Nurhan Nur: İddiasız Fakat Başarılı
Söyleşi 25 Şubat 2017

Evvela ben, sinema yıl­dızı olmaktan evvel bir ev kadını ve anneyim. Günlük hayatımda ev işlerim ve çocuğumun çok önemli yeri vardır. Filmde oynadığım günler, tabii çalışıyorum.

Artist, 19 Eylül 1961

Nurhan Nur pek mütevazı ve iddiasız bir yıldızımız olmakla beraber, beyaz perdemizde en rahat ve en başarılı oyun veren bir kimsedir.

Türk sinemasının esmer venüsü ve hanımefendi yıldızı Nurhan Nur’la ilk defa karşılaşıyordum. Eşi Atıf Yılmaz’la Yeşilçam sokağında ve bazı film şirketi yazıhanelerinde rastlaşıyorduk ama, pek öyle fazla samimiyetimiz yoktu. Sadece birbirimize gülümser ve selam verir­dik, o kadar... Mamafih bir selam ve tebessüm deyip geçmeyin. Eğer damarlarınızda­ki kan bencileyin, o sıcacık insanlık denizine akıyorsa, bir selam veya tebessümde özlemini duyduğunuz tüm dostlukların kırk dereceyi aşan ateşi vardır. Yatağa düşebi­lirsiniz hani...

On beş yaşında iken, dünya şiirine ışık tutan Rimbaut’u gurbet yolcusu yapan duygu­yu düşündünüz ve yaşadınız mı? Hiç bilmem! Sıcak bir dost selamı bulmak ümidiyle ben, Yeni Gine Adaları’na kadar gidebilirim. Evet bir selam ve tebessüm deyip geçmeyin. Ben dağlara, taşlara bi­le selam veririm. Kuşlarla arkadaşlık ederim. Bir hikâyemde de belirttiğim gibi, avcı kurşunuyla yaralanmış bir tavşanın yarasını sarmak, onu tedavi etmek arzusu içimden kuş misali geçer. Hele, bir de kafam dumanlı dağlara dönmesin... Hazreti Süley­man değilim ama, sahillerde uçuşan martılarla konuşurum. İsterseniz siz bana

-Deli

 Deyin... Delilik buysa çok­tan çıldırmağa hazırım. Kar­şımda Atıf Yılmaz’la eşi Nurhan Nur oturuyor. Onlar, sinemadan bahsediyorlar... Ben, bunları geçiriyorum aklım­dan... Ve sinemayı düşünüyorum: Bütün insanlar, beyaz perdede kucaklaşıveriyor­lar. Bir seviniyorum ki... Kendi kendime.

-Sinemanın bir şiiri olmalı, diyorum. Bu şiirde herkes insanlığı sevmeli...

Bunu yapıyor muyuz? Bil­miyorum. Rejisörler biliyor­lar mu? Hayır, onlarda bilmi­yorlar! Nurhan Nur “Yılanların Öcü” İsimli kordelada başrolü oynayacak. Ertesi günü yolculuk varmış Burdur’a... Nurhan Nur, bize:

-Allaha ısmarladık!

 Demeğe gelmişmiş... Anla­yacağınız, bu bir ziyaretin röportajı oluyor... Ben açık konuşmasını severim. Doğrusunu isterseniz, şimdiye kadar Nurhan Nur’un hiç filmini seyretmedim. Bu bakımdan kendisi hakkında sinema yö­nünden tek malumatım yok... Bunun için de sormak zorun­da kalıyorum:

-Sinemada oyuncu olarak bir iddianız var mı?

Ilık bir tebessüm dudaklarını yalayıp geçiyor, cevap ver­mezden önce. Sonra pek sakin bir halde:

Hayır, hiçbir iddiam yok, diyor. Kamera karşısın­da iken üstüme düşen vazife­yi yaparım, o kadar... Başka bir şey aklımdan geçmez...

-Hangi filminizde daha rahat oynadınız, diyorum.

Gene ılık ılık gülüyor:

-Hemen hemen her fil­mimde aynı rahatlık içinde oynadım, diyebilirim. Şimdi­ye kadar bir zorluk çıkmadı karşıma...

Romancılar, ressamlar, bestekarlar vardır hani:

-Eserlerim, çocuklarımdır. Benim için hepsi aynı değeri taşır ama şu eserimi çocuk­larım içinde daha sevimli bulurum falan, der.

Nurhan Nur’un böyle fan­tastik bir tarafı olmasa gerek. Çünkü, araştırıyorum, çıkamıyorum. Mesela bu konuda aynı mecraa dökülen başka bir sual soruyorum:

-Peki, başkalarından çok daha iyi oyun verdiğiniz sizce, sanat bakımdan değer verdiğiniz bir jön var mı?

Cevabı, gene aynı kapının zilini çalıyor:

-Bütün arkadaşlarımla aynı rahatlık içinde oymamışımdır.

Bakıyorum: Bu hususta Nurhan Nur, kurt bir politi­kacı. Ağzından tek kelime çıkmıyor. Yahut, gerçeği söylüyor da, istediğim cevapları alamadığımdan, ben, böyle düşünüyorum. Her neyse, başka konulara geçiyoruz zaten:

-Bana, günlük hayatınızı hikaye eder misiniz?

-Günlük hayatım mı?

Ve düşünüyor. İnanınız, düşünen adamdan ziyade, düşünen bir kadının büstü güzel oluyor. Düşünen Nurhan Nur’u bedii bir zevk içinde seyrediyorum. Sonra, başını kaldı­rıp siyah bakışlarını üzerime dikiyor:

-Evvela ben, sinema yıl­dızı olmaktan evvel bir ev kadını ve anneyim, diyor. Günlük hayatımda ev işlerimle çocuğumun çok önemli yeri vardır. Filmde oynadığım günler, tabii çalışıyorum. Bunla­rın dışında fırsat buldukça kitap okurum. Şimdi, tiyatro dersleri alıyorum.

-Yoksa, niyetiniz sahne hayatına da mı atılmak?

Işıl ışıl parıldayan bakışla­rını Atıf Yılmaz’a çeviriyor, bu sefer. Ne güzel! Karı koca, bakışlarıyla konuşuyorlar. Atıf Yılmaz’ın gözlerinin Nurhan Nur’un gözlerine neler söylediğini bilmiyorum ama, genç kadının dudaklarından tane tane dökülen cevap şu oluyor:

-Yoo. Aynı zamanda tiyatroyu da öğrenmek fena bir şey mi?

Bir cevabın içindeki bu suale kim:

-Evet, diyebilir.

Ben de:

-Yoooo, diyorum.

Sonra konuşmamız şöyle devam ediyor:

-Eşinizin en çok takdir ettiğiniz taraflarını söyler misiniz?

En çok beğendiğim ta­raflarından biri, Atıf’ın son derece sakin bir insan oluşudur... Bu soğukkanlılık onun bütün cephelerinde kendisini belli eder. İş hayatında, ev­lilik hayatında... San’at yönüne gelince, eşim, beğendiğim rejisörler arasındadır.

-Kendi kendinizi tenkit ettiğiniz olur mu?

-Bu taraf, herhalde her insanda vardır. Kimi, gece hayatına düşkünlüğünden kimi fazla çalışmaktan şikayetçidir. Ben de sıkılganlığımı zaman zaman tenkit ederim. Bu yüzden kalabalık yerlere bile gidemiyorum Sıkılganlığım, beni çevreme gururlu bir insan gibi gösterir. Oysa yabancı bir muhite geç inti­bak ederim. Geç intibak ede­rim ama, bir de intibak ettim mi, açılıveririm.

Bir akşamüstü... Leyla Sa­yar’dayım. Muzaffer Tema falan oturmuş, yemek yiyoruz. Leyla hole doğru sesleniyor.

-Ayşe, spor-toto kağıdı aldın mı?

Sonra bana dönüyor:

-Sen de oynuyor musun?

Birden aklıma bu geliyor. Şöhretlerin de böylesine tut­kunlukları vardır. Spor-toto oynarlar, at yarışları bahislerine katılırlar, piyango biletlerini kaçırmazlar. Bunu dü­şünerek Nurhan Nur’a soru­yorum:

-Spor-toto oynuyor musunuz?

Birden damdan düşercesine bunu sormam karşısında, sualin tedai kaynağını bilme­diğinden şaşırıyor. Ve sonra:

-Şimdiye kadar, diyor, kendi hesabıma hiç oynama­dım. Başkalarının kolonlarını doldurdum hep... Geçen yıl biri on üç tutturmuştu Epey para aldı zannediyorum.

-Kendi hesabınız için oynamadığınıza üzülmediniz mi?

Yoo! Niçin üzüleyim? Çünkü kısmet onunmuş...

-Kulüp tutar mısınız?

-Hayır! Yalnız milli maçları radyodan takip ederken heyecandan nefesimin kesildiği olur...

-Hangi sporlarla meşgul olursunuz?

-Ata binerim. İyi bir yüzücüyümdür sonra... Kış sporlarını da hiç ihmal etmem, güzel kayak kayarım.

-Yılanların Öcü’nden baş­ka bu hangi filmleri çe­viriyorsunuz?

-Birincisinin adı, “Eyüplü Reşad”... İkincisi, “Seni Kaybedersem”...

  -Hayatınızda unutamadı­ğınız bir olay var mı?

Gene, karşımda düşünen kadın oluyor. Ve düşünmek, ne de yakışıyor Nurhan Nur’a! Sonra, hafızasının odaların­dan birinde, bulduğu bir ola­yı çıkarıveriyor meydana:

-Hamamda yıkanıyor­dum diyorum. Kızım Kezban birden bayılıverdi. Düşünün, canım gibi seviyorum.. Öldü zannettim, kendimi kaybet­mişim. Saçlarımdan sular sü­züle süzüle dışarı atmışım kendimi. Yolda koşuyor ve bağırıyormuşum: Doktor, doktor! diye... İlkin çıldırdı sanmışlar beni... Sonra, işin ciddiyetini anlayıp acımışlar ve doktor bulmuşlar... Bu olay beni beş yıl hasta yaptı. Evet, tam beş yıl şuurunu kaybet­miş bir kadın olarak yaşamışım... Anlayacağınız, hayatı­mın bu beş yılı yoktur.

 Nurhan Nur’un ana tarafı­nın kuvvetli oluşu, hoşuma gidiyor. Soruyorum:

-Kızınızı nasıl yetiştir­mek İstiyorsunuz?

-Kızımda kendi çocuklu­ğumu buluyorum. Müziğe, baleye, resme olan meyilleri tıpkı ben. Belki de ona olan aşırı zaafım, onda çocukluğumu bulduğumdan ileri geliyor...

Sonra birden saatine bakı­yor.

-Ooo! Atıf geç kalmışız, diyor, kocasına...

Beraberce ayrılıyorlar

Ve ben, onlar giderken, Nurhan Nur’da bir sinema yıldızını değil şayanı hürmet bütün Türk analarını selamlıyorum:

-Güle güle, Burdur yolcusu ana kalbi, güle güle!.

 

Not: Söyleşideki imla ve yazım hataları büyük oranda  orjinal halindeki gibi bırakılmıştır.