür sohbet etme biçimi. Senarist  dünyaya hayret eder, hissettiğini anlatma gereği duyar ve seyircisiyle konuşur. Böylece senarist, onu izleyene itiraz hakkı da vermiş olur. Karagöz sinema sektöründe büyük bir davayı kurtarmak adına yol çıkanların kendilerini daha fazla sorgulamaları gerektiğine de değindi. Sanatçının kendisini güncelin peşine takılan biri değil de daha çok ontolojik bir zeminde kurgulamasında fayda var.

Halk Film’in sahibi, manevi gerçekçi denilebilecek bir çok filme imza atmış Nazif Tunç ise daha çok sinemanın tebliğ ve iyiye ulaştırma boyutunu tartışmaya açtı. Yeşilçam dinamikleriyle işleyen sinema anlayışından uzaklaşılması ve karşılaştığı iyi senaryolar bir umut kaynağı Tunç için. Türkiye’de dizi senaryosu ve film senaryosu ayrımınının altını çizen Tunç’un vurguladığı bir diğer konu ise kültürün yeniden keşfedilmesi idi. Olabildiğince köklere ulaşmalı ve işe belki de kıssalardan, ibretten başlamalı, mutlaka  genç nesillere daha fazla imkân verilmeli. Nitekim Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu, Kalandar Soğuğu, Uzak İhtimal gibi filmlerin yapılıyor olması sinemamızın geleceği adına büyük bir umut aynı zamanda.

İlahıyatçı Prof. Mustafa Demirci ise sinemanın tebliğ işlevi meselesini farklı bir boyuta taşıdı. Bir şeylerin başına İslami koyarak; İslami film, İslami müzik haline gelmeyeceğinin, bunların modernizm sonrası reaksiyoner antitezler olduğunun altını çizdi. Bir eseri İslami etiketiyle  sunma çabası durumu daha çok çözümsüzlüğe iten etkenlerden biri. Daha çok evrensel olana vurgu  yapmakta fayda var. Geçmişte mirasımıza yönelik yapımlar, milli görüş çabaları da bahsedilen savunma kompleksinin bir yansıması. Temel sorunlara, değerlere şimdiye kadar odaklanılmış olsaydı şimdi Türk sineması çok daha farklı bir yerde olabilirdi. Demirci’ye göre bu sebepten senaryolarda irfan eksikliğine, evrensel değerlere odaklanılmalı.